Sünnet’e Uymak (İttibau’us Sunne)

Sünnet'e Uymak (İttibau'us Sunne)

 

İmam el-Evzâînin (u. 157) sahâbe neslinin karakterini ve bir ölçüde de ayrıcalığını oluşturan özelliklere yönelik beşli tesbitinin İkincisi ‘Sünnet’e uymak’tır. Burada, asli İfadesiyle “ittihâü’s sünne” özelliği ve güzelliği üzerinde bazı tespitlerde bulunmak istiyoruz.

Genel anlamda sahâbe nesli, dünyada sünnet, âhirette cennet ehli olarak dikkat çekmektedir. Çünkü sahâbîler,Hz. Peygamberin önderliğinde onun sohbet/bilgilendirme ve yönlendirmesiyle yetişmiş, kıvâmını bulmuş ilk müslümanlardır. Özellikle büyük sahâbîler, şirki, Câhiliyye’yi yaşamış, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile de İslâm’ı tanımış ve yaşamışlardır. Durum bu olunca onlar için pek tabiî olarak yegâne ölçü ve örnek “içlerinden biri” olan [Bk, et-Tevbe(9), 127] Hz. Peygamber’di. Onlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken nasıl ondan başka örnek ve rehber tanımıyorlar idiyse, refik-i alaya yükselişinden sonra da onun ya­şayışı, gidişâtı demek olan sünnet-i seniyyesinden başka bir hayat ölçüsü ve örneği tanımamışlardır. Hep onunla, onun yolunda ol­maya çalışmış ve böyle bir anlayış ve yaşayışı kendilerinden son­rakilere fiilî vasiyyet ve sahâbe sünneti olarak bırakmışlardır. Yani “sahâbe sünneti” denilince ilk olarak akla, “sünnete uyma dikkati, titizliği ve uygulaması” gelmelidir. Bir başka ifade ile, sahabe sün­neti, öncelik ve özellikle Hz. Peygamberin yaşayışının, vazgeçilmez hayat ölçüsü olarak sahâbîler tarafından mümkün olduğunca ay­nen yaşanmış olması demektir.

Müslümanca yaşamayı -ki bunun anlamı Islâm’ın sosyalleş­mesi demektir- Hz. Peygamber örneğinde görmüş, onunla birlikte onun yorumuyla dinî kimlik ve kişiliğini bulmuş olan sahâbe nesli,Sünneti yaşayarak yaşatmak ve sonrakilere böylece aktarmak bakımından, müslüman nesiller içinde gerçekten yegânedir. Çünkü onlar Sünnet’e, tartışmasız İslâm’ı yaşama yöntemi ve olmazsa olmaz nitelikli cihad olarak bakıyorlar ve bu anlayışla yaşıyorlardı Gençlik yıllarını sahâbîlerle birlikte geçirme bahtiyarlığına ermiş olan İmam Evzâî’ye ait bu noktadaki tespit, -diğer özelliklerle birlikte-, işte bu gerçeği dikkatlerimize sunan fevkalâde önemli tarihî bir şâhitliktır.

Sünnetin Rehberliği

Ümmet, peygamberlerin beşerî plandaki sorumluluk ve önder­lik çerçevesinin adıdır. Hz. Peygamber için bu çerçeve, ümmet-i da’vet ve ümmet-i icabet olarak tüm dünyalıları içine almaktadır. Sünnet de işte bu sorumluluk çerçevesine göre Hz. Peygamber’in Kur’an/İslâm yorumudur.

Ümmet-i icâbetin sosyolojik bir vâkıa olarak gerçekleşmesin­de yani bir İslâm toplumunun ve medeniyetinin oluşmasında Hz. Peygamber’in rehberliği ne ölçüde gerekli, etkili ve vazgeçilmez ise, ümmet yapısının devamında da onun uygulamaları/sünneti -pren­sip ve pratik olarak- aynı ölçüde gerekli ve vazgeçilmez bir önderlik ve rehberlik konumuna sahiptir. Sahâbîlerin hayatı, bu gerçeğin canlı şâhididir, Onlar günlük işlerinden, devletlerarası ilişkilerine varıncaya kadar pratik hayatın her safhasında vazgeçilmez örnek ve rehber olarak Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesini almış ve ona uymaya çalışmışlardır. Dolayısıyla bu ilk İslâm nesli sahâbîlerin yetişmesi, anlayışları ve yaşayışlarında kalite ve denetim unsuru hep sünnet olagelmiştir. Onların Sünnet’e uyma özelliklerini kısaca “Her yönüyle bütün bir hayatı Sünnet’e göre değerlendirirlerdi” diye özetlemek mümkündür.(bk.A. Uraler, Sahâbe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık, s. 153-297) Biz burada, günümüze de ışık tutma­sı açısından bir iki nokta üzerinde durmakla yetineceğiz.

Değişmez Ölçüleri Sünnetti

Bilinen bir gerçektir ki sahâbîler, İslâm ile ilgili hemen herşeyi ilk kez duyan ve ilk kez yaşayan, İslâm yapılanmasına kuruluş aşamasında şahid olan ve katkıda bulunan nesildir. Buna rağmen onlardan hiç biri “Biz Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulüne şahit olduk, onu en doğru biz anlarız, ondan anladığımız da dinin ta kendisidir” gibi bir anlayış ve iddiayı asla ileri sürmemiştir. “Hz. Peygamber za­manında böyle bir şeyin söylenmesi düşünülemezdi’ denilebilir. Tarihen sabittir ki onlar Hz. Peygamberin vefatından sonra da asla böyle bir söylemde bulunmamışlardır. Çünkü onların bilgilenme ve Kur an’ı/Islâm’ı algılama ve anlama odağı hep Hz. Peygamber, onun açıklamaları ve yaşayışı (Sünnet) olagelmiştir. Bu sebeple de onlar, her konuda her zaman Sünnet’i ölçü bilmiş ve Sünnetteki yorumu aramışlardır.

Onlar için Sünnet en tartışmasız pratik delil ve örnekti. Bir çok soruya “Hz. Peygamber şöyle buyurdu veya şöyle yaptı, yapardı” diye cevap vermeleri, hem kendileri hem de tüm müslümanlar için Sünnetin, tartışılmaz, itiraz edilemez bağlayıcı bir delil olduğu an­layışından kaynaklanıyor ve meseleleri çözmede onların öncelikli yöntemi yani “sahabe sünneti” anlamına geliyordu.

Bugün, Hz. Peygambere âidiyetinde şüphe bulunmayan bir beyân (hadis) veya uygulama bile, bir kısmımızı o delil istikame­tinde harekete sevk edemiyorsa, demek ki, Sünnet’e ittiba/uyma konusundaki tembelliğin asıl sebebi, delillerin sıhhatine yöne­lik bilimsel şüpheler değildir. Bu olsa olsa, sadece bir bahanedir. Unutulmamalıdır ki din, “kabul” olduğu kadar aynı zamanda “amel” (pratik)dir de. Sahâbîlerin erişilmez üstünlüklerinin önde gelen bir yönü onların uygulayıcı (amelî) olmalarıdır. Bizzat Hz. Peygamberin zaman zaman “Bende sizin için bir örnek yok mu?” uyarıları, sahâbîlerdeki söz konusu amelîliğin ve pratik ölçü olarak Sünnet’in benimsenmesinin başlıca âmillerinden biridir. Halkımı­zın ifadesiyle söyleyecek olursak, “Allah’ını seven, Peygamber’e uymakla” görevliydi, görevlidir. Nitekim âyet-i kerîmede de bu gö­rev çok açık şekilde ilan edilmiş bulunmaktadır: “De ki; Eğer siz Allah ) seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın..”(Al-i İmran,31)

Sahâbîlerin birbirlerini eğitmede, değerlendirmede ve denet­lemede Sünnet’i dikkate aldıkları görülmektedir. Tartışmaları hep Sünnet’i ortaya koymaya yönelik olmuştur. Mesela Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inden(1,252) öğrendiğimize göre Abdullah İbn Abbas (r.a.) ile Urve b. Zübeyr (r.a.) arasında hac aylarında umre yapılıp yapılamayacağı konusunda şöyle bir konuşma geçmiştir:

İbn Abbas;

-Hac aylarında umre yapılabilir.

Urve,

-Ebû Bekir ve Ömer bunu yasakladı.

İbn Abbas;

-Resûlullah hac aylarında umre yapmıştır.

Urve;

-Ebu Bekir ve Ömer, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uy­makta senden ileri ve Resulullah’ı senden daha iyi bilen kimselerdir.”

Burada ve benzeri olaylarda dikkat çeken nokta, ihtilaf halinde Hz. Peygamber’e yakınlığı ile bilinen sahâbîlerin tavır ve tercihleri­nin, “sünnet’e uyma” prensip ve özelliğinin bir gereği sayılmasıdır. İlk kaynağın ve ona en yakın olan kaynakların çözümde esas alın­ması yöntemi, çok modern ve isabetli metodik/usûlî bir yaklaşımdır.

Sünnet Bilincinin Gereği

Diğer taraftan “Kur’an ile denetim” anlamına gelen örnekler-hayret edilecek derecede- sınırlıdır. Bu durum, sahâbîlerin Kur’ân bilgilerinin azlığından değil, onlardaki Peygamber uygulamalarının güncelliği ve en doğru yorum olduğu bilgi ve bilincinin sonucudur. Çünkü Kur’ân’ı tebliğ eden de hayatıyla onu canlandıran da Hz. Peygamberdir. Şu olay, bu bilincin ilgi çekici bir boyutunu sergilemektedir.

Büyük şahabı Ebû Eyyüb el-Ensarî hazretleri radıye anhü ‘l-Bârî Mısır da bulunduğu sırada bir gün, vâli Ukbe b. Âmir radıyallahu anh akşam namazını biraz geç kıldırdı. Bunun üzerine Ebû Eyyüb;

-Bu ne haldir ey Ukbe? dedi. O;

-(Devlet işleriyle) meşguldüm, diye cevap verdi.

Bu defa Ebû Eyyüb;

-Senin bu hareketini, insanların, “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle görmüştür.’ diye değerlendirmelerinden kor­kuyorum. Halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ‘Akşam namazım yıldızların gökte göründüğü zamana ertelemedikleri sü­rece ümmetim hayr -bir rivâyette sünnet, bir başkasında fıtrat, bir diğerinde İslâm- üzere devam eder’ buyurmuştur, dedi.(Ahmed b. Hanbel, Musned, V, 417)

Bu olayda açıkça görüldüğü gibi, sahâbîlerin sünnete bağlılı­ğında, herhangi bir gerekçe ile sünnet dışına kaymalarının, halk tarafından “Hz. Peygamber den böyle görmüştür diye sünnet in öyle olduğu sanılacağı kuşkusu da etkili bir unsur olmuştur. Bu ise, işin ümmet boyutunun dikkate alınması ve derin bir sorumluluk bilinci demektir.

Hz. Peygamber’in yaşayışını yakinen gören ve bilen sahâbîlerin, Sünnete uymanın başlı başına kurtuluş (necat) demek olduğunda en küçük bir tereddütleri yoktu. Bu sebeple de Sünnet’e ait verile­rin gerçekliğini anlamak ve ona uymak için başkaca herhangi bir olay veya delile ihtiyaç duymuyorlar, ellerinden geldiğince Sünnet’i yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorlardı. Bu onların gerçekten ayrı­calıkları anlamında başlıca özelliklerindendi.

 

Bir Sahâbînin Çağları Kucaklayan Uyarısı“Resûlullah’ın Sünneti Size Yetmiyor Mu?”

Buhârî’deki rivayetlerden (Muhsar 1-2) anlaşıldığı Haccac’ın Abdullah Ibnuz-Zübeyr radıyallah anhümâ ile savaşmak üzere Mekke’yi kuşattığı yıl, umre ve hac yapmak isteyenen ibn Ömer’e oğulları böylesi bir ortamda buna imkan verilmeyeceğini ileri sürerek boşuna yorulmamasını söylemişlerdir. Bunun üzerine,Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulamalarına son derece bağlı olan Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhümâ, Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı sene. Hz. Peygamber’in de böyle bir durumla karşılaştığını ve onun o olaydaki uygulamalarını hatırlatarak,mani olunursa kendisinin de aynı şekilde davranacağını söylemiş ve sözlerine “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti size yetmiyor mu? (Eleyse hasbüküm sünnete Resûlullah)”cümlesiyle başlamış, daha sonra da böylesi durumda kalan kişinin ne yapacağını anlatmıştır.

Böyle bir uyarıyı söz konusu etmemize kurbanla ilgili tartışma­lar vesile olmuştur. Hatırlanacağı üzere 2004 yılı Kurban Bayramı öncesinde Kurban’ın hükmünün sünnet mi vacip mi olduğundan başlayan ve resmî plandaki Avrupa Birliği’ne girme girişimlerine de göndermeler yapılarak Kurban Bayramının ve kesiminin kaldırılmasına kadar uzanan görüş ve tartışmalara tanıklık etme bahtsızlı­ğını yaşadık. Hatta bu tartışmaların, kurbanlıkların satışını olumsuz etkilediği şikayetlerini televiyonlardan izledik. Tedbir alma adına kurban kesmenin nerede ise suç işlemek anlamına geldiği izleni­mini veren kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını gördük. Derisine resmen talip olunan kurbanın, -inananların inanma ve inançları­nı ifade/yaşama özgürlüğü dikkate alınmadan- ibadet ve gelenek olarak devamını olumsuz yönde etkileyecek söylem ve eylemleri izleme zorunda bırakıldık.

Bu karmaşık, hiçbir pratik faydası olmayan ve yozlaştırıcı or­tam içerisinde din ve ilim adamlarının -iyi niyetle de olsa- başlatıp sürdürdüğü kurban kesmek sünnet mi vacip mi tartışması, sünnet,vacib v.b. terimlerin, hukuki zeminleri ve başlangıçta mevcut olmadıkları ve ilk dönemdeki anlamları da yeterince açıklan­ılan, konuya ait uygulamayı sarsan bir havaya sokuldu ve ülkede genel bir rahatsızlık oluşturdu.

Bu ortamda tartışma dışı kalan, red ve inkar edilemeyen yegâne nokta, Hz. Peygamber in Veda Haccı’ndan önceki yıllarda kurban kestiği gerçeği oldu. Yani bir hadiste ifade buyurulduğu gibi baba­mız Hz. İbrahim’in uygulaması/sünneti olan kurbanın, Peygamber Efendimiz tarafından da fiilen uygulanıp sürdürüldüğü tarihî gerçe­ğini kimse görmezden gelemedi. Nitekim Muhammed b. Sîrîn’den (v. 110/728) nakledildiğine göre kendisi, Abdullah İbn Ömer (v. 73/692) radıyallahu anhümâyya;

‘-Kurban kesmek vacip (farz”) midir? (Evâcibetün hiye)” diye sormuştur., O da;

“-Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, ona uyarak müslümanlar da kestiler ve uygulama/sünnet böylece yerleşti” diye cevap vermiştir (İbn Mâce, Edâhî 2).

Hadisin Tirmizî’deki rivayetinde (Edâhî 9) nakledildiğine göre, ismi verilmeyen kişi, İbn Ömer’e;

“Kurban kesmek vacip midir?” diye sormuş o da;

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar kurban kesti.’’ cevabını vermiştir.

Soran kişi aldığı cevaptan tatmin olmamış ve sorusunu ikinci defa yöneltmiştir. Bu kez İbn Ömer;

“-Senin anlayışın kıt mı (eta’kılu)? (Ben sana) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar kurban kesti! (diyorum)” diye cevabını vurgulu bir şekilde tekrarlamıştır.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ’nın soruya “evet” veya “hayır’’demeyip “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, müslümanlar da kestiler! cevabında ısrar etmesi, bir işi Hz. Peygamber’in yapmış olmasının çok önemli ve yeterli olduğuna; müslümanların o işi yapmış olmalarının ise, o fiilin Hz. Peygamber’e özel olmadığına, dolayısıyla ümmeti de bağladığına dikkat çekmek içindir. Gerçek durum bu olunca, fıkhî açıdan veri­lecek hükmün ve kullanılacak terimin pek de ağırlığı kalmamakta ve büyük sahâbî Abdullah İbn Ömer’in başlıktaki çağları kucakla­yan uyarı ve sorusu bütün haşmet ve vurgusuyla gündeme otur­maktadır: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti /uygulaması size yetmiyor mu?”

Sahabenin Sünnet’e Uyma Hassasiyeti

Yukarıda, “Sünnete Uymak” konusunu işlerken “sahabe sün­neti” kavramının asıl anlamının “sünnete uymak” demek olduğu­nu vurgulamıştık. İnancımız odur ki, sahâbîlerin sünnet anlayışı ve uygulaması hangi açıdan ve hangi kapsamda tetkik edilirse edil­sin, aslında ulaşılacak ortak nokta/sonuç budur. Yani onlar hangi düşünce grubundan ve nasıl bir yaklaşıma sahip olurlarsa olsun­lar, değişmeyen amaçları ve özenmeye değer hassasiyetleri pey­gamber uygulamasını (Sünnet’i) aramak ve ona uygun hareket etmek, kısaca söylersek, sünnete uymaktır. Bu sebeple de İmam el-Evzâî’nin vurguladığı sahabe kıvâmının göstergeleri arasındaki “sünnete uymak” özelliği, özünde “sahabe sünneti” kavramını da tanımlamış olmaktadır.

Hz.Peygambere Rol Biçme Eğilimi

Eski ABD başkanlarından Clinton, Cidde Forumu’nda yaptığı bir konuşmada, “Eğer Muhammed’in yaşadığı dönemde otomobil olsaydı hanımına otomobil kullandırır ve hatta oto endüstrisini kurar ve başına da eşini geçirirdi” demişti.

Suudî Arabistan’da sürücülük yapmaları yasak olan kadınların orada bulunan temsilcilerince alkışlandığı bildirilen bu sözler, medya tarafından takdirle afişe edildi. Bir anlamda siyasî nezaket kurallarına da aykırı olan ve Suudîlere hakâret içeren bu sözün, altında yatan mantığı ve yansıttığı yaklaşımı irdeleyen -bir iki istis­na dışında- pek kimse olmadı. Bu istisnâî değerlendirmelerden bi­rinde rahmetli Mehmed Zahit Kotku hocaefendiye atfen “Allah ve peygamber adına hüküm vermeye kalkmanın müslüman edebine uygun olmadığı, bu noktaya dikkat etmek gerektiği” belirtildi.

Bize göre de aslında, Allah Teâlâ ve Resûlü adına görüş beyan etme, özellikle Hz. Peygamber için “böyle derdi”, “şöyle yapardı” veya “böyle bir söz söylemezdi” gibi ona sınır çizme, rol biçme, ya da hâşâ ne söyleyip ne söylemeyeceğini asırlar gerisinden öğret­meye kalkışma cür’eti (edepsizliği mi demek lazımdı yoksa) üze­rinde durmak ve böylece bir yöntem değerlendirmesi yapmak ge­rekmektedir. Çünkü böylesi bir yaklaşım işin aslını bilmeyenlerin, karşılaştıkları kendi his ve heveslerine (onlar akıl ve mantık diyebi­lirler) uymayan herhangi bir âyet veya hadis için bu âyet olamaz, bunu peygamber söylemez” gibi cahilce lakırdı etmesiyle paralel­lik arzetmekte ve aynı tavrı yansıtmaktadır. Hz. Peygamber’e rol biçme cümlelerinin kimden geldiği, olumlu veya olumsuz anlam taşıması, asıl eğilimi ve ortaya konan cür’eti, vehâmeti ve vebâli ortadan kaldırmaz.

Ne kadar acıdır ki, bu tür eğilimi, kimi bilim adamlarının, hatta bazı hadisçilerin çalışmalarında bile görmekteyiz.

Oysa bize düşen Hz. Peygamber’i kişisel kavrayışımızla ve günümüzün anlayışıyla yargılama anlamına gelecek söylem ve yak­laşımdan uzak durup onun uygulamalarına/sünnetine elden geldi­ğince uymaya çalışmaktır. Böyle bir davranış, Islâm’ı yaşamakta “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulaması/sünneti bize yeter” demek olduğu kadar, sahâbe kıvâmında müslümanlık kali­tesine ulaşabilmek için de büyük önem taşımaktadır.

Asr-ı Saadet’te Yaşama Şansı ve Sorumluluğu

Öncelikle ve özellikle sahâbe nesli için dindarlık kıvâmının temel göstergesi, sünneti yaşamakta gösterilen dikkat, ısrar, tereddütsüz tavırdır. Bu gerçek, asr-ı saadette yaşamış olan sahâbîler için tarihi bir özellik olduğu gibi tüm müslüman birey ve toplumlar için de kıvam ölçüsü olarak aynen geçerlidir.

Bir başka ifade ile iyiliğin, olgunluğun ve kalitenin ölçüsü, tüm zamanlarda Islâm’ı Sünnet’e göre yaşayabilme oranıdır. Birile­rinin “iyi”, “aferin” “maşallah” demesi değil, Sünnet’e ne kadar uyum sağlanabildiği önemlidir. Zira en kaliteli ve üstün dinî hayat, Hz. Peygamber’in nezih yaşayıştır. Ona benzeme oranı da iyilik ve kıvâm derecesini gösterir. İnsanlar ve dünya bunu anlasa da anlamasa da bu böyledir. Bu sebeple sahâbe kıuâmı, Sünnet-I seniyyeyi, asr-ı saadet şartlarında kendi günlük hayatlarında Hz. Peygamber’in örnekliği, önderliği ve yönlendiriciliği ile en üst seviyede yaşama gayretlerinin mutlu sonucudur.

Sorumlulukta Farklılık

Temel ve genel gerçek bu olmakla beraber bazı rivâyetlerde, .şartlar sebebiyle- İslâmî yaşama oranlarında zamanla bazı değiş­melerin olacağına, neticenin de buna bağlı olarak değerlendirilece­ğine işaret edilmiştir.

Tirmizî’nin “garib” nitelemesiyle kaydettiği bir rivâyette “Siz öyle bir dönemde yaşıyorsunuz ki sizden biri emrolunduklarının onda birini terkederse helak olur. Sonra öyle bir devir gelecek ki o gün yaşayanlardan emrolunduğunun onda birini yerine getiren kurtulur’’(Tirmizi,Fiten,79) buyurulmuştur.

Ebû Zer radıyallahu anh’den nakledilen rivâyette ise;

“Siz, bilenleri çok, konuşanları az bir dönemde yaşıyor­sunuz. Bu ortamda kim bildiklerinin onda birini terkeder­se, sapar (veya helak olur). Bilenleri az, konuşanları çok bir zaman gelecektir. O ortamda bildiğinin onda birini ya­şayan kurtulur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 155)buyurulmaktadır.

Bu iki rivayetin birbirini desteklediği açıktır. Rivâyetlerde sos­yal gerçek ve şartlara göre dini yaşama oranlarının değişebileceği, nimet-külfet dengesinin ve zaruret kavramının zamana göre takdir edileceği müştereken ortaya konulmaktadır. Tümü elde edileme­yenin tümden terkedilmemesi gerektiğine, sorumluluğun şartlara bağlı olarak değerlendirileceğine dikkat çekildiği de anlaşılmakta­dır. Zira bilinen bir gerçektir ki Islâm’da güç yetirilemeyecek bir so­rumluluk (teklîf-i mâ lâ yutak) söz konusu değildir. Nitekim geçmişte bilginler bu rivayetlerin karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmemek gerektiğini vurguladığını, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ağırlaşan şartlarda ayakta kalabilme teşviki içerdiğini söylemişler­dir. Mesela Münâvî’nin kaydettiğine göre İmam Gazalî hadisi şöyle yorumlamıştır: “Hadisin ikinci kısmındaki öyle bir devir gelecek ki o gün yaşayanlardan emrolunduğunun onda birini yeri­ne getiren kurtulur müjdesi olmasaydı, olumsuz amellerimize bakarak bizlerin ye’s ve ümitsizliğe kapılmamız kaçınılmaz olurdu.. Oysa şimdi biz, Rabbimizden bize, kendisine yakışır şekilde mua­mele etmesini, fazl ve keremiyle kötü amellerimizi örtüp gizleme­sini dileriz.(Münavi,Feyzul Kadir,2,556)

Ortam-Sorumluluk İlişkisi

Sahâbe dönemi gibi emniyetin ve izzet-i İslâm’ın tam olduğu bir dönemde emir ve nehiylerin terk ve ihmali, tamamen kişisel kusurlardan ileri gelir ki bu helake götürücü bir durumdur. Ancak İslâm’ın ve müslümanların zayıf düştüğü, zulmün ve fışkın yaygın­laştığı, İslâm’a hizmet ve yardım edenlerin azaldığı devir ve ortam­larda müslümanlar güç yetiremedikleri için bazı emirleri işleyeme- diklerinden dolayı mazur sayılırlar. Dolayısayla da yükümlüleklerini ne ölçüde yerine getirebilirlerse, -şartların olumsuzluğu sebebiyle- o ölçüden daha fazla mükafât görürler. Bazen tek bir amel veya eylem, bütünüyle İslâm’ı temsil etmeye yetebilir. O amel ve eylemi yerine getiren de dini bütünüyle yaşamış gibi hem topluma mesaj vermiş hem de Allah katında değer kazanmış olur. Nitekim sevgili Peygamberimiz bir başka hadis-i şeriflerinde “Ümmetimin boz­guna uğradığı dönemde terkedilmiş bir sünnetimi yaşayan ve yaşatan (yüz) şehit sevabı kazanır” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, 1,41)buyurmak suretiyle bu gerçeği açıkça ortaya koymuşlardır.

Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki hadîs-i şerifler, zor şartlarda inananlar için ümit ışığı, teselli kaynağı ve hizmet teşviki anlamı taşımaktadır. “Kıyamet şartlarında bile fidan dikme” tavsiyesi,(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, 184, 191) anlamdaki teşvikin en uc naktasını oluşturmakta ve müslümana ‘sen yapabildiğin kadar hizmeti yapmaya bak, yaşayabildiğin ölçüde inançlarını yaşamaya çalış” mesajını vermektedir.

Amel Önemli

Her iki rivayeti birden değerlendirdiğimiz zaman, bilen ve tartı­şan değil, bilen ve yaşayan olmanın tüm zamanlarda kurtuluş se­bebi olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple son zamanlarda giderek yaygınlaşan Islâm’a ait her ilke ve uygulamayı tartışan toplum olma eğilimi, sonuçta yaşanabilecekleri de ihmale götüreceği için ciddi bir tehlikeyi gündeme getirmektedir. Üstelik bu tartışmalar, büyük çoğunluğu itibariyle bilimsel amaçlı ve kendi zemininde bilimsel usul ve yöntemlerle de yapılmamaktadır. Ya sistemin kabulleri ve kutsalları adına ve hatırına ya da dünya egemenlerine şirin gö­rünmek ve belli odaklara selam vermek adına, ilgisiz ortamlarda, konuya kendi boyutlan çerçevesinde vâkıf olmayan sunucu ya da programcılar yönetiminde medyada gerçekleştirilmektedir.

Bu tür girişimler belki tartışma programlarına reyting, tartışma­cılara yalancı ve geçici bir şöhret sağlıyor olabilir. Ancak bilginin yaşanması, din pratiğinin derinlik ve yaygınlık kazanması yani sosyal bilinçlenme ve düzelme adına hiçbir getiri sağlamamakta, sadece saf zihinlerde kafa karışıklığı üretmekte ve çoğu pratik/amel kaçkını kişilerde yalancı teselliler oluşturmaktadır. Pek tabiî olarak uzun vadede bu işin aktörleri de ciddi bir saygınlık/itibar kaybına uğramaktan kurtulamamaktadır. Sözünü ettiğimiz bu gelişmenin oldukça göze batan örneklerini geçtiğimiz son birkaç yıl içinde top­lum olarak yaşamış bulunmaktayız. İlgili ilgisiz hemen her konuya maydonoz olan kimi ünvanlı kişileri şimdilerde acı tebessümlerle hatırlıyoruz.

Böylesine kafa karışıklığının, gönül kirliliğinin, niyet anarşisinin kısır çekişmelerin ve pratik/amel kaçkınlığının arttığı dönem ve tamlarda, yapmakla emronulanların onda birini ya da doğru bildiklerinin onda birini yaşayanlar, önce bu sosyal kaostan, anlamsız ve faydasız tartışma ortamından kendilerini kurtarırlar sonra da bilgisiyle ve inancıyla amel etmenin, sağlam bir duruşa sahip olmanın ve topluma verilmesi gerekli mesajı sunmuş olmanın mânevi karşılığını alır, kurtulurlar.

O halde mesele, her şey yerindeyken görevi/ameli ihmal etme-nin bedeli ne ölçüde bir mahrumiyet ve hatta felaket ise; bozuk ve  olumsuz ortamlarda, onda bir oranında bile olsa, inanç ve bilgisini yaşayan pratik/amelî müslüman olmanın değeri de o nispette bü­yük olup kurtuluşa götürücüdür.

Sünnet – Cennet Benzerliği

Islâm’ın ve Kur’an’ın en güzel yorumu ve yaşanma biçimi de­mek olan Sünnet-i Seniyye’ye, Hz. Peygamber in yaşayışına ne öl­çüde amel olarak sahip çıkılabilirse, kurtuluşa o ölçüde yaklaşılmış olacaktır. Bozulan tüm yaşantı alanlarının ve paylaşılan tüm boz­gunların düzeltilmesi, müslümanlar için sünneti yaşama, onu kişi­sel ve toplumsal gündeme taşıma titizlik ve gayretine bağlıdır. Zira unutulmamalıdır ki, “dünyada Sünnet’e uyan, âhîrette Cennet’e giren kurtulur. ” Yani Islâm pratiği demek olan sünnet, bir anlamda dünyadakilerin cennetidir.

Sahâbîlerin bu konudaki hassasiyetleri, asr-ı saadette yaşama şans ve bilincinin sorumluluğuna sahip çıkmış olmaları, sünnet pratiği açısından bütün ümmete örnek teşkil edecek bir kıvâm/ olgunluk belgesidir. Zira onlar dinlerini tartışan değil, anlayan ve yaşayan kimselerdi.

 

İsmail Lütfi Çakan-Sahabe Kıvamı

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*