Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?

Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?

İslâmiyet’te meşrûıyetin olduğu gibi gerekliliğin de asıl kaynağı, Allah’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir. Her alanda gerekli ve geçerli olan bu kaide, hiç şüphesiz tetkik konumuzun da esasını teşkil etmektedir. Bu sebeple i’tisâm”ı öncelikle bir iman eylemi olarak emreden Kitab ve sünnet naslarını incelemeye almak istiyoruz.

1-KUR’ÂN-I KERİM’İN İTİSÂMI EMRETMESİ

Kur’ân-ı Kerîm’de kelime olarak açıkça “sünnete i’tisâm” emri geçmemekle birlikte sünnete i’tisâmı emrettiği kolaylıkla anlaşılan birçok âyet bulunmaktadır. “Sünnete sarılma” emrini çıkarabileceğimiz bütün âyetleri sayma yerine,konuyu isbata yeterli gördüğümüz âyetleri vermekle yetineceğiz. Zira çalışmamızın diğer bölümlerinde verilen âyetler de doğrudan veya dolaylı olarak i’tisâm ile ilgilidir. Sünnete i’tisâmın gereğinin tesbitinde, öncelikle konuya genel mânâda ışık tutan âyetlerden başlamak istiyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’de sünnete i’tisâmı, sünneti bir bütün olarak kapsayacak tarzda çok genel ve öz bir biçimde şu âyet ifade eder: “Resûl size ne verdiyse alın, sizi neden nehyettiyse ondan kaçının!’(haşr,7) Sahâbîler, bu âyetin sünneti kapsadığı inancındadır. Meselâ, “Allah, yüzünün kıllarını alan ve dişlerini incelten, dövme yaptıran…kadınlara lânet etmiştir” hadîsini rivâyet eden Abdullah b. Mes’ûd’a (v. 32/652), Ümmü Ya’kûb adlı bir sahâbî hanım gelerek bu hadîsi sorduğunda İbn Mes’ûd, bahsi geçen hadîsin Allah’ın Kitabı’nda bulunduğunu söylemiş ve bu âyeti okumuştur.(1) İbn Mes’ûd’un talebesi Abdurrahman b. Yezıd en-Nehâî (v. 83/702), elbise giymiş olan bir ihramlı gördüğünde, bunu yasaklamış, o kimse “Üzerimden elbiseyi çıkarmamı emreden bir âyet getir diye itiraz edince Abdurrahman b. Yezîd de bu âyeti okumuştur.(2) Sahâbîlerin âyetteki “âtâküm” kelimesini, “Hz. Peygamberin sünnetiyle getirdiği” diye yorumladıkları anlaşılmaktadır.

Daha sonraki dönemlerde de bu anlayış devam etmiştir. Nitekim Ebu’l-Hasen Ali b. İsmâil el-Eş’arî (v. 346/957), “nehâküm” kelimesinden hareket ederek “âtâküm”ün “Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emrettiklerine sarılın” mânasına geldiğini söylemiştir.(3) Mevdûdî (v. 1399/1979) de âyetteki hükmün umûmî olduğu ve sadece fe’y taksimiyle alâkalı olmadığını, asıl maksadın, tüm ilişkilerde Hz. Peygamberim (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerine teslimiyet olduğunu belirtmiş ve sebebini de şöyle izah etmiştir: “Resûl size ne verdiyse onu alın” denirken, cümlenin devamında “size neyi vermediyse” değil, “neyi yasakladıysa ondan kaçının” şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu hüküm sadece fey’e ait malların paylaşımını ihtiva etseydi o zaman “neyi vermediyse” denilirdi. Fakat aksine “neyi yasakladıysa” denilmesinden anlaşıldığına göre kastolunan Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) emir ve yasaklarına uyulmasıdır. Nitekim aynı şekilde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Size emrettiğimi mümkün olduğunca uygulamaya çalışın, yasakladığımdan da kaçının” buyurmuştur.(4)

Bu âyet hakkında İbn Cüreyc (v. 150/767), Hz. Peygambere itaatin gereği olarak onun emrettiklerini yerine getirmek, ona karşı gelmeme konusunda da nehyettiklerindan kaçınmak gerektiğini söylemiştir. Hasan Basri (v. 110/728) ve es-Süddî (v. 127/744) de fey konusunda Hz. Peygamberin verdiğini almak, vermediğini ise talep etmemek olarak değerlendirmişlerdir.(5) Ancak fey konusunda Hz. Peygambere uymak gerekirse hayat boyu süren diğer konularda sünnete uymak evleviyetle gerekir. Sehl b. Abdillah’a İslâm’ın esaslarının ne olduğu sorulunca, “Peygamber size ne verdi ise onu alın…” âyetini okuyarak cevap vermiş,(6) sünnetin getirdiklerine itibar etmedikçe İslâm’ın yaşanmış olmayacağını belirtmiştir.

Öte yandan Hz. Peygambere iman edilmesini ve ona uyulmasını emreden âyetler, Hz. Peygamberin ve sünnetinin konumunu belirlemek bakımından i’tisâmın gereğini de ortaya koymaktadır. “Allah’a ve ümmî peygamber olan Resûlü’ne -ki  o, Allah’ı ve onun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız’(Araf,158) âyetinden anlaşıldığı üzere Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iman ve ona uyma, Allah Teâlâ’nın istediği yola uymuş olmak için şarttır. Resûl’e iman, onun getirdiği vahye ve ortaya koyduğu sünnete i’tisâmı, i’tisâmsızlık da imansızlığı gerektirmektedir. “Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik, diyorlar, ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.(Nur 47) âyeti, bu durumu tartışmaya imkân bırakmayacak şekilde açıklamaktadır.

Hz. Peygamberin müslümanlar için en güzel örnek olduğunu belirten “Andolsun ki Resûlullah’ta sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır”(Ahzab 21) âyeti, bağlanılması gereken sünnetin “üsve-i hasene” olduğunu belirtmekte, dolayısıyla i’tisâm teşvikinde bulunmaktadır. Zira “üsve”, bütün fiillerinde ona uymayı ve değer vermeyi, bütün ahvâlini önemsemeyi içerir.(7) Aynca âyetler, her devre hitap ettiği için bütün müslümanları muhatap alır. O (sallaahu aleyhi ve sellem), her devirde örnek alınmalıdır. Vefatından sonra sünnetine sarılmak, onu (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almakla mümkün olur.

Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edilmesi emri de sünnete itisamı gerekli kılar. Bilindiği gibi Peygamberlere karşı yerine getirilmesi gereken vazifelerden ve onlara uyma şartlarından biri itaattir. Peygamberlerin tebliğlerine devam edebilmeleri için onlara itaat gereklidir. Nitekim ‘Biz gönderdiğimiz her peygamberi ona Allah’ın izniyle itaat olunsun, diye göndeririz’.(Nisa 64)ayeti Allah Teâlâ’nın, peygambere itaati, peygamberliğin bir unsuru olarak belirlediğini göstermektedir.

Diğer taraftan “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur’’(Nisa 80) âyeti, peygambere itaatin neden gerekli olduğunu, itaatin zorunluluğunu ortaya koyar. Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat etmeyi farz kılan âyetler, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaati, Allah’a itaat saymıştır.(8) “Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.(Teğabun,12)ve ‘Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin, işittiğiniz halde  ona, yüz çevirmeyin.(Enfal,20) âyetlerinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ mü’minlere, kendisine ve Resûlü’ne itaat etmelerini emretmekte ve Resûlü’nden yüz çevirmelerini yasaklamaktadır.(9)Peygamber’e itaati, gerekli kılan sebeplerden biri de Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.(Şuara,108)âyetinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ’nın, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaati, kendisine karşı gelmemekle ilgilendirmiş olmasıdır.

“De ki Allah’a itaat edin. Peygamber’e de itaat edin. Eğer ona itaat ederse niz, doğru yolu bulmuş olursunuz.(Nur 54) gibi âyetler ise Peygamber’e itaatin, doğru yola ulaştırdığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla “Kitabullah’a temessük vecîbe olduğu gibi, Peygamber’in sünnetine temessük de bilhassa vecîbedir”10) sonucunun çıkarılması gâyet tabiîdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan birçok âyette Peygamber’e itaat, Allah’a itaatla birlikte zikredilmektedir.(11) Buna göre Allah Teâlâ, itaati sadece kendisine hasretmemiş, Resûlü’nü de beraber zikretmiştir. Sadece, Resûlullah’a (sallallahu aleyh ve selkm) itaati emreden âyetlerin bulunduğu da bir gerçektir. “Namazı kılın, zekâtı verin, Peygamber’e itaat edin ki merhamet göresiniz.(Nur 56) âyeti gibi. Bu âyette dikkat çeken bir husus, farzlar sayıldıktan sonra Resûl’e itaattan bahse- dilmesidir. Bu, farzların dışında da Resûl’e itaat edilmesi gerektiğinin açıkça emredilmesi demektir. Aynı zamanda Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hük-medeceği sonucunu da gösterir.(12)

Peygambere itaati sadece “Kur’ân konusunda Peygambere itaat gerekir’ şeklinde anlamanın nassî bir delili bulunmamaktadır. Hz. Peygambere itaat mecburiyeti, ona (sallallahu aleyhi ve sellem) itaatin, Allah’a itaat etme sayılmasındandır. Zira Hz. Peygamber, Kurân’ın ifadesiyle sadece Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakime götürmekte(Şura,52) ve yalnız Allah’tan kendisine vahyedilene uymaktadır.(Enam,50)

Şayet Resûl’e itaatten, sadece Allah’a itaat murad edilmiş olsaydı, “Allah’a ve Resûl’üne itaat” olarak ayrıca âyetler bulunmazdı. Ona itaat, Kur’ân’da bulunan hususlarda farzdır denilecek olursa bu, Resûl’e mahsus bir itaat sayılmaz.

Allah ve Resûl’üne itaat, ayrı ayrı zikredildiğine göre, Hz. Peygambere mahsus bir “itaat” alanı vardır ve o (sallallahu aleyhi ve sellem) Kurân’da olmayan konularda hüküm veriyor demektir. “Allah Teâlâ, ‘Peygambere itaat edin’ sözüyle Peygambere gönderdiğim âyetlere itaat edin, ama Peygamberin bunun dışındaki açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın demeyi murad etseydi, bunu açıkça söylerdi. Aksine mudak bir ifadeyle ‘Resûlullah’a itaat edin’ buyuruyor. Öte yandan “Resûlullah’a itaat edin” buyruğunun anlamı, Allah Teâlâ’nın onunla gönderdiği âyetlere itaat edin demek olsaydı, o takdirde âyetlerin başındaki ‘Allah’a itaat edin’ sözü gereksiz bir tekrardan ibaret olurdu. Allah Tealanın emrettiği bu itaat, sadece Resûlü’nün getirdiği ayetleri kapsamamakta, ayetlerle birlikte sünnetine hatta şahsına itaati de kapsamaktadır.”(13) İslâm âlimleri, konuyla ilgili âyetlerden hareketle Peygambere itaatin, onun sünnetine sarılmak ve getirmiş olduğu emir ve yasaklara boyun eğmek olduğunu belirtmişler ve “Allah, gönderdiği her peygambere mutlaka itaat edilmesini farz kılmıştır. Sünnetlerde Peygambere itaat etmek, farzlarda Allah’a itaat etmek gibidir” demişlerdir.(14)

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin” âyetlerinde Allah’a itaatin farzlarda; Resûl’e itaatin ise, sünnetlerde itaat edin demek olduğu belirtilmiştir.(15) Peygambere itaat, “sünnetine uymak”la mümkün olur. Âyette yer alan Resûl’e itaat emri, “Peygamberin sünnetine ittibâ”yı âmirdir. Atâ b. Ebî Rebah (v. 114/732) “Resûl’e itaat etmek, Kitab ve Sünnete ittiba etmektir” demiştir.(16) Bu ifadeye göre, itaatin gerçekleşmesinde yani pratiğe yansımasında peygambere itaat, Allah’a itaatten önce gelmektedir. Çünkü vahye ulaşmak ancak peygambere itaat ile mümkündür. Kur’an’a uymanın peygambere dahil edilmesi de muhtemelen mecazı mânâda ve Hz. Peygamberin Kıtabın tebliğcisi ve açıklayıcısı olması sebebiyledir.(17) Resûl’e itaat eden, sonuç itibariyle Resulullahın (sallallhu aleyhi ve sellem) sünnetine ittiba eder.(18)

Resûlullah’a (sallallhu aleyhi ve sellem itaati zorunlu kılan en önemli sebep Allah Tealanın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaati emretmesidir. Buna göre Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerini kabul etmek aynı zamanda Allah Teâlâ’nın bir tarzını tasdik etmektir.(19)Peygamberlere itaatin farz kılınması, insanların yaratılışından kaynaklanmaktadır. “Bir ümmetin doğru yokla olması, ancak Allah Teâlâya itaat ve kulluk etmeleriyle mümkündür. Onlar, hak ve hakikat bilgisini Allah’tan doğrudan alabilecek kabiliyette değillerdir. Bu durumda onların iyi hal sahibi olmaları, ancak bir peygambere tâbi olma yoluyla gerçekleşebilecektir. İşte bunu ilm-i ezelîsiyle bilen Allah Teâlâ, Hazîre-i kuds’te (mukaddes makamında) peygambere itaatin vacipliğine hükmetmiş ve orada durum bu şekilde kararlaştırılmıştır.”(20)-

Allah, Kitab’a ittibaı emrettiği gibi Resûl’e itaati ve ittibaı mücmel ve mutlak olarak büdirmiş, birşeyle kayıtlamamıştır.(21) “Size birşey emrettiğim zaman gücünüz yettiğince yerine getirin”(22) hadîsinde de görüldüğü gibi Resûlullah’a (sallallhu aleyhi ve sellem) mutlak bir tâbi olma söz konusudur. Bir delille kayıtlanmadığı müddetçe bu böyledir.(23)

Elmalılı, Resûl’e itaati şöyle izah etmiştir: “Hz. Peygamber’e (sallallhu aleyhi ve sellem) itaat, doğrudan doğruya Allah’a itaattir. Çünkü şahsiyet ve enaniyet-i Muhammediye haysiyetiyle değil, risâlet-i Muhammediye haysiyetiyle saniyen ve binniyâbe bir itaattir. ‘Fettebiûni’ demek ‘etiullahe ve etiur-rasul’ demektir. Hristiyanlar’ın İsa’da tevehhüm ettikleri gibi hâşâ vahdaniyet-i ilâhiyye, şahsiyet-i Muhammedi’yede fâni olmuş değil, bilakis şahsiyet ve hakikat-ı Muhammediye vahdaniyyet-i İlâhiyede fâni olmuştur. Aynı zamanda bir resûlü tanımak, onun kendisini değil, onu göndereni tanımaktır.”(24)

“Allah’a itaat” emriyle, bütün müslümanlar görevli olduğu gibi bizzat Hz.Peygamber de görevlidir. Kendisine itaat edilmesi emredilen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a itaat ediyordu. Peygamber, Allah’a itaat ettiğinden, netice itibariyle Peygamber’e itaat, Allah’a itaat sayılır. Bedir savaşına çıkmak istemeyen müslümanlarla ilgili âyette,(Enfal,5) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret konusunda Allah’a itaat ettiği gibi siz de Resûlullah’a itaat edin emri bulunmaktadır.(24) Allah’tan vahiy alan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise insanlara itaat etmeyecektir. Aksi halde sıkıntıya düşüleceği yine Kurân-ı Kerîm’de belirtilmiştir.(Hucurat,7)

Öte yandan Peygamber’e itaat, mü’minlerin özelliklerinden biri olarak belirtilmiştir. “.. mü’minler…iyiliği emreder, kötülüğü nehyeder, namazı dos-doğru kılar, zekatı verir, Allah’a ve Peygamber’e itaat ederler.’(Tevbe,71)Buna göre Hz. Peygamber’e iman, ona itaati gerektirmekte, iman ile itaat ilişkisi kurulmaktadır.

Nitekim “(Bazı insanlar) Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik’ diyorlar, ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir’.(Nur,47) âyetinde görüldüğü üzere iman kuru bir laftan ibaret değildir. İmanı isbat edecek delillerden birisi de ihtilâf halinde Allah ve Resûlü’nün hükmüne davet edildiği zaman icabet ve itaat etmektir.(25) Hatta bu durumda Allah’a ve Resûl’üne müra-caat etmek, meseleyi Allah ve Resûl’üne döndürmek gerekmektedir.

Resûl’e itaat, ganimetten ehl-i beyde ilgili konulara kadar varmaktadır. “Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlü’ne itaat edin.(Enfal,1) “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden, sadece şek ve şüpheyi (kötü huylan) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(Ahzab,33) Bu âyete göre âilevi meselelerde dahi Peygamber’e itaat, Allah’a itaat sayılmıştır.

Herşeyin ötesinde Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem), sırf Allah’ın Resûlü, elçisi, İlâhî hidâyetin mübelliği olduğundan ötürü ve mahza Allah için itaat ve ittiba eylemek gerekir. Allah’ın Resûlü’ne itaattan çekinenler, Allah’a taatten kaçman kâfirlerdir.(26)

Kurân-ı Kerîm’de Allah’a ve Peygambere itaat yanında emirlere itaat emri de vardır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizde olan ulü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inamyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün; bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.”(Nisa 59) Allah ve Peygamberin dışında başkalarına niçin itaat edilmemesi gerektiğine şöyle bir izah getirilmiştir: “Allah’a ve Resûlü’ne itaat ayrı ayrı ‘itaat ediniz’ diye emredilmişken buyruk sahiplerine itaat emri, Peygambere itaate atfedilmiştir. Bundan, Peygamberim müstakil emretme ve itaat edilme yetkisi olduğu, buyruk sahiplerinin böyle bir yetkileri olmadığı, onların, verecekleri emirlerde Kurân ve sünnet ahkâmına uymak zorunda oldukları mânâsı çıkmaktadır.”(27) Zira ulü’l-emr, sadece Kurân’la değil, sünnetle hükmetmek zorunda ve ihtiyacındadır.

Karar-ları bunlara uyduğu müddetçe emîre itaat edilir. Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a vekâleten hükmettiği için Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat Allah’a, sonradan gelen reisler de Peygambere vekâleten hükmettikleri için onlara itaat Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat olur. Zîra vekile itaat onun müvekkili olan kimseye itaat demektir.(28) İbnü’l-Kayyim (v. 751/1350) da şöyle der: “Allah Teâlâ, kendisine ve Resûl’üne itaati emretmiştir. Peygamberim (sal-lallahu aleyhi ve sellem) emrinin, Allah’ın Kitab’ında var olup olmadığım Kurân’a götürmeden müstakil olarak Resûlü’ne itaat etmenin vucûbiyetini bildirmek için “itaat edin” fiilini Resûlü için tekrar etmiştir. Resûl bir şey emrettiğinde mutlak olarak ona itaat etmek vâciptir. Resûlün emrettiği Kurân’da olsun veya olmasın fark etmez. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Dikkat ediniz, bana Kurân ve onun bir misli verildi”(29) buyurmuştur. Fakat Allah Teâlâ ulü’l-emre itaati müstakil olarak emretmemiş ve bu sebepten (etîû) fiilini tekrarlamamıştır. Bu kelimeyi hazfetmiştir.(30) Bu sebeple ulü’l-emre itaati Resûl’üne (Kur’ân ve sünnet) götürmenin imanın şartı olduğunda ittifak edilmiştir.(31) Emîre itaat da Kurân ve sünnete uyulduğu ölçüde olur. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bu konuda ölçüyü koymuş ve “İtaat, ma’rufta olur” buyurmuştur.(32)

Peygamber’e itaat, mükâfat ve ceza ile alâkalandırılmıştır.Mirasla ilgili hükümlerden sonra “Bunlar, Allah’ın (beyân ettiği) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberime itaat ederse Allah onu, içinde ırmaklar akan cennetlere sokar…”(33) âyetinde itaat, mükâfatlandırılmıştır. Peygamber’e itaatin Allah’ın koyduğu bu şuurların kapsamına girdiğine dikkat etmek gereklidir. İtaatsizliğin de cezası vardır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın”(Muhammed 33) âyetinde görüldüğü üzere itaatsizlik amellerin boşa gitmesine sebep olmaktadır. Zira Peygamber’e uymadan makbul bir amel ortaya koymak mümkün değildir. O’na uymadan yapılan amel, boşuna yapılmıştır, Sünnete uymanın gereği, asıl buradan kaynaklanmaktadır.

Hz. Peygamber’e ittibâı emreden âyetler de sünnete uymayı gerektirir. “Allah’a ve ümmî Peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve onun sözlerine inanır- iman edin ve ona ittiba edin ki doğru yolu bulasınız”(Araf,158) âyetinde Peygamber’e ittiba, Peygamber’e imanın devamı ve gereği sayılmıştır. “De ki: Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”(Al-i İmran,31)âyetinde ise Allah’ı sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin şartı, Peygamber’e ittiba olarak gösterilmiştir. Sevgi konusunda ittibaın şart koşulması, diğer konularda Peygamber’e ittibaı, tabiî olarak gerekli kılar. Peygamber’e ittiba edenlerin kurtuluşa ermesi(Araf,157) de ittibaı zorunlu kılar.

Allah Teâlânın, Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) tâbi olmayı kullarına farz kılması, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinin Allah Teala tarafından kabul edildiğini gösterir. Sünnete tâbi olan da sırf Kitâb’da bulunan kat’i emir sebebiyle tâbi olmuştur. Buna göre Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) İttibâ,Allah’a itaat demektir. Çünkü Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti Allahın Kitabı’na tâbidir. Onun sünneti Allah’ın kitabına muhalif olamaz. Resûl’e (sallahu aleyhi ve sellem) tâbi olmak emrolunduğu için(34) Kitab’ta bulunmayıp sünnetle kat’i olan hükümlere de itaat etmek zorunluluğu vardır.

Bazı âyetlerde her ne kadar “Resûl’e ittiba”, lafzan geçmiyorsa da ona ittibaa olarak değerlendirilebilecek ifadeler bulunmaktadır. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın”(Maide 35) âyetindeki “Allah’a ulaşma”nın Allah’a ve Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) iman ve Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ittiba üe mümkün olacağı belirtilmiştir.(35) Nas olmayan konuda nebilerin şeriatına ittibâ vâciptir.(36)Ayrıca bu arada ittiba, kalp ve zihnin ittiba edilenle meşgul olmasıyla tamamlanır,(37) gerçeğini de işâret etmek yerinde olur.

Kurân-ı Kerîm, Hz. Peygamberin hükmüne kayıtsız-şartsız kabul ve teslimiyet ile zerre kadar şüphe duymadan, kalpten inanıp râzı olmak gerektiğini emrederken de hiç şüphesiz sünnete i’tisâmı emretmiş olmaktadır: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.(Ahzab,36) ve ‘’Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda, seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.(Nisa,65)âyetlerinde sünnete i’tisâmın gereği açıkça vurgulanmaktadır. Zira bilinen bir gerçektir ki Hz. Peygamberin Kurân dışında verdiği birçok hüküm bulunmaktadır.

“Allah ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konulan, Allah’a ve Resûlü’ne arzediniz”(Nisa 59) âyeti de sünnete müracaat emrini tekid eder. Nitekim âyetteki “ile’r-resûl” sözünün, sürmede amel etmeye ve sünnete tâbi olmaya delil olduğu belirtilmiştir.(38) Meymûn b. Mihrân (v. 118/736), “Allah’a arz edin” kısmının Allah’ın Kitab’ına, “Resûlü’ne arz edin” kısmının ise o (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken kendisine, vefat ettikten sonra da sünnetine arz edin dernek olduğunu söylemiştir.(39) Allah Teâlâ, müminden beklenen tavrın, sünnete uymaktan ibaret olduğunu da şu âyetle belirlemiştir. “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlü’ne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’demeleridir.'(Nur,51)

Hz. Peygamberin yoluna -ki onun yolu sünnettir- uymayı emreden ve onun dışına çıkmayı yasaklayan âyet ise bir başka sünnete i’tisâm delilidir. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.(Enam,153)Mücâhid (v. 104/722), âyette geçen “dosdoğru yolun (sırât-ı müstakim) sünnet olduğunu belirtmiştir.(40) Allah Teâlâ’nın emir ve tavsiye ettiği ahkâm, aslında doğrudan doğruya Hz. Peygamber’in tuttuğu yoldur. Pevgamber’in tuttuğu yol ise, hiç şüphesiz Allah yoludur. Allah yolunu bulmak isteyenler. Peygambere ittiba edip diğer yolları takip etmekten kaçınmalıdır.(41) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da bu âyeti açıklama mâhiyetinde, kum üzerine bir çizgi çizmiş, onun sağma ve soluna da birtakım çizgiler daha çizmiş ve sonra zikri geçen âyeti okumuştur.(42) Mâlik b. Enes’e (v. 179/795) sünnetin ne olduğu sorulduğunda, “sünnet, sünnetten başka adı olmayan şeydir” deyip aym âyeti okumuş(43) ve Hz. Peygamber’in çağırdığı yolu, sünnet olarak yorumlamıştır. İbn Hıbbân, bu âyet ve hadîsten “sırât-ı müstakimden ibaret olan yola(sünnete) bağlanma yerine birtakım yollar aramayı terketmenin vâcib olduğu” sonucunu çıkarmıştır.(44) “Şüphesiz sen doğru bir yolu göstermektesin’’(Şura,52)âyeti ise, Hz. Peygamber’in yolunun hidâyet yolu ve kendisinin de hidâyet rehberi olduğunun açık delilidir.

Allah’ı sevme alâmetinin Hz. Peygamber’e ittibâ olduğunu belirten “De ki Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın’’(Ali İmran,31) âyeti, sünnete sarılma emrini açıkça vermektedir. Bu âyeti, “Allah’tan getirip tebliğ ettiklerinde Hz. Peygamberi uymayı emrediyor’’diye tahsis etmek mümkün değildir. Çünkü bu, muhassıs yokken yapılan bir tahsis olmaktadır. Âyet, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün sünnetlerine ittibaa edilmesi gerektiği konusunda apaçık bir delildir.

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çağrısına uyma gereğim bildirmek i’tisâmı emretmek demektir. “Ey iman edenler! Hayat verecek .şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Resûlü’ne uyun’’(Enfal,24)âyetindeki “Pcygamber’in çağrısı”nda bir sınırlama olmaması, onun her emir ve yasağına uyulması lâzım geldiğini gösterir, Dâvetine icabet gereği vardır. Hz. Peygamber’in çağrısı, sünneti kapsamaktadır. “(Ey mü’minler), Peygamberi kendi anınızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın İçinizden birini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendi lerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar(Nur,63) âyeti ise, Hz Peygamber, bir emir veya nehiy için sizi çağırdığında, isterseniz icabet ettiğiniz isterseniz etmediğiniz herhangi birinizin çağrısı gibi saymayın” şeklinde tefsir edilmiştir.(45)

Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e isyan etmek ve koyduğu sınırları aşmak ve uymamak yasaklanmıştır. Bu yasaklar, Hz. Peygamber’e bağlanma gereğini doğurur. “Kim Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar.(Nisa,14) ve yukarıda zikrettiğimiz “Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” ve “… Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır” (Muhammed,32) âyetleri, konuyla ilgili âyetlerden birkaçıdır. Son âyette, Hz. Peygamber’e karşı gelmenin Allah’a karşı gelme sayıldığı açıkça görülmektedir. Buradan “sünnete i’tisâm etmemek, Kitab’a itisâm etmemektir” sonucunu çıkarmak mümkündür. Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) âsi olmak ve haddini tecavüz etmek ise zelil bir azaba vesile olup neticede cehenneme girmeye sebeptir. Muhakeme olmak üzere Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sünnetine davet olunduklarında bu emre icâbet etmeyerek yüz çevirmenin, zâhiren müslüman görünerek küfürlerini gizleyen münâfikların sıfatlarından olduğu belirtilmiştir.(46)

Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna delâlet eden âyet önemli bir i’tisâm delilidir. “O, arzusuna göre konuşmaz.(Necm,3) âyetinin sünneti de ihtiva ettiği şeklinde yorumlanmıştır.(47) Hatta bu âyetten hareket ederek Hz. Peygamber’in olaylar karşısında içtihad etmediği dahi belirtilmiştir.(48) “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olacak şey değildir. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam”(Yunus,15) âyetindeki “Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam” ifadesi de “sünnet”in vahiy eseri olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber’in Kur’ân’ı açıklama görevi, onun Kur’ân dışındaki söz ve uygulamalarına da i’tisâmı gerektirir. “Kur’ân dışmda, Hz. Peygamber’e vahiy veya ilham ile bilgi gelmesini inkâr etmeye imkân görülmemektedir. Kurân’ın açıklaması ona verildiğine göre bu açıklama herhalde Kur’ân’dan ayrı birşey olmalıdır.”(49) Ayrıca beyân yetkisi açıklama şekillerinin tamamını kapsar. “insanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.(Nahl,44)âyeti, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) açıklamalarının, Kur’ân kaynaklı olduğunu gösterir. “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.(İbrahim,4) âyetinde ise açıklama ya da yorumun sözlü kısmının iyice anlaşılabilmesi için her peygamberin, kendi milletinin diliyle konuştuğu belirtilmekte, Peygamber’in Kur’ân’ı tebliğden başka açıklama görevi olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber’in teşri’ yetkisi, sünnete i’tisâmı gerektirir. “O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onlan kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar”,(Araf,157) “Allah ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”(Tevbe 29) âyetleri, Hz. Peygamber’in bu yetki ve görevini ortaya koyar. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bal yemeyi kendisine haram kılınca Allah Teâlâ’nın, onu “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?”(Tahrim 1) buyurarak ikaz etmesi, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) fiillerinin kendisiyle sınırlı kalmadığı ümmeti için de bağlayıcı olduğunu gösterir. Aynı şekilde Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hitap edilerek gelen âyetler, onun (sallallahu aleyhi ve sellem) davranışlarının ümmet için bağlayıcı olduğunun delilidir. Gelen emirler, onun (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsında bütün ümmeti ilgilendirmektedir. Böyle olmasaydı, hitap sadece Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yapılmaz, genelleştirilirdi. Meselâ, Talâk Sûresi’nin 1. âyetinde “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın…” buyurulmuştur.

Hz. Peygamberim tebliğ görevi de i’tisâmı gerektirir. Sünnet, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Rabbi’nden aldığı risâleti tebliğden ibarettir. Allah ona bu risâleti tebliğ etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun.’(Maide,67) Sünnet de Risâlet-i Muhammediyye’nin tebliğine dâhil olduğuna göre ona uymak şeriate uymaktır.(50)

Kurân-ı Kerîm’de Kitab’ın yanında ayrıca “hikmet” de zikredilmiştir. Meselâ, “Allah sana Kitab’ı ve Hikmeti indirdi”(Nisa,113) ve “(Ey Peygamberim hanımları) Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve Hikmerii hatırlayın.”(51) Bu “hikmet” kelimeleri sünnet olarak tefsir edilmiştir.(52) Bu âyetlerde Kurân zikredilmiş, hikmet de hemen onun arkasından getirilmiş, ona tâbi kılınmıştır.

Bu örneklerin dışında Kurân-ı Kerîm’deki bazı ifadeler sünnetle irtibatlandırılmıştır. Meselâ, “Allah’a ancak güzel sözler ulaşır. Onları da ancak amel-i sâlih ulaştırır”(Fatır,10) âyetindeki “amel-i sâlih”, “sünnete uygun olan amel” olarak yorumlanmıştır.(53) Buradan hareketle “sahih amel sünnete uygun davranıştır”,(53) ya da “müslümanca yaşamanın sıhhat şartı sünnettir” demek mümkündür.(54) Bundan başka olarak “Allah ve Resûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde,zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak birşcy bulamayanlara günah yoktur”(Tevbe,91) âyetindeki Resulullahın nasihati,onun (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiklerini tasdik, sünnetine sarılmak, sünneti yaymak ve sünnete teşvik ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) (yoluna, sünnetine) çağırmak olduğu belirtilmiştir.(55)

Bütün bu âyetlerden ve yorumlardan anlaşılacağı gibi “itisam bi’s-sünne” (sünnete bağlılık), herşeyden önce Kur’ân-ı Kerîm’in müekked emridir. Kur’ân, sünnete uymayı herhangi bir ayırım yapmadan bir bütün olarak tavsiye eder.

Hz. Peygamberce iman edilmesi emri ve onun (sallailahu aleyhi ve sellem) iman şartları içinde yer alması, onsuz (sallallahu aleyhi ve sellem) imanın tamamlanmaması, sahîh olmaması, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) konumunu belirler ve ona uymayı gerekli kılar. Sünnete i’tisâmı gerektiren Kur’ân, Hz. Peygamberi mutlak olarak müslümanlara örnek göstermiştir. Çünkü İslâm, insan hayatının bütün kısım ve yönlerini birlikte değerlendirir. Hz. Peygamberin üstlenmiş olduğu görevler tabiî olarak onun bir sünnetinin bulunmasını gerekli küar. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) teşri’ yetkisi vardır. Ayrıca sünnetinin vahye dayanması veya vahyin onayından geçmiş olması sünnetin kaynağının vahiy olduğunun belirtisidir. Kurân’m, ona karşı gelmeyi ve emrine uymamayı yasaklaması da sünnetin kaynağım gösterir ve onun (sallailahu aleyhi ve sellem) emri olan sünnete itaati farz kılar.

Bütün bu âyetler, Resûlullah’ın (sallailahu aleyhi ve sellem) değerim gösterdiği gibi sünnetinin de değerim gösterir. Kurân’ın emirlerine ve yasaklarına uyma konusunda gösterilen titizlik sünnete uymak konusunda da gösterilmelidir. Allah Teâlâ, KuTân’a uymayı nasıl farz kılmış ise Peygamberinin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine de uymayı farz kılmıştır.

2-SÜNNETİN SÜNNETE İTİSÂMI ÖNGÖRMESİ

Hidâyet rehberi ve tek örnek olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamberin, Allah’ın yoluna çağırıcı niteliğiyle kendisine uyulmasını istemesi pek tabiîdir. Aksi halde kendi konumu ve göreviyle ters düşer. Aynı zamanda bir düşünce veya bir yaşam biçimi, kendi kendisini tavsiye etmiyorsa herşeyden önce kendisiyle çelişki halindedir. Bu durum kişinin yaptığından emin olmadığı anlamına gelir. Kur ân-ı Kerim, sünneti tavsiye ederken sünnetin kendi kendisini tavsiye etmemesi, öncelikle Kurân’a aykırı düşmek demektir. Kur’ân, tavsiye ettikten sonra sünnetin kendisini tavsiyesi, Kur’ân’dan aldığı gücü ifade ve te’yittir. Ayrıca “Her kim dinimize uygun olmayan bir amel işlerse, o kabul edilmez.’’(56) hadîsi, i’tisâmın, naslara dayandığı özelliğini ortaya koymaktadır. Bu sebepjç sünnetin sünneti tavsiye eden verilerini, ayrı bir başlık altında tetkik etmeyi gerekli görüyoruz. Hz. Peygamber’in i’tisâmla ilgili beyânlarını, doğrudan, açık tavsiyeleri ve dolaylı teşvikleri diye iki grupta incelemek mümkündür.

1- Sünnette Doğrudan İ’tisâm Tavsiyeleri

Hz. Peygamber, vedâ hutbesinde “sünnete sarılma”yı, ümmetine vasiyeti olarak açıkça ilân etmiştir. “Size, sarıldığınız takdirde ebediyen sapıtmaya, cağınız (bir)şey bırakıyorum. Allah’ın Kitab’ı ve Nebî’sinin sünneti. Bunlar, havzda bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır.”(57)

Hz. Peygamber, bu vasiyet ve tavsiyesi ile Kur’ân yanında sünnete sarılmayı da teşvik etmiş ve ona uyulmasını istemiştir. Teşri’ yetkisini hatırlattığı hadîste(58) i’tisâmın gereğini, sünnetin gücüyle ve konumuyla te’yid etmiştir. Hz. Peygamber yine vasiyet niteliğinde kendisinden sonra sünnetine i’tisamı tavsiye etmiştir. O (sallaliahu aleyhi ve sellem),”Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden sapar. Sizden kim yaşarsa birçok ihtilafa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefa-i raşidinin sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız” buyurmuştur.(59) “Kim sünnetimi ihyâ ederse beni seviyor demektir. Kim beni severse, cennette benimle beraberdir”(60) hadîsinde ise Hz. Peygamber, hem sünneti yaşatma emri vermiş hem de sünnetine sarılmayı kendisiyle ilgilendirmiştir. “Kim benim fıtratımı (yaratılıştan sahip olduğum özellikleri) severse, sünnetimi yol edinsin”(61) hadîsi de aynı doğrultudadır.

Hayatın her safhasında her türlü ruh halinde sünneti gözetmek gerektiğini “Her kul için coşkulu bir dönem vardır. Her coşkunun da bir gevşemesi vardır.(Bu gevşeme dönemi) ya sünnete ya bid’ata doğru olur. Kimin gevşeme dönemi, sünnetten yana olursa o, hidâyete ermiş, kimin gevşeme dönemi bunun dışında olursa o, helak olmuştur”(62) hadîsinde ifade edilmiş ve ameller sünnete göre değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber, “Kim, benim sünnetimi benimseyip yaşarsa bendendir”(63) hadisinde sünnetine uygun yaşayanı kendisinden sayarken, sünnetinden uzaklaşanın kendisinden ve ümmetinden olmadığını sünnetimden yüz çevirirse benden değildir”(64) hadîsiyle ilân etmiştir.“Size birşeyi yasaklarsam ondan derhal uzaklaşın. Bir şey emredersem gücünüz yettiği kadar onu yerine getirin’(65)hadîsi de her konuda sünnete i’tisâm gereğini öngörmektedir. Hz. Peygamber, nehiylerini ve emirlerini mutlak olarak zikretmiş, hiçbir konuyla kayıtlamamıştır.(66) Buna göre onu (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğu gibi kabul etmek i’tisâm’dır. Hz. Peygamber, bu konuda gayet titiz davranmış, emirlerine uyulmadığı zaman konuyu hutbede ele almış ve ashâbını sünnete uyma konusunda uyarmıştır.(67) Meselâ, Hudeybiye’de hiçbir şey söylemeden ihramdan çıkmak suretiyle ihramdan çıkmayanları(68) kendisine uyma konusunda âdeta zorlamıştır. Sabah namazı kazaya kaldığı için tedirgin olan sahâbîlere “Dikkat edin! Sizin için bende bir örnek yok mu1’’(69)buyura- rak kendisini örnek almaları gerektiğini açıkça belirtmiştir. Bu ikazlar sünnete sarılmayı gerekli kılmaktadır. Hz. Peygamber, bu davranışlarıyla dinin ancak kendisini örnek almalarıyla öğrenilebileceğini belirtmiş olmaktadır. Meselâ, bayram günü yapılacak şeylerin kendisine uyulmakla öğrenileeceğini, “Bugün yapacağımız ilk şey namazdır. Her kim böyle yaparsa muhakkak bizim sünnetimize uygun iş yapmış olur.(70)- sözleriyle belirtmiştir. Hz. Peygamber, kendisini sadece ibadetlerde örnek ve ölçü olarak göstermemiştir. İzar boyu hakkında bir sahâbîye “Bende senin için örnek yok mu” buyurmuş,(71) günlük yaşantıda da sünnete i’tisâm teşvikinde bulunmuştur.

Ümmetin fırkalara ayrıldığı zamanlarda ‘kendisinin ve ashabının yoluna uyanların’ kurtulan grup olacağım belirten Hz. Peygamber,(72) her devirde ve her durumda olduğu gibi -özellikle zor zamanlarda- sünnnete itisamın kurtarıcı niteliğine dikkat çekmiş olmaktadır.

Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iktida da sünnete i’tisâmı gerekli kılar. “Bana iktida eden bendendir.(73)hadîsinde Hz. Peygamber, açıkça kendisine uyulmasını emretmektedir. “Size iki şey bıraktım, onlara sarıldığınız zaman asla sapıtmazsınız, Allah’ın kitabı ve Nebisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti(74) hadîsinde de Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’ân ile sünnete teşvik ettiği ve onlara iktidaı emrettiği belirtilmiştir.(75) Resûlullah’ın (sallailahu aleyhi ve sellem) sünnetlerine iktida; sünneti kabul etmek ve delâlet ettiği şeyle amel etmek,(76) fiilinde, terkinde takririnde, sözünde Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uymaktır.(77) Zira iktida, işinde başkasına uygun olmayı aramak, yaptığı işte başkasına uymaktır.(78) Ayrıca o (sallallahu aleyhi ve sellem), sünnete sarılan kimsenin cennete gireceğini belirterek sünnete uymanın uhrevi yönünü ve mükafatım da bildirmiştir.(79)

2-Sünnette Dolaylı İtisâm Teşvikleri

Hz. Peygamberim “sünnet” kelimesini açıkça zikretmemekle beraber “sünnete sarılma”yı tavsiye ve teşvik ettiği hadîsleri vardır. O (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sözlerin en güzeli Allah’ın kelâmı, yolların en doğrusu, en güzeli ise Muhammed’in yoludur”(80)buyurarak sünnetten daha doğru ve üstün yol olmadiğını belirtmek süreriyle ona i’tisâmı teşvik etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi Hz. Peygamber, kendisine imanın önemini hatta ahirete uzanan yönünü belirtmiştir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine kabir ahvalinin vahyolunduğunu, mü’minlere Muhammed hakkında soru  sorulacağını “O Muhammed’dir, bize beyyineler getirdi. Biz de onun davete» icabet edip iman ettik” diye cevap verenlere, meleklerin “Sen rahat uyu, seni iyi bir mü’min olduğunu anladık” diyeceklerini haber vermiştir.(81) Hz. Peygamber, kendisine duyulan sevginin de imanla ilgisi olduğunu belirtmiştir. “Allah’a andolsun ki hiç biriniz beni babasından ve evlâdından (82)ve “bütün insanlarda daha çok sevmedikçe (gerçek manada) iman etmiş olamaz’(83)hadîsleri bunu açıkça ortaya koyar. Buhârî (v. 256/870) de bu hadîsten hareketle Peygamberi sevmeyi imanın şubelerinden biri olarak kabul etmiş ve bu hadîsin bulunduğu konuya “Resulü sevmek imandandır”(84) başlığım koymuştur.

Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna işaret eden hadîsler, sünnete i’tisâmı teşvik eder. Hz. Peygamber’in “Dikkat edin! Bana Kitab ve onun misli verildi. Dikkat edin! Bana Kurân ve onun misli verildi (85) hadîsi sünnetin önemine ve konumuna kaynak göstererek dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber’in bir davada “Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim” buyurduktan soma Kur’ân’da olmayan bir hüküm vermiş olması,(86) sünnete uymanın Kitab’a uymak demek olduğu mesajını vermektedir. Hatta bu olay sünnete uyma konusunda güçlü bir teşvik anlamındadır. Ömer b. Abdülaziz (v. 101/719) de “Sünnete sarılmak, Allah’ın Kitabı’ın tasdîk ve ona tam itaat sayılır”(87) sözünü bu gibi naslardan hareketle söylemiş olmalıdır.

Hz. Peygamberin teşri yetkisinin olduğunu belirtmesi konuya ait önemli delillerdendir. O, ileride sünneti inkâr edenlerin çıkacağını belirttikten sonra “Dikkat edin! Allah’ın Resûlü’nün haram kıldığı, Allah’m haram kıldığı gibidir”buyurmuştur.(88)- Hz. Peygamber, Kur’ân ile sünnetin birbirinden ayrılmayacağını belirtmiştir.(89) Bununla beraber, o (sallallahu aleyhi ve sellem), Kurân dışında da vahiy aldığını, teşri yetkisini kabul etmeyip sünneti inkâr edenler olacağını, sünnete karşı çıkacak grupların türeyeceğim, hadîsleri önemsemeyen, her meseleyi Kurânda aramak gibi bir temâyül gösterecek bozuk zihniyetlerin belireceğini haber vererek ümmetini ikaz eder ve böyle kimseleri, şu sözleriyle tehdit eder.(90) “Benim emrettiğim veya nehyetdiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış biri olarak ‘biz onu bunu bilmeyiz. Allahın Kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar derken bulmayayım.(91) Hz. Peygamber böylece sünnetin, dinin iki kaynağından biri olduğunu inkâr edenleri, suç üstü yakalayıp teşhir etmiştir.(92)

O (sallallahu aleyhi ve sellem), sünnet inkârı ve sünnetsiz İslâm arayışlarının olacağım haber vererek ümmetini uyarmış, İslâm dininde Kurânla yetinmeye onay vermemiştir. Hz.Peygamberin bu kimseleri kınaması, bu iddiada bulunanların Kuran’a sarılmakta da samimi olmadıklarını gösterir. Konunun önemi, hadisin başka rivayetlerine yer vermeyi gerekli kılmaktadır. Bu hadîsi Hz. Peygamber, Haybedde iken söylemiştir.İrbâz b. Sâriye, olayı şöyle anlatmaktadır: “ Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hayberie indik. Yanında da ashâbından (o gün) onunla beraber olanlar vardı. Hayberin reisi, inatçı ve kurnaz bir kimseydi. Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) dönerek ‘”Ey Muhammedi sizin için eşeklerimizi kesmeniz, meyvelerimizi yemeniz ve kadınlarımıza saldırmanız (helâl midir?)’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kızdı ve Abdurrahman b. Avfa atına binip şunu duyurmasını istedi: ‘Cennet, mü’minden başkasına helâl değildir. Namaz için toplanın. Ashâb, toplandı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara namaz kıldırdıktan soma ayağa kalkıp şöyle buyurdu: ‘Sizden biriniz koltuğuna yaslanarak Allah’ın şu Kur’ân’da haram kıldıklarından başka şeyleri haram kılmadığını mı zannediyor. Dikkat edin! Vallahi ben öğüt verdim, emrettim ve yasakladım. Bunlar (emirler ve yasaklar), Kur’an’dakiler kadardır,hatta ondan fazladır. Allah, (cizyelerini) verdikleri müddetçe size ehli kitabın  evlerine izinsiz girmeyi, kadınlarına yaklaşmanızı, meyvelerini yemenizi (yani kanlarını, kadınlarını,mallarını)(93) yasakladı.(94)

Konuyla ilgili başka bir rivayet ise şöyledir:”Sizden (ümmetimden) birinin (koltuğuna, dirseğine) dayanmış olarak beni yalanlaması umulur mu? Benden bir hadis rivayet edilir de ‘Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu söylememiştir.’ der.'(95)Buna göre Hz. Peygamber, hadîs inkarının kendisini yalanlamak sayıldığını belirtir.Başka bir rivayette ise inkarcıları şöyle anlatır.’’Benden bir hadis rivayet edildiğinde ‘Resûlullah (sallalluhu aleyhi ve sellem) bunu söylemedi. Bunu bize garanti edecek kim var?’ der.”(96) Bu ifâde, sünnet inkârcılarının kendilerinden başka kimseye güvenmediklerini gösterir. Hz. Peygamber, sünnet inkârcısına hadîs ulaştığında koltuğuna gerine gerine oturmuş olduğu halde hadîsi zikreden kişiye “Bizimle sizin aranızda Allahın Kitab’ı vardır! Bu Kitab’da neyi helâl bulursak onu helâl eder ve neyi haram bulursak onu haram kılarız” diyeceğini haber verdikten sonra “Oysa Allah’ın Peygamberinin haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir”(97)buyurarak meselenin önemine ve sünnetin kaynağına dikkat çeker.

Aynı şekilde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bu Allah’ın Kitab’ı, onda bulunan helali helâl sayarız, onda bulunan haramı haram sayarız” diyeceklerini söyledikten sonra “Dikkat edin, kime bir sözüm ulaşır onu yalanlarsa Allah’ı, Resûl’ün kendisini, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü de yalanlamış olur” buyurmuştur, inkâra bu sözlerle, Allah’ın Peygamber’ine verdiği yetkiyi inkâr etmekte, dinde Peygamberim kendi kendine hareket ettiğini ve onun sözlerine güvenilemeyeceğini belirtmiş olmaktadır. Sünnet inkârcıları, hadîste bulunanlarla Kuran’da bulunanların tıpatıp aynı olduğunu düşünerek Hz. Peygamberim emri veya nehyi kendisine ulaştığında “Allah’ın Kitab’ı yanımızda, bu onda yok” derler.”(98) Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), sünnet inkarcılarını haber verdikten sonra teşri’ yetkisini belirten emirler vermiş olması gâyet mânidardır. “Dikkat edin! Bana Kur’ân ve onunla birlikte benzeri verildi. Dikkat edin! Koltuğuna kurulmuş karnı tok bir adamın şöyle demesi yakındır. ‘Siz bu Kurân’a sarılın (yeter), onda bulduğunuz helali helâl sayın, haramı haram sayın.’ Resûlullah’ın haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir. Dikkat edin! Size ehlî eşek ve bütün yırtıcı hayvanların eti ve sahibinin istememesi hariç anlaşmak (zımmi) kimselerin yitiği helâl değildir. Kim bir kavme misafir olarak giderse, onların gelen kişiyi misafir etmeleri gerekir, etmezlerse misafirin kalacağı kadar onlardan alması gerekir. Misafir etmeleri halinde verilen kadar alması gerekir.”(99)Şatibî (v. 790/1388), konuyla ilgili olarak “Sünnet, Kitab’ı tefsîr eder. Kim sünneti bilmeden Kur’ân’ı alırsa, sünnette sürçtüğü gibi Kur’ân’da da sürçer” demiş, önceki milletlerin bundan dolayı dalâlete uğradığını belirtmiştir.(100)Beğavî (v. 516/1122), “Bu hadîs, hadîsin Kitab’a arzına ihtiyaç olmadığına delildir. Sünnetin, kendi başına hüccet olduğu sâbit olmuştur. ‘Bana Kitab ve benzeri verildi’ hadîsi de bunu gösterir” demiştir. Hadîste geçen koltuk (el-erîke) ifâdesi ile Hz. Peygamberin, ilim yapmayıp köşklere (lükse) düşkün olan refah içinde olanları murad ettiği belirtilmiştir. Bu kimseler, ilimle meşgul olmayan zenginlik içinde yaşayan kimselerdir.(101)

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi söz ve fiillerini dinde kaynak göstermesi, hiç şüphesiz bir i’tisâm tavsiyesidir. Birgün kendisine vahiy geldikten sonra “Benden alın (öğrenin)” buyurmuş ve recmle ilgili hükümler koymuştur.(102)Namazı benden gördüğünüz gibi kılın’(103) ve “Hac uygulamalarını (menâsikini) benden alın’(104) hadîsleri ibadetlerde sünnete uymaktan başka çare olmadığını göstermektedir. “Din işlerinize dâir birşey söylersem onu alıp uygulayın”(105)hadîsi de tüm dînî konularda sünneti esas almayı gerektirir. Muâz b. Cebelin (v. 18/639) Yemen’e giderken sünnetin, hükümlerinde kaynak olacağını söylemesi ve Hz. Peygamberin onu memnunıyede tasdiki(106) de sünnete i’tisâm gereğinin delillerindendir.

“Emanet, gökyüzünden insanların kalplerinin derinliğine indi. Kur’ân indi. Kur’ân’ı okudular ve sünnetten öğrendiler.(107)hadisinde ise Hz. Peygamber, İslâmî değerlerin Kur’ân’dan ve sünnetten öğrenilebileceğini belirtmiştir.

Hz. Peygamber’in; kabak, testi, ziftlenmiş ve ağaçtan oyulmuş kaplarda içecek hazırlanmasını yasak ettikten sonra “Resûl size ne verdiyse alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.’’âyetini okuması(108) da kendisinin emir ve nehîy yetkisini göstermesi yanında sünnetin izlenmesi gereğini ortaya koyar.

Hz. Peygamber, getirdiği hidâyet ve ilmi kabul eden ve etmeyenlerin durumunu, toprak çeşitlerine benzeterek anlatmıştır. Kabul etmeyenleri, yağmur yağdığı halde kendisine de etrafına da fayda vermeyen toprağa benzetmiş,(109) böylece kendisine uyulması gereğine işâret etmiştir.

Hz. Peygamber, kendisine itaati emreden,(Nisa,13-80)ve isyanı yasaklayan(Nisa,14) âyetleri tekrar ve te’yid mâhiyetinde kendisine itaati emretmiş ve isyanı yasaklamıştır. O (sallallahu aleyhi ve sellem),”Kim bana itaat etmişse, Allah’a itaat etmiştir; kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiştir” buyurmuştur.’’“Ümmetimin hepsi cennete girecektir. Ancak imtina edenler giremeyecektir” hadîsinde Resûlullah (sailallahu aleyhi ve sellem) imtina edenlerin kimler olduğunu, ‘’Kim bana itaat ederse cennete girecektir, kim bana isyan ederse o imtina etmiştir”’’(110)buyurarak izah etmiştir. Bu hadîs, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden imtina etmenin, ona (sallallahu aleyhi ve sellem) isyan(111)sayıldığı anlamına gelir. Buna binâen de emrettiği ve nehyettiği konularda Allah’a ve Resûl’üne itaat edene cennet vâcip olur, neticesine varılmıştır.(112) Peygamber’e itaatin cennete, itaatsizliğin cehenneme uzanması, sünnete i’tisâm’ın sadece dünya üe değü, âhiretle de ilgili çok ciddi boyutunun olduğunu gösterir. Bu da dolaylı olarak i’tisâmı tavsiye ve teşviktir.

Meleklerin, Hz. Peygamberi ziyafete davet eden bir haberci benzetmesini yaptıkları hadîste, melekler, “Kim Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat ederse, Allah’a itaat eder, kim Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) isyan ederse Allah’a isyan eder. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların arasını bu açıdan ayırdetmiştir” demişler,(113) itaatm âhiretteki sonucunu cennet olarak göstermişlerdir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da kendisine itaat edilmesi gerektiğini, itaatsizliğin kötü akıbetini çok açık bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: “Benim ve Allah’ın benimle size gönderdiği dinin konumu şu adama benzer. Bir kavme gelir ve ‘Ey kavmim! Ben üzerinize gelen bir ordu gördüm, ben apaçık bir uyarıcıyım. Başınızın çaresine bakın’ der. Kavminden bir grup ona inanır ve itaat eder, geceden yola çıkar ve kurtulur. Bir grup da onu yalanlar ve bulundukları yerde kalırlar. Söz konusu ordu da sabaha karşı onlara baskın yapar, hepsini öldürür, köklerini kazır. İşte, bana itaat eden ve getirdiğime uyan kimseler ile bana âsi olan ve getirdiğim hakkı yalanlayan kimselerin durumu budur.”(114) Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat konusundaki bu önemli ikazlar, ona itaat etmekten yüz çevirmenin, kâfirlerin işi olduğuna delâlet etmektedir.(115)

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine itaati, biat alırken şart koşardı. Kolay ve zor anlarda, sevinçli ve kederli zamanlarda kendisini dinleyip itaat etmek üzere biat alırdı.(116) Bu, hayatın her safhasında İslâm’ı sünnetin gösterdiği şekilde yaşamaya çalışma sözü almak demektir.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına her konuda kendisine itaat etmeleri gerektiğini öğretmiştir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), Fatıma bint Kays’a, Üsame b. Zeyd’le evlenmesini tavsiye etmiş, Fâtıma, Usâme’yle evlenmek istemediğini söyleyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’a ve Allah ın Resûlü ne itaat etmende senin için hayır vardır” buyurmuştur.(117) Böylece o (sallallahu aleyhi ve sellem), evlilik gibi kişisel bir konuda dahi kendisine itaat edilmesini istemiştir.

Sahâbîlerin Hz. Peygamber’e itaat örnekleri de itaat-i’tisâm ilişkisinin anlaşılmasına yardımcı olur. Sehl b. Huneyf (v. 38/658), Sıffin’de, re’yden kaçıp sünnete sarılmayı tavsiye etmiş ve kendisini örnek göstererek “Görüşlerinizi dininize havâle edin (Dinin söz konusu olduğu yerde re’yinizle hareket etmeyin)! Vallahi Ebû Cendel günü Resûlullah’in (sallallahu aleyhi ve sellem) emrini reddetmek elimden gelseydi onu mutlaka reddederdim” demiştir.(118) O, Hudeybiye antlaşmasına aykırı harekette bulunmak elinden gelseydi, müşriklerle harbedeceğini ama antlaşma imzalanınca Resûlullahın (salllallahu aleyhi ve sellem) emrine  imtisâlen herkesin harpten vazgeçtiğini anlatmak istemiştir.(119)

Yine sahâbîlerin sünnete ittiba örnekleri(120) ve kendilerini, Hz.Pegamber döneminde “Resûl’e ittiba eden kimseler” olarak tavsif etmeleri,(121) ittiba-i’tisam ilişkisi açısından önemlidir.

İbn Hıbbân, Resûlıllah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine itaati; “uydurma gerekçelerle sünnetin defi için yol arayanların söylediklerine aldırmaksın Allah’ın dini konusunda ileri-geri görüş belirtenlerin görüşlerini bir tarafa iterek, kemiyet ve keyfiyetine bakmadan sünnete boyun eğmekten ibarettir” diye tanımlamıştır.(122) Konuyla ilgili âyet ve hadîsler yanında İbn Hibbân’ın bu tarifi  meseleyi bir müslüman olarak nasıl anlamamız gerektiğini ve üzerimize düşen görevin ne olduğunu en güzel biçimde özetlemektedir.

İleride özel bölümünde ayrıca tetkik edileceği gibi Hz. Peygamber’in, kendisine ittibada kusur edenlere tepki ve uyarıları da sünnete i’tisâmın gereğini ortaya koyan dolaylı sayılabilecek sünnet delillerinden bir kısmını oluşturur. Resûlullah (sallalhhu aleyhi ve sellem) ashâbma bir gazveye çıkmalarını emrettiğinde içlerinden biri, öğle namazını Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte kılmak, kıyamette şefaate sebep olur ümidiyle onunla selâmlaşmak ve duasını almak için arkadaşlarından geri kalmış. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namazdan sonra ona “Arkadaşların ne kadar önce gitti” buyurmuş, o kimse(123) “Evet, erken çıkmalarıyla beni geçtiler” deyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Yemin olsun ki fazüet açısından seni iki şark ve iki garb arasından daha çok geçtiler (Yeryüzünde ne varsa infak etsen onların erken çıkışlarının faziletine ulaşamazsın)” buyurmuş,(124) verdiği emre anında itaat etmeyenin büyük kaybı olduğunu belirtmiştir. O kimsenin niyeti iyi de olsa hayır, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dediğinde, gösterdiği yoldadır. Aynı şekilde sahâbîler, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), ruhsat verdiği bir işi yapmaktan çekinince kızmış ve “Bazılarıııa ne oluyor, bir şeyi onlara emrediyorum, ondan yüz çeviriyorlar, vallahi ben onlardan Allah ı daha iyi bilir ve daha çok korkarım” buyurmuş,(125) kendisine uyulmasını sünnetin kaynağını belirterek hatırlatmıştır.

Hz. Peygamber in sözlerinden anlaşıldığı üzere “ittiba, sünneti imam edinip gerekeni yapmaktır.”(126) İttiba, ittiba edilenin yaptığını, aynı şekilde yapmaktır. İttiba edilen (Kcsûlullah), bir işi ibadet olmak üzere yapmışsa o işi ibadet olarak yapmak uyanlara meşru kılınmıştır, emredilmiştir. Bir mekan veya zamanı bir ibadete tahsis etmişse tabii olarak O’na uyanlar da o zamanı ve mekanı o ibadete tahsis etmelidirler.(127) Sünnete tâbi olmak, Resûlullah’ın (saallahu aleyhi ve sellem) getirdiği şeriata tâbi olmak demektir. O şer’i hüküm bazan farz, bazan vacip bazan da sünnet ve müstehab olur. O halde insanın hayatında hakiki bir yol takıp etmiş olması için yegâne doğru yol, hidayet yolu üzere olan Sünnet-i Resûlullah üzere olmasıdır.(128) Sünnete ittiba, Allah katından gelen risâlete ittiba demektir. Risâlete ittibadan geri kalan ise Nuh’un gemisinden geri kalan gibidir.(129) Demek oluyor ki sünnete ittiba etmemenin sonucu helâk olmaktır. Nitekim Şâtıbî de “Sünnete ittiba yolunda helâk olmak kurtuluştur” demiştir.(130) Zira sünnete ittibadan ayrılan bid’ata düşer.(131) “Özellikle bid’atler ortaya çıktığında sünnete ittiba daha kıymetlidir. Sünnetin küçük bir âdâbına riâyet etmek, önemli bir takvayı, kuvvetli bir imanı gösterir. Öyle ki günlük işlerde sünnete ittiba, o günlük işi, o fitri ameli, ibadet ve şer’i hareket haline getirir. Çunku, o basit harekede kişi, Resûlullah a (sallallahu aleyhi ve sellem) ittibaı düşünür, şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve sünnete ittibaı kendine âdet eden, adetleri ibadete çevirir.(132)

Ayrıca insan, sevdiği zata benzemek ister. Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve selem)sevenlerin sünnete ittiba ile ona benzemeye çalışmaları gerekir(133)

Diğer taraftan Hz. Peygamber, sünnete uyulduğunu görünce memnuniyetini izhar etmek suretiyle de itisamı teşvik etmiştir.Birgün yolda giderken kubbeli bir bina görmüş ve bina sahiplerinin ahrette karşılaşacağı durumu anlatmış,binanın sahibine Hz.Peygamberin sözü iletilince hemen kubbeyi yıktırmış. Hz. Peygamber, durumu öğrenince takdir anlamında “Allah ona merhamet etsin” diye dua etmiştir.(134)

“Burada bulunan bulunmayanlara duyursun”(135) ve “Allah, sözümü duyup ezberleyen, sonra da onu duymamış olana nakleden kimsenin yüzünü ağartsın! Zira iyi anlayışı olmadığı halde bilgi taşıyan nice kimse vardır. Bilgiyi kendisin-den daha iyi anlayana taşıyan nice kimse de vardır”(136) hadîsleri gibi sünnetinin tebliğ edilmesine ve yayılmasına teşvikine(137) dair emirleri de sünnete i’tisâm tavsiyesidir. Bu arada Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve seüem) kendi sözünün diğer sözlerden farklılığına işaret etmesi de sünnetin ve sünneti tebliğin önemini göstermektedir. Meselâ, “Benden hadîs rivayet edin, zararı yok. Ama kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” buyurmuştur.(138) Yine Hz. Peygamberdin Kur’ân-ı Kerîm dışındaki sözlerinden sonra “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?”(139) ifadesi ve farz ibadetler dışındaki ibadetleri duyurma emrini vermesi,(140) sünnete bağlanmak gereğini ortaya koyar.

Hz. Peygamber, çağrısının -Kudân’da da bildirildiği gibi- farklı olduğunu belirtmiştir. Birgün, namazda olan Übey b. Kâ’b’a (v. 22/643) seslenmiş, namazda olan Übey, namazım bitirip Resûlullah’ın (saüaüahu aleyhi ve sellem) yanma gidince Resûlullah (saüaüahu aleyhi ve sellem) “Seni çağırdığım vakit bana cevap vermene engel olan sebep nedir?” diye sormuş, Übey, namazda olduğunu söyleyince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ın bana vahyettiği Kur’ân’dâ ‘hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resûl’üne icabet ediniz’ emrini bulmadın mı? (duymadın mı)” buyurmuştur.(141) Boylece konusu ne olursa olsun çağrısına icâbct edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir Übey b Kabın kıldığı namaz, muhtemelen nafile bir namaz idi. Çünkü farz namazlar, mescidde Hz. Peygamber ile kılınıyordu. Hz. Pcygamber’in, Übey’in namazda olduğunu öğrendiği halde âyeti okuması, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) icâbet edilince elde edilecek faziletin, namaza devam edilecekken elde edilecek faziletten daha üstün olduğuna işarettir. Çünkü Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) icabeti emreden âyetler mevcuttur.(142)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendi getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenilmesine ya da kendi verine bir başka peygamberin konulmasına kesinlikle müsaade etmemiştir. Onun bu tavrı, i’tisâmın gere-ğini ortaya koyan güçlü delillerdendir. Meselâ, Hz. Ömer, Tevrât’tan bazı bölümleri Hz. Peygambere okuduğunda Hz. Peygamber’in yüz ifadesi değişmiş ve “Şaşırdınız mı? Ömer! Yemin olsun ki ben size kusursuz, bir din getirdim, Ehl-i kitaba birşey sormayın, kendileri sapmışken sizi hidâyete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir batılı tasdik eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Mûsâ hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helal olmazdı. Mûsâ aranızda olsa beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de Nebilerden sizin payınızın) buyurmuştur.(143) Öte yandan bir kimse, kendisine kürek kemiğine yazılmış bazı yazılar getirdiğinde de Hz. Peygamber aynı tepkiyi göstermiş ve ‘Bir topluma peygamberlerinin getirdiklerini terk edip kendi peygamberlerinden başka bir peygamberin veya kendi kitaplarından başka bir kitabın getirmiş olduğu şeylere yönelmeleri sapıklık olarak yeter” buyurmuştur. “Sana indir diğimiz o kitap kendilerine kâfi gelmedi mi?” (Ankebut,51) âyeti de bu olay üzerine nâzil olmuştur.(144)

“Kim, bizim işimizden olmayan birşey icâd ederse o merduddur.(145) hadîsinde Hz. Peygamber, kendi yoluna aykırı olan herşeyin kabul görülceğini ilân etmiştir. Sünnetin zıddı demek olan bid’atı kesinlikle yasaklayan hadîsler(146) ile başka ümmetlere benzememek gerektiğini belirten hadîsler(147)sünnete i’tisâma dolaylı yoldan teşvik eden delillerdendir.

Hz. Peygamber, kendi tercihini belirtmek sûretiyle tercihlerde bile i’tisam teşvikinde bulunmuştur. Meselâ, hanımlara mahsus hallerde özürlü olan Hamne bint Cahş’a iki yol göstermiş ve “Hangisini yaparsan sana yeter. Şayet ikisin de yaparsan orası senin bileceğin iş. Benim ise bu ikisinden en çok beğendiği şudur.(148)buyurarak tercihini belirtmiş ve böylece peygamber tercihine uymayı tavsiye etmiştir.

Hz. Peygamber, vasiyetlerinin yerine getirilmesine özen gösterilmesini istemiş, ümmetini bu konuda uyarmıştır. Sekaleyn hadîsi olarak bilinen hadîste o (sallallahu aleyhi ve sellem), “Size iki şey bırakıyorum, biri diğerinden büyüktür. Benden sonra onlara sarılırsanız asla sapmazsınız. Kitabullah ki -gökyüzünden yere uzanmış iptir- ve ehl-i beytim. Bu ikisi havzda bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır. Kurân ve ehl-i beyt konusunda benimle ters düşmemeye dikkat edin. Bunlar hakkında bana nasıl halef olacağınıza dikkat edin” buyurmuştur.(149) Bu hadîste sünnetin, Kur’ân’ın zımnında olduğu(150) veya ehl-i beyt’i sünnet olarak yorumlayanlara(151) ve onların

ictihadlarının sünnete dayandığı görüşüne(152) göre ve Hz. Peygamber’in ehl-i beyti tavsiyesinde onların, sünneti daha yakından takip etmiş olma özelliğinin etkili olduğu düşüncesine göre bu hadîs de “i’tisâm”ı öngören bir delildir.

Bütün bu rivayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber sünnetine uyulmasını, bağlanılmasını ısrarla istemiştir. Kendisinden sonra bir zaman sınırı belirlemeden ve konu ayırımı yapmadan sünnetine bağlanılmasını vasiyet etmiştir. İlgili naslardan çıkan sonuç; sünnetlere, her halükârda tereddüt göstermeden bağlanmanın vâcib olduğudur.(153) Naslar, müslümanları her durumda Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerine uymaya sevketmektedir .(154)

 

Kaynak:Aynur Uraler – Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık(Marmara İlahiyat Fakültesi Yayınları)

Dipnotlar:

 

(1)..Dârimî, İstizan 19;Buhârî,Libas 82,84,85,87;Tefsir.58/4Müslim’Libâs 120;İbnMâce,Nikâh 52; Ebû Dâvûd, Tereccül 5; NesâîZiyne,2426,71,72

(2)İbn Abdilber, Camili, 189.

(3)-Ebû Şâme, EPâlu’r-Rcsûl, s. 136.

(4)-Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’ân VI, 191.

(5)-Bk. Kurtubî, Cami IX, 6496.

(6)-Kâdı Iyâz, Şifâ II, 18.

(7)-Kurtubi,Cami,VII,5237

(8)-Kurtubi,Cami,1,32

(9)-Şevkânî, Fethu’l-kadîr II, 298. Şevkânî, âyetteki zamirin Resûl’e râci olduğunu belirtmiş ve “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ, 4/80) âyetinin bunu te’yid ettiğini söyle-miştir. a.g.e.; a.y.

(10)-Elmalılı, Hak Dini V, 3534.

(11)-“Allah’a itaat edin, Peygamberi’ne de itaat edin.” [Mâide, 5/92] âyeti açıkça itaati emreden âyetlerden biridir. Peygamber’e itaat ile ilgili âyetlerden bir kısmı için bk. Âl-i İmrân, 3/31, 32, 132; Nisâ, 4/13, 14, 59, 64, 65, 115; Enfal, 8/1, 13, 24, 27, 46; Tevbc, 9/63, 71,120; Nûr, 24/48, 51, 52; Şuarâ, 26/108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179; Ahzâb, 33/33, 36, 66, 71; Muhammed, 47/133; Feth, 48/17; Hucurât, 49/14; Mücâdele, 58/9, 13; Teğâbûn, 64/16.

(12)-Bk. Abdülğanî Abdülhâlık, Hücayyctü’s-sünne, s. 244.

(13)_Bk. Kandemir, İki Cihan Güneşi, s. 245.

(14)-Kâdı Iyâz, Şifâ ,2,17.

(15)-Kurtubi,Cami,2,1445;V,3042;IX,6473;Kadı İyaz,Şifa,2,18

(16)-Darimi,Mukaddime,24…

Ağtrman, Sünnette İtaat, s. 165 (basılmamış doktora tezi).

(17)-Elmalılı, Hak Dini V, 3533.

(18)-Şafiî, Risale, s. 16.

(19)-Dihlevî, Hüccctulâhi’l’bâliğa I, 318.

(20)-İbn Abdilbcr, Cimi n, 190.

21)-Ahmed b. Hanbel II, 247, 258, 313-314, 355,448,457,467,482,495, 508; Buhârî, itisâm 2: Müslim, Hac 412; Fedâil 130; İbn Mâce, Mukaddime 1; Nesâî, Menâsik 1.

(22)-İbnü’l- Vczîr, el-A vâsim II, 368.

(23)-Hak Dini -33,1077-1078.

(24)-Kurtubî, Câmi IV, 2804.

(25)-Elmalılı, Hak Dini V, 3531.

(26)-Elmalılı, Hak Dini II, 1077.

(27)-Aydınlı, Sünen-i Dârimî (tercüme ve tahkik) 1,293-294.

(28)-Sindi, Haşiye VII, 154-155(Nesâi’nin Sünen’i ile birlikte).

(29)-Ahmed b. Hanbel IV, 131;Ebû Dâvûd, Sünne 5.

(30)-ilâmu’l-muvakkiîn 1,48.

(31)-Bk. Albânî, Hadîs, s. 34.

(32)-Buhârî, Meğâzi 59 ; Tefsir4/11; Ahkâm 4. Hz. Peygamber, bu sözü şu olay üzerine söylemiştir;O (sallallahu aleyhi ve sellem), bir seriyyeye Abdullah b. Huzâfe’yi komutan tayin etmiş ve ona itaat etmelerini emretmiş. Bu kumandan, bir meseleden dolayı maiyetindekilere öfkelenince Peygamber (sallallahu aleyhi vc sellem) sizlere bana itaat etmenizi emretmedi mi? Öyle ise odun toplayın, ateşe girin” demiş. Askerlerden bir kısmı ateşe girmeyi düşünmüş, bir kısmı da onlara engel olmaya çalışıp “Biz ateşten kaçıp Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sığındık” demişler. Onlar böyle konuşurken ateş sönmüş, komutan sakinleşmiş. Bu olay, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilince o, “Eğer ateşe girselerdi, kıyâmet gününe kadar ateşten çıkamazlardı. İtaat, ma’rufta olur” buyurmuştur. İbn Abbas, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer birşey hakkımda çekişirseniz onu Allah a ve Resûlü ne döndürün, eğer Allah a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu hem hayırlı ve netice itibarıyla daha güzeldir.” [Nisa, 4/59] âyetininin de bu olay üzerine nâzil olduğunu belirtilmiştir.(bk.Buhari,Tefsir 4/11)

 

(33)-Nisa,13 Peygambere(s.a.v) itaatin uhrevi mükafatıyla ilgili Örnekler için bk. Al-ı İmrân, 3/132; Nûr, 24/56; Fetih, 48/17.

 

(34)-Şâfiî, Risâle, s. 56, 71,98.

 

(35)-Bk. îbn Teymiye, Mecmûu Fetâvâ 1,143.

(36)-Bk. Kurtubî, Câmi IV, 2471.

(37)-Kurtubî, Câmi IV, 2496. İktida ve ittibâ’nın mânâlarının birbirine yakınlığı hakkındaki ızâh için bk. Şcvkânî, Fethul Kadir, 552.

(38)-Bk. Kurtubî, Câmi ,3,1832.

(39)-İbn Abdilber, Câmi II, 190; Suyûti, Miftâhul-cenne, s. 20.

(40)-Kurtubî, Câmi, IV, 2574.

(41)-Elmalılı, Hak Dini III, 2098,

(42)-Ahmed B.Hanbel,1,435,465;Darimi,Mukaddime,23;ibn Mâce,Mukaddime,1;Hakim,Müstedrek,2,318

(43)-Şatibî, itisam 1,44.

(44)-Bk. Sahih 1,168.

(45)-Bk. Beğavî, Şerhu’s-sünne I, 191

(46)-Albâni, Hadîs, s. 35.

(47)-Bk. Kuıtubî, Cami IX, 6255; Elmalılı, Hak Dini VII, 4572; Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’ân VL 13-14

(48)-Bk. Kurtubî, Cimi IX, 6255.

(49)-Atay, “Kur’ân’ın Anlaşılması”, E. Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi s 26

Ebû Zehra, İslâm Hukuku, s. 94.

(50)-Ahzâb, 33/34. Kitab’ın yanında hikmetin de zikdedildiği âyetler için bk. Bakara, 2/129,151,231; Âl-i İmrân, 3/164; Cum’a, 62/2.

(51)-Şafiî, Risâle, s. 45.

(52)-Kâdı Iyâz, Şifâ D, 35.

(53)-Albânî, Hadîs, s. 38.

(54)-Çakan, “Sünnete Uygun Yaşamazsanız?”, Altınoluk Dergisi, s. 10.

(55)-Abdulğani Abdulhalık,Hücciyetus sunne,s.293

(56)- Ahmed b. Hanbel VI, 146; Buhârî, Buyu’ 60; Sulh 5; itisam 20; Müslim, Akdiye 17,18; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Mâce, Mukaddime 2.

(57)_Muvatta, Kader 3; Dârekutnî, Sünen IV, 245; İbn Abdilber, Câmi II, 24, 110, 180; Temhîd XIV, 331; Hâkim, Müstedrek 1,93; Beyhakî, Sünen X, 114; Suyûtî, Miftâhul-cerme, s. 12.

Muvatta’da senedsiz olarak “belağanî” sığasıyla rivayet edilen hadîs hakkında Muvatta şârihi Zürkânî şöyle demiştir: “Mâlik’in ‘belağanî, belağahu’ ifadesiyle rivâyet ettiği hadîsler sahihtir. İbn Uycyne de bu kanaattedir.” (Şerhu Muvatta IV, 246) Bununla birlikte hadîs senedli olarak rivâyet edilmiştir, Dârckutnî hadîsi Sünen’inde senedli olarak Ebû Hüreyrc’den, merfu’ olarak rivâyet etmiş, hadîs hakkında bir değerlendirme yapmamıştır. Bilindiği gibi Sünen1 de Dârekutnî’nin “sahîh” olduğunu belirttiği rivâyetler bulunmaktadır. (Bk. II, 283). İbn Abdilber, hadîsi Cimiu Bcyâni’l-ilm ve Temhîdinde, senedli ve merfu’ olarak rivâyet etmiştir. Temhîd’de, hadîs Ebû Hüreyre ve Amr b. Avftan Rcsûlullah’a ulaşan sencdlerle rivayet edilmiş ve İbn Abdilber “Bu hadîs, mahfûz, ma’rûf ve meşhur bir hadîstir, ilim ehlince neredeyse senedden müstağni kılacak kadar şöhreti vardır” demiştir. (Bk. Temhîd XIV, 331). Hâkim, Müstedrekte hadîsi İbn Abbas’tan ve Ebû Hürcyre’dcn iki ayrı senedlc ve merfiı’ olarak rivâyet etmiştir. Aynı şekilde Beyhâki de Sünen’inde iki ayrı senedlc hadîsi rivâyet etmiştir.

Albânî, “Sekaleyn hadîsi, bu hadîsin şâhid’idir” demiş, Muvatta’daki rivâyeti taz’îf edenler olduğunu söylemiştir. (Bk. Silsiletu’l-ehâdisi’s-sahîha IV, 361). Hadîs, Tebrîzî’nin Mişkat’uıda da geçmektedir. Dipnotta, muhakkik Albâni, hadîsin mu’dal olduğunu ancak Hâkim’deki rivâyette hadîsin şâhidinin bulunduğunu belirtmektedir. (Bk. 1,66, hadis no 186). Metin Zirek, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı olarak hazırladığı yüksek lisans tezinde “sekaleyn hadîsi”ni tez konusu olarak tetkik etmiştir.

Şia’nın bu hadîse bakışını Vuşnevî, “Biz ‘Allah’ın Kitab’ı ve benim sünnetim’ gibi Peygamber’m (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine sarılmayı emreden nasların var olduğunu inkâr etmiyoruz ve bu hadîslerin sekaleyn hadîsinden ayrı hadîsler olduğunu söylüyoruz” sözleriyle ifade etmiştir (“Sekaleyn Hadîsi”, Ehl-i Beyt Mesajı Dergisi, s. 67).

(58)-Bâci, Müntekâ VII, 203.

(59)-Ahmed b. Hanbel IV, 126,127; Dârimî, Mukaddime 16; îbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, ilim 16; Hâkim, Müstedrek I, 96.

(60)-Tirmizî, ilim 16. Tirmizî, hadîsin “hasen-ganb” olduğunu belirtmiştir. Hadisin tankı; Müslim b. Hatim el-Ensârî – Muhammed b. Abdullah el-Ensârı – babası (Abdullah el-Mıisenna) — Alı b. Zeyd-Saîd b. el-Müseyyeb – Enes” şeklindedir. Sadece İbn Hacer’in Tehzîb’ini esas alarak yaptığımız araştırmada râvilerin sika olduğu belirtilmiştir. Yine Tehzıb de hadisin ravilerinden Muhammed b. Abdullah (bk. V, 177), Abdullah b. Müsenna (bk. m, 249), Ali b. Zeyd (bk. IV, 203) hakkında “zayıf” şeklinde cerh lafizlan da geçmektedir.

Tirmizî’de aynı bâbta yer alan bir hadîste Hz. Peygamber, terkedilen bir sünneti ihyâ eden kim- senin o sünnetle amel edenlerin sevabı kadar sevap alacağım belirtmiştir. Tırmızı, bu hadisin “hasen” olduğunu belirtmiştir.

Sünneti ihyâ ile ilgili bir başka hadîste: “Ümmetimin fesadı döneminde sünnetime sarılana yüz şehîd sevabı vardır” buyurulmuştur. (Taberânî, el-Mucemu’l-evsît V, 315; Heysemî, Mecmcu’z- zevâid I, 172. Heysemî, râvi Muhammed b. Sâlih el-Adevî’nin tercemesini bulamadığını onun dışındaki bütün râvîlenn sika olduğunu söylemiştir).

(61)-Abdurrezzâk, Musannef VI, 169.

(62)-Ahmed b. Hanbel II, 158,165,188,210; V, 409; İbn Ebî Asım, Sünne 1,28 (Kitâbüs-sünne’yi tahkik eden Albânî, hadîsin isnâdımn sahîh olduğunu tesbit etmiştir. Albânî, Silsilem ’1-ehâdisi’s- sahîha’da Ahmed b. Hanbel II, 165’de yer alan hadîsin isnâdımn hasen olduğunu belirtmiştir. [Bk. VI (ikinci kısım) 837,838].

Hadîsin“Her amelin bir coşkusu, her coşkunun da bir gevşemesi vardır. Kimin asıl coşkusu sün-netimden yana olursa, o mutlaka kurtulmuştur. Kimin de istek, arzu ve rağbeti sünnet dışına yönelik olursa o, helâk olmuştur” (İbn Hıbbân, Sahîh 1,172) şeklinde rivâyeti vardır. Aynca hadîsin farklı bir rivâyeti için bk. Tirmizî, Kıyâme 21.

Bu hadîslerin senedinde sahâbî râviler ve tekrarlar hâriç on yedi râvi bulunmaktadır. Tehzîb’i esas alarak yaptığımız kısa bir incelemede hepsinin ortak özelliğinin “sika’” olduğunu tesbit ettik. Bununla birliktecerh edilenlerde    olmuştur.                Tirmizî’deki        rivayette yer alan Yûsuf b. Süleyman hakkında “mechûl” (bk. VI, 262), Hatim b. İsmail hakkında “leyse bi’l-kavi” (bk. 1,401); Ahmed b. Hanbelin râvilerinden Muhammed b. İshâk hakkında “leyse bi’l-hucce” (bk. V, 28), Ebu’z- Zübeyr hakkında “yüktebu hadîsuhu ve la yuhteccu bih” (bk. V, 281) gibi cerh lafızları kullanılmıştır. Ancak bu ifâdeler, tüm rivayetlere göz önüne alındığında hadîsin sıhhatine halel getirmeyecek ifadelerdir.

(63)-Abdurrezzâk, Musannef,Vl, 169.

(64)_Ahmed b. Hanbel II, 158; IH, 241,259, 285; V, 409; Dârimî, Nikâh 3; Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5; İbn Ebî Asım, Sünne I, 31 (Muhakkik Albânî, hadîsin isnâdının sahîh olduğunu tesbit etmiştir).

(65)-Ahmed b. Hanbel II, 466-467,495, 503, 508, 517; Buhârî, itisâm 2;Müslim, İlim 2.

(66)-İbn Hacer, Fethu’l-bâri XV, 189-190.

(67)-Bk. Ahmed b. Hanbel VI, 45,181; Buhârî, Edeb 72; itisâm 5; Müslim, Fedâil 127,128.

(68)-Muvatta, Hac 184; Ahmed b. Hanbel I, 216, 353; II, 16, 34, 79, 119, 138, 141, 151; IV, 70,

165; V, 381; IV, 331; VI, 402, 403; Dârimî, Metıâsik 64; Buhârî, Hac 127; Buhârî, Şurût 15; Müslim, Hac 316-318, 320, 321; İbn Mâce, Menâsik 71; Ebû Dâvûd, Menâsik 78.

(69)-Müslim, Mesâcid 311. Hz. Peygamberdin kendisini örnek gösterdiği başka olaylar da olmuştur. Osman b. Maz’ûn’un devamlı gece namaz kılıp gündüz oruç tuttuğunu öğrenince ona “Yâ Osman, bize ruhbanlık emredilmedi. Benim üsve-i hasene olmam senin için geçerli değil mi? Vallahi, ben Allah’tan en çok korkanınızım ve Allah’ın hadlerini en iyi muhafaza edenim” buyurmuş, (bk Abdurrezzâk, Musannef,VI, 167-168; Ahmed b. Hanbel VI, 226; Dârimî, Nikâh 3; Ebû Dâvûd, Tatavvu 27; İbn Hıbbân, Sahîh I, 169-170) kendisinin örnek alınmasını istemiş, duyduğu endişeleri bırakıp kendi yoluna bağlanmasını istemiştir.

(70)-Ahmed b. Hanbel IV, 281-282, 303; Buhârî, Iydeyn 3, 8, 10, 17, 23; Edâhi 1, 11; Müslim, Edâhi 7.

(71)-Ahmed b. Hanbel IV, 364.

(72)-Bk. Tirmizî, İman 18.

(73)-Ahmed b. Hanbel V, 409.

(74)-Muvatta, Kader 3; İbn Abdilber, Cami II, 24; 180; Hâkim, Müstedrek 1,93; Beyhakî, Sünen X, 114; Suyûti, Miftahu’l cenne, s. 12.

(75)-Bâci, Münteka VII, 203.

(76)-İbn Hacer, Fethu’l-bari XV, 176.

(77)-Buhârî, itisam 4.

(78)-Kurtubi, Cami IV, 2471.

(79)-Bk. Alı el-Muttaki, Kenzu’l-ummal,1,183,XI,571-572;Suyuti,el Camiu-s Sağır,2,591 Suyuti hadisi Darekutni el fevadiul efrad’ından nakletmiş ve hadisin ‘Zayıf’olduğunu belirtmiştir.

(80)-Ahmed b. Hanbel 1,281; m, 310-311,319,337-338,371; V, 103,108; Buhârî, Tefsir 34/2; 111/2; Müslim, Cum’a 43; İbn Mâce, Mukaddime 7; Nesâî, İydeyn 22; İbn Hıbban, Sahih 1,171.

(81)-Muvatta, Küsûf 4; Ahmed b. Hanbel VI, 345,354; Buhârî, ilim 24; Vudu’ 37; Cum’a 29; Küsûf 10; itisam 2; Müslim, Küsûf 8, 11; Nesâî, Cenâiz 115.

(82)-Ahmed b. Hanbel, III, 177,207, 275, 278; IV, 336; Buhârî, İmân 8; Müslim, İmân 69-70; İbn Mâce, Mukaddime 9.

(83)-Buhârî, İmân 8.

(84)-Bk. Buhârî, İmân 8.

(85)-Ahmed b. Hanbel IV, 131; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Hıbbân, Sahîh 1,173. Albânî, Silsiletul ehâdisi’s-sahîha VI (ikinci kısım), 871-872. Albânî, hadîsin hasen ve sahîh isnadlarla rivâyet edildiğini tesbit etmiş, mütâbi ve şâhidlerini de vermiştir.

(86)-Muvatta, Hudûd 6; Ahmcd b. Hanbcl IV, 115, 116; Buhârî, Sulh 5; Şurût 9; Eymân 3;30, 34, 38, 46; Ahkâm 39; İ’risâm 2; Müslim, Hudûd 25; İbn Mâce, Hudûd 7; Ebû Davud Hudûd 24; Nesâî, Kudât 22.

(87)-Şâtıbî, itisâm 1,65.

(88)-Ahmcd b. Hanbel IV, 132; İbn Mâcc, Mukaddime 2; Tirmizî İlim 10

(89)-Darekutni,Sünen,IV,245;Hakim,Müstedrek,193…

(90)-Bk.Çakan,Hadislerde Görülen İhtilaflar,syf;56

(91)-Darimi,Mukaddime,49;İbnMace,Mukaddime,2;Ebu Davud,Sünne,5..

(92)-Çakan,Hadislerle Gerçekler 2,syf;!38

(93)-Azîmâbâdî, Avnu’I-nu’bûd VIII, 303.

(94)-Ebû Dâvûd, Haraç 31.(Yazar bundan sonra erike hadisine değinir.)

Abdurrezzâk, Musannef,X, 453.

(95)-Abdurrezzâk, a.g.e. X, 453.

(96)-Tirmizî, ilim 10.

(97)-Taberânî, cl-Mu’cemu’l-evsât, VII, 313; İbn Abdilber, Cami II, 189.

(98)-Ahmed b. Hanbel VI, 8; İbn Hıbbân, Sahih I, 174.

(99)-Ahmed b. Hanbel IV, 131,132; Ebû Dâvûd, Sünne 5.

(100)-Bk. Şatibi,itisâm I, 59.

(101)-Bk. Şerhu’s-sünne I, 201.

(102)-Abdurrezzâk, Musanııcf VII, 329.

(103)-Ahmed b. Hanbel V, 53; Dârimî, Salât 42; Buhârî, Ezan 18; Edeb 27.

(104)-Ahmed b. Hanbel III, 366.

(105)-Müslim, Fedâil      139,140.

(106)-Bk. Ahmed b.        Hanbel V, 230,  236, 242; Dârimî, Mukaddime 20; Ebû Dâvûd, Akdiye 11;Tirmizî, Ahkâm 3.

(107)-Ahmed b. Hanbel V, 383; Buhârî, Rikâk 35; Fiten 13; Ptisâm 2; Müslim, İmâıı 230; İbn Mâce, Fitaı 27; Tirmizî, Fiten 17.

Dr. Bünyamin    Erul, Ebû İshâk  el-Fezârî’nin Siyerinde bu hadîsi, “sünnet” ifadesi           geçmeden

rivâyet ettiğini  belirterek hadîse             ihtiyada yaklaşır. (Bk. Sahibenin Sünnet Anlayışı,             s. 32-34).

Ancak hadîs araştırmalarında rivâyet disiplinine uymak gerekmektedir. Her biri hadîs imamı olan muhaddislerin tasnif ettiği  birinci sınıf hadîs kaynaklarında rivâyet tekniği içinde yer alan bir

habere karşı siyer kaynağına başvurulması, hadîs ilmi açısından anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir tutum olarak değerlendirilemez.

(108)- Nesâî, Eşribe 36.

(109)-Ahmed b. Hanbel IV, 399; Buhârî, ilim 20; Müslim, Fedâil 15; İbn Hıbbân, Sahih 1,165.

(111)-Ahmed b. Hanbel II, 252-253, 270, 511; Buhârî, Ahkâm 1; Cihad 109; Müslim, İmâre, 32, 33; İbn Mâce, Mukaddime 1; Cihâd 39; Nesâî, Biat 27; İstiâze 49.

(112)-Bk. İbn Hıbbân, Sahih 1,179.

(113)-Buharı, İ’tisâm 2.

(114)-Buhârî, Rikâk 26; İtisâm 2; Müslim, Fedâil 16.

(115)-Bk. Albâni, Hadîs, s. 33.

(116)-Abdurrczzâk, Musannef,Vl, 113; Ahmed b. Hanbel III, 387, 388,471; IV, 266; V, 314- Buhârî, Fitetı 2; Müslim İmâre 35, 41,42; Nesâî, Biat 1

(117)-Müslim, Talâk 47.

(118)-Ahmed b. Hanbel III, 485-486- Buhari,Cizye 18,Tefsir 48/5,İtisam,7;Müslim Cihad,94-96

(119)-Davudoğlu, Müslim Tercemcsi VID, 591.

(120)-Sahâbîlerin, sünnete ittibâma dair birçok örnek,bu            çalışmanın “Sahâbîlerin Sünnete Bağlılık Tezâhürleri” bölümünde bulunmaktadır.

(121)-Buhârî, Tıb 17. Bu hadîste Hz. Peygamber, ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba çekilmeden cennete gireceklerini belirtmiş, sahâbîler de daha sonra kendi kendilerine “Biz Allah’a iman ve Resûl’e ittiba eden kimseleriz” demişlerdir. Onların bu sözleri, aynı zamanda sünnete ittibaı, kurtuluş ve cennet ümidi olarak anladıklarını gösterir. Konuyla ilgili başka bir örnek için bk. Ahmed b. Hanbel IV, 373; Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 6.

(122)-Sahih 1,180.

(123)-Tirmizî’ deki rivâyette bu kimse, Abdullah b. Ravâha’dır.

(124)-Ahmed b. Hanbel İII, 438; Tirmizî, Cum’a 28.

(125)-Ahmed b. Hanbel VI, 45,181; Buhârî, Edcb 72; itisâm 5; Müslim, Fedâil 127,128.

(126)-İbn Esir, Nihâye I, 179.

(127)-Bk. İbn Teymiye, Mccmûu Fceâvâ 1,280.

(128)-“Abdulfettâh Ebû Ğudde İle”, İslâm Dergisi, s. 17.

(129)-İbn Teymiye, Mccmûu Fetâvâ IV, 137.

(130)-İ’tisâm I, 20.

(131)-Bk. Serahsi, Usûl I, 10.

(132)-Said Nursî, Lem’alar, s. 49-50. İmam Subkî de “Hadîse tâbi olmak en güzelidir. İnsan kendisini bir an Rcsûlullah’m (sallallahu aleyhi vc sellem) önünde farzetsin. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediği sözü işiten kimsenin o hadîsle amel etmekten geri durması olacak şey mi?” (Albânî, Hadis, s. 44) diyerek sünnete ittiba etmenin şuurlu bir davranış olduğunu ifade eder. Peygamber’e (sallallahu aleyhi vc sellem) ittiba arzusu, sahâbc ve diğer ilk müslümanlar tarafından hayatın her safhası ile ügili çok ayrıntılı bilgiler ihtiva eden hadîslerin sonraki nesillere intikâlini sağlamıştır. Bu vakıanın boyutlarını ibn Hıbban’ın teshiriyle dört rekâtlı bir namazda Resûlullah’m (sallallahu aleyhi ve sellem)600 sünneti nakletmiş olduğu(Kettani,er-Risâletu*l-mustatrefe, s. 47) haberiyle takdir edebiliriz. Aydınlı, “Hadîs” İlim ve Sanat Dergisi s 12

(133)-Said Nursî, Lem’alar, s. 58.

(134)-Ahmed b. Hanbel IH, 220.

(135)-Buhârî, İüm 37,39; Diyât 8; Cezâu’s-sayd 8,9,10; Lukatâ 7; Meğâzi 51; Müslim, Hac 446; 1|| Dâvûd, Meııâsik 89; Tirmizî, Hac 1; Diyât 13; Nesâî, Menâsik 111,120.

(136)-Ahmed b. Hanbel IV, 80, 82; Dârimi, Mukaddime 24; İbn Mâce, Mukaddime 18; Menâsik 76.

(137)-Bk. Buhârî, ilim 9; Tirmizî, ilim 7.

(138)-Abdurrezzâk, Musannef,X, 312; Dârimî, Mukaddime 46; Müslim, Zühd 72.

(139)-Bk. Müslim, Küsûf 1.

(140)-Bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu510.

(141)-Buhârî, Tefsir 1/1; 8/2; 15/3; Fedâilu’l-Kur‘ân 9; Ebû Dâvûd, Vitr 15; Tirmizî, Sevûbu’l Kuran (Fedâilu ’l-Kur’ân) 1.

(142)-Bk. Tahâvî, Müşkilü’l-âsâr 1,468.

(143)-Abdurrezzâk, Musanneef,VI, 113, 114; X, 313-314; XI, 111; Ahmed b. Hanbel III, 338, 387,471; IV, 266; Dârimî, Mukaddime 39. Hz. Hafsa’nın da Yusuf un kıssasını Hz. Peygambere

getırdıği ve Hz. Pcygamber’in Hz. Ömer’e söylediğini ona da söylediği için bk. Abdurrezzâk, Musannef V1,113-114 ; XI, 110.

(144)-Dârimî, Mukaddime 42; İbn Abdilber, Cami II 41.

(145)-Ahmed b. Hanbel VI, 73,146,180,270; Buharı, Buyu’ 60; Sulh 5; itisâm 20; Müslim, Akdiye 17,18; İbn Mâce, Mukaddime 2; Ebû Dâvûd, Sünne 5.

Mezkur kaynaklardaki hadîsin senedlerinde yer alan râvileri, cerh ve ta’dil açısuıdan -sadece İbn Hacer’in Tehzîb’ini esas alarak- yaptığımız incelemede bütün râviler “sika” olarak nitelenmiştir Ancak bu râviler içinde ağır olmayan cerh ifadeleri kullanılan kimseler olmuştur. Müslim, Akdi)? 17’deki hadîsin senedinde yer alan Ebû Ca’fer Muhammed b. es-Sabbâh’ın sika ve âlim olduğu belirtildikten sonra “yehimu” denmiştir. (Bk. V, 149). Ahmed b. Hanbel VI, 73,146 ve 180’de ve Müslim, Akdiye 18’deki rivayetin senedinde yer alan Abdullah b. Ca’fer’in de sika olmakla birlikte “Kesîru’l-vehm” olduğu belirtilmiştir. (Bk. EH, 114)

(146)-Bk. Ahmed b. Hanbel IV, 126,127; Dârimî, Mukaddime 16; Buhârî, Fedâilu’l-Medîne 1; Vasim 6; İbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, ilim 16.

(147)-Abdurrezzâk, Musannef,lV, 229; Ahmed b. Hanbel IV, 197; VI, 324; Dârimî, Savm 9; Müslim. Tahâret 55; Sıyâm 46; Ebû Dâvûd, Salât 88. Tirmizî, Savm 17; Nesâî, Sıyâm 27; Ziyne 95; Buhârî, Libâs 64; Ahmed b. Hanbel II, 240, 260, 401; V, 264; Buhârî, Enbiya 50; Libâs 67; Müslim, Libâs 80; İbn Mâce, Libâs 32; Ebû Dâvûd, Tereccül 18; Nesâî, Ziyne 14.

(148)-Tirmizî, Tahâret 95.

(149)-Ahmed b. Hanbel ,3, 14,17,26,59; V, 182; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 36,37; Tirmizî, Menâkıb 31

(150)-Muhammed b. Muhammed, Dirâsâtu’l-lebıb, s. 234.

(151)-Saîd Nursî, Lem’alar, s. 21-22.

(152)-Behnesâvî, cs-Sünnetü’i-müâera aleyhi, s. 105.

(153)-Bk. İbn Abdübcr, Cimi II, 172.

(154)-Bk. Muhammed Esed, Yolların Ayrıılış Noktası, s. 111

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*