Sultan Alp Arslan Hakkında Genel Bir Değerlendirme

Sultan Alp Arslan’ın Türk Tarihi’nin en önemli şahsiyetlerinden biri olduğu herkesin kabulüdür. Kaynakların ifadesiyle ahlâk sa­hibi, mert, mütedeyyin, adil, merhametli, yoksulları koruyan, azametli, insaf sahibi, güçlü, heybetli, siyaset bilir, uyanık, hasım yıkan, düşman yenen, ülkeler fetheden iyi bir asker olduğu kay­dedilen Sultan Alp Arslan’ın bu özelliklerine ek olarak dindar ve eğitim sever özelliklerini de eklemek gerekir. Fizikî özellikleri hakkında da iri yarı (uzun boylu), uzun sakallı, kabul günlerinde taht üzerinde çok heybetli ve azametli, tahtının önüne gelen her elçiyi korkuya sürükleyen biri şeklinde bilgiler mevcuttur. Ba­şına uzun külah giyen Sultan Alp Arslanın külahı ile sakalının ucu arasındaki mesafe iki gez(1) olarak kaydededilir. Ok atarken sakalını düğümler, onu gören herkes heybetinden ürkerdi. Bu özellikleri unvan ve lakaplarına da yansımıştı.(2)

Sultan Alp Arslanın başarısı henüz çocuk sayılabileceği bir dönemden itibaren babası Çağrı Bey gibi iyi bir asker, Nizâmül- mülk gibi önemli bir idareci ve devlet adamının elinde yetişmiş olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla yaşadıklarının ve aldığı eğitimin şahsiyeti üzerindeki etkisi bütün hayatına yansı­mıştır. Sultan Tuğrul Bey in çocuğunun olmaması, Çağrı Bey in, oğlu Alp Arslanı Selçuklu tahtının en büyük adayı olarak ye­tiştirmesini sağlamıştır. Çocuk sayılabilecek yaştan itibaren ordu yönetmeye başlaması, kazanmış olduğu başarılar, ayrıca ok ve yayı elinden düşürmeyerek onlarsız hiçbir yere gitmediği şeklin­deki bilgi de iyi bir asker olarak yetişmiş olduğunun kanıtı gibidir.

Bununla birlikte henüz melikliği döneminde gerçekleştirdiği ba­ğımsız askerî faaliyetler ve 1062 yılında Tuğrul Bey in öldüğü haberleri ile Reye doğru harekete geçmesi, kendisini Selçuklu tahtı için hazırlamakta olduğunu gösteren delillerdir. Ayrıca Çağrı Bey’in ölümünden sonra hiçbir muhalefetle karşılaşmadan Horasan a hâkim olması da sahip olduğu gücü göstermektedir.

Sultan Alp Arslanın iyi asker olduğu tartışılmaz bir konu ol­makla birlikte vermiş olduğu bazı kararları da tartışmakta fayda vardır. Özellikle Berîd (istihbarat) teşkilâtının kurulmasına karşı takındığı muhalif tavır, neredeyse ağabeyi Kavurd’un isyanının başarıya ulaşarak hükümdarlığını kaybetmesine neden olabile­cek türden bir gelişmeye sebebiyet vermiştir. Yine de meliklik dönemindeki başarıları, hatta Kutalmış’ı bertaraf etmesi bir yana Malazgirt Savaşı başlı başına önemli bir askerî başarı ola­rak değerlendirilmelidir. Savaştan önce komutanlarını toplayarak onlara hitabı ve askerlerine yaptığı konuşma ordudaki herkesin savaşma isteğini üst dereceye çıkaran bir husustur.

Ayrıca savaş sırasında hükümdar gibi değil sıradan bir asker gibi savaşması da zaferin kazanılmasında büyük rol oynamıştır. Nitekim Bizanslı müellif Mikhail Psellos(3) bunu destekler mahiyette, “Sultanın zaferlerinden çoğu onun liderlik vasıflarından kaynaklanıyordu. Romanos bu başarılarda Sultanın etkili olduğunu söyleyen kişilere inanmak istemiyordu. Gerçekte barış yapmak istemiyordu.” diye­rek Alp Arslan ın liderlik vasıflarını över. Ayrıca Haleb’i kısa sü­rede alabilecek durumdayken bunu geciktirmesi onun taktiksel düşünce dünyasına iyi bir örnek mahiyetindedir. Nitekim o, Ha­leb’in kısa sürede alınabileceğini Bizans’a göstermek istememiş, savaşarak zarar vermek suretiyle zayıflattığı şehri Bizans’ın hedefi haline getirmekten endişe etmiştir.(4)

Sultan Alp Arslan’ın adil ve iyiliksever bir hükümdar görüntü­sü çizdiği görülmektedir. O, her Ramazan ayında Merv, Herat, Belh ve Nîşâbûr’da 1000 altın sadaka dağıtır, bu miktar kendisinin Ramazan ayını geçirdiği şehirde 10 bin dinara çıkardı. Sultan Alp Arslan, Merv şehrinde el-Harrâîn (*) olarak adlandırılan fakirleri gördüğünde hallerine acıyarak ağlayabilecek yapıda bi­ridir. Günde elli koyun kestirerek fakirlere dağıtmış olduğuna dair kayıt da bulunmaktadır. Bundan dolayıdır ki, İbnul-Adîm(5) onun lakabını “Adilun-nûr” olarak kaydeder. Bununla birlikte yine İbnul-Adîm,(6) bu lakaba ters düşer mahiyette Alp Arslanın gençlik döneminde yaşadığı bir olayı nakleder.

Ibnul-Adîm, bir taraftan Ramazan ayında 15 bin dinar sadaka dağıtan, ülkede kayıt altına aldırdığı fakir fukaraya maaş ve tahsisat bağlayan, onun za­manında devlet eliyle hiçbir şekilde cinayet ve müsadere gerçekleş­tirilmeyen, halkın ödemesi gereken haraç dışında başka bir ödeme yapılmasına izin vermeyen, üstelik bu haracı da iki taksitle alan bir hükümdar görüntüsü çizerken, diğer taraftan bu yapıdaki Sultan Alp Arslan’ı savunma ihtiyacı hissederek gerçekleştirmiş olduğunu kaydettiği fiili “delikanlılık heyecanıyla” yaptığını kaydeder. Sultan Alp Arslanın ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra kaleme alınan bir eserde onun adil ve iyiliksever tavırlarının övülmesi, yanlış ol­duğu belirtilen bir yanlışından dolayı savunuluyor olması, ne ka­dar önemli bir hükümdar olduğunu da kanıtlar mahiyettedir.(7)

Bununla birlikte eğitim seferberliği olarak başlatılan Nizâmiye Medreseleri’nin inşa süreci de onun iyiliksever kişiliğini gösteren diğer bir örnektir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Sultan Alp Arslan, Nîşâbur da bulunduğu sırada üstü başı perişan halde bir mescidin önünde bekleşen fukara grubunun kim olduğunu sormuş, Nizâmülmülk de, Onlar ilim arayanlardır.” cevabını vermişti. Sultan Alp Arslan, onların barınmaları için bir yer inşa edilmesi hususunda talep edilen izne olumlu cevap verdiği gibi bu tarz mekânların bütün ülkeye yaygınlaştırılmasını emretmişti. Bu sebeple Sultan Alp Arslanın halkından uzak bir yönetim sergilemediğini, açlara, fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine destek verdiğini söylemek yerinde bir tespit olacaktır.(8)

Selçuklu Tarihi ile ilgilenen herkes, Vezir Nizâmülmülk’ün devlet yönetimindeki etkisinin farkındadır. Ancak onun kazan­mış olduğu büyük gücün Sultan Alp Arslan döneminde az bile olsa gerçekleşmiş olduğunu söylemek zor görünmektedir. İkili arasındaki münasebeti klasik hükümdar-vezir münasebeti olarak görmek gerekir. Kısaca Nizâmülmülk, Sultan Alp Arslanın ver­diği kadar yetkilidir ve yetkilerini bu ölçüde kullanır. Hatta Alp Arslan’dan korktuğunu kendisi de ifade eder.

Nizâmülmülk aley­hine yazılmış olan bir notu namaz kıldığı yerde bulan Sultan Alp Arslan, vezirini çağırarak ona, “Bu kâğıdı al, oku. Eğer yazdıkları doğru ise halini, ahlakını ıslah et. Eğer yalan söylüyorlarsa onları affet, kendilerini divan işlerinden bir iş vermekle meşgul et, ta ki onlar da böyle iftira ve bühtan (kara çalma) ile uğraşmaktan el çek­sinler.” demişti.(9) Bu sayede iyi bir yöneticilik örneği sergileyerek bir taraftan vezirine olan güvenini beyan etmiş diğer taraftan da onu kontrol altında tuttuğunu göstermiştir.

Sultan Alp Arslan aynı zamanda hoşgörü sahibi bir hüküm­dardır. Nitekim Selçuklu hanedanı Hanefî Mezhebi’ne mensup­ken, veziri Nizâmülmülk taassup derecesinde Şafiî’dir. Hatta Nizâmülmülk, Siyâsetnâme(10) adlı eserinde Sultan Alp Arslanın mezhebine olan bağlılığını, “.. .Sultan-ı Şehit kendi mezhebinde o kadar katı ve dürüst idi ki, ‘Eğer vezirim Şâfiî mezhebinden olmasaydı daha kuvvetli siyasetçi ve daha heybetli olurdu dediğini defalarca duydum. Kendi mezhebinde pek ciddi olması, Şâfiî mezhebinde olmayı bir ayıp sayması sebebiyle ben ondan daima endişeli idim ve korkardım.” şeklinde nakleder.

Buna rağmen Sultan Alp Arslan, medreselerin kuruluş amaçlarından biri olan Fâtımîler ile olan fikrî mücadeleyi de düşünerek Nizâmiye Med- reseleri’nin Şâfiî kaidelerine uygun şekilde eğitim vermesine izin vermiş ve Nizâmülmülk’ü görevinde tutmakta bir sakınca görmemiştir. Bununla birlikte Tuğrul Bey tarafından Sultani­ye Medresesinin inşasıyla birlikte başlanan Hanefî kaidelerine uygun eğitim veren medrese düşüncesi Sultan Alp Arslan dö­neminde de devam ettirilmiş, hilafet merkezi olan Bağdad’da Nizâmiye Medresesi açılmadan önce Azamiye Medresesi inşa ettirilerek eğitim hayatına başlamıştır. Bu durum sanılanın ak­sine Selçuklu hanedan mensuplarının Şâfiî Mezhebi’ne sınırsız bir hareket sahası tanımadığı, hatta iki mezhep arasında denge politikası güttüğünü gösteren en önemli delil durumundadır.

Sultan Alp Arslanın esir ettiği Romanos Diogenes’e davranı­şının da ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Hem Islâm hem de Bi­zans kaynakları sultanın tavrını güzel ifadelerle naklederler. Sul­tan Alp Arslan, Romanos Diogenes’i hükümdarlara yaraşır bir şekilde ağırlamıştır. Onu kucaklamış, fiziksel bir eziyete uğrama­yacağını beyan etmiş, senin başına gelen bir gün benim başıma da gelebilir diyerek kedere kapılmamasını öğütlemiştir. Hatta esir imparatorun huzuruna getirilmesi sırasında haciplerin ta­kındığı sert tutumu, “Bırakın, bugünü görmesi ona kâfidir.” diye­rek engellemesi Sultan Alp Arslan m kişiliğini anlama hususunda hayli önem taşır. Nitekim yine imparatora söylediği, “İyi bahtım birgün tersine döner mi, diye kaygılanmayan kişi, basiretsizdir.”sözü mevcut durumu ne kadar iyi tahlil ettiğini göstermektedir.

Nitekim Sultan Alp Arslanın imparatora bir esir gibi davran­ması zaferinin büyüklüğüne katkı yapmayacağı gibi, aksi du­rum da zaferi gölgelemez. Bu nedenledir ki, Sultan Alp Arslan Romanos Diogenes’e misafir bir hükümdar gibi davranmış,(11) içinde bulunduğu durumda zaten kötü bir ruh halinde olan onu daha fazla üzmeyerek insanca bir tavır takınmıştır.(12) Za­ten bu sebepledir ki, sadece Islâm kaynaklarının değil Ioannes Zonaras’ın(13) da kabul ettiği gibi, “Sultan, imparatorun tutsak edildiğini öğrendiğinde doğal olduğu üzere sevindi, ama kibirle­necek kadar şiçinmedi. Adı Aksan (Alp Arslan) idi. Adil olması ve alçakgönüllülüğü üzerine pek çok söz dillerde geziyordu.” denil­mek suretiyle büyük bir hükümdar olarak anılmayı başarmıştır.

Sultan Alp Arslan döneminde Tuğrul Bey in tam manasıyla gerçekleştiremediği bazı düzenlemeler de tamamlanmış, devlet yönetim organizasyonu anlamında büyük ilerleme kaydedil­miştir. Nizâmiye Medreseleri’nin kurulması bu organizasyonun önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte yolların güvenli­ğinin sağlanması sayesinde ticaretin artması sağlanmış ve devle­tin gelirlerinde büyük artış olmuştur. Bu durum basılan dinarla­rın ayarı ve fazlalılığında kendini göstermiş, kaydedilen zenginlik şehirlerin genişlemesi ve güzelleştirilmesine de yansımıştır, öyle ki, Sultan Alp Arslan bir bina yapılmasını emrettiğinde o binanın görkemli ve yüksek olmasını, ayrıca mevki olarak da şehrin en değerli ve ışık gören bölgesine inşa edilmesini istiyordu. Bunun sebebini de, “Bu eserlerimiz himmetimizin yüksekliğine ve serve­timizin çokluğuna delâlet eder.” diyerek izah etmişti.

Halka karşı kendisinin gösterdiği olumlu tavrı, askerlerinin de göstermesini istemiş, onların da halka zulmetmesine izin vermemiştir. Adil, güçlü, iyi bir asker ve yönetici olması itaati de beraberinde ge­tirmişti. Nitekim İbnul-Adîm,(14) Alp Arslanın henüz tahta çık­madan önce hâkim bulunduğu Horasan’a huzur getirdiğini ve fitne kılıçlarının kınına girdiğini kaydeder. Bu sayede de azameti artmış, memleket düzene girerek adaleti dört bir yana yayılmış­tı. Bu özellikleri yanında güzel ahlâkı, anlaşmalara olan sadakati diğer hükümdarlar tarafından duyulunca başlangıçta ona karşı çıkan pek çok hükümdar daha sonra kendisine boyun eğmekten başka çare bulamamıştır. Sultan Alp Arslan, başardıkları ve ger­çekleştirdikleri sebebiyle “Sultanu-l-âlem” unvanıyla anılmıştır.(15)

Kaynak:Cihan Piyadeoğlu – Sultan Alp Arslan,Kronik yay.syf:230-236

Dipnotlar:

(1)-İran’da kullanılan ve ilk zamanlarda 46,2 santimetreye karşılık gelen uzunluk birimi, bkz. Mehmet Erkal, “Arşın”, DİA, III, 412.

(2)- Zahîrüddîn Nîşâbûrî, s. 21; Sadreddîn el-Hüseynî, s. 38; Râvendî, I, 115, 120; Ibnul-Esîr, X, 79; Îbnul-Adîm, Bugyetut-taleby s. 11; Reşîdüddîn, s. 110; İbn Kesîr, XII, 228; Şebânkâreî, s. 100; Mîrhând, s. 88. Sultan Alp Arslan, Adudu’d-devle, Ebuş-şüca ve Ani’in fethinden sonra Abbasî Halifesi Kaim Biemrilâh tarafından kendisine verilmiş olan Ebu’l-Feth lakaplarını kul­lanmıştır. bkz. Merçil, Hükümdarlık Alâmetleri, s. 38-39.

(3) Mikhail Psellos, s. 229.

(4)-İbnül Esir,X,79;İbnü’l Adim,s.11-12-15;Ahmed b.Mahmud,s.116.

(5)-Bugyetü’t-taleb, s. 5.

(6)- Bugyetü’t-taleb, s. 22. İbnul-Adîm’in naklettiği bilgi şu şekildedir: “…Alp Arslan b. Davud çocuk iken ava çıkmıştı. O, yolda zayıf bir ihtiyar gördü. İhtiyar (topladığı) dikenleri başının üstüne yüklemiş, onları taşımaktan bir hayli acı ve ıstırap çekmiş ve iyice yorulmuştu. Alp Arslan ona: ‘Ey ihtiyar, onun da ‘Buyur demesi üzerine Alp Arslan, ‘Bu düşkün ve yaşlı halinde çekti­ğin bu sıkıntı ve yorgunluktan seni kurtarmamı ister misinV dedi. Alp Arslanın kendisini bu sıkıntıdan kurtaracak bir şey yapacağını ya da yardım edeceğini sanan diken taşıyan ihtiyar: ‘Peki, isterim Efendimizi dedi. Bunun üzerine Alp Arslan, ihtiyara bir ok atıp onu olduğu yerde öldürdü.”

(7)- Hüseynî, s. 21, 38; İbnu 1-Adîm, Bugyetut-taleb, s. 22; Bundârî, s. 48; İb­nul-Esîr, X, 79; İbn Kesîr, XII, 228. Ayrıca bkz. Piyadeoğlu, Horasan, s. 112.

(8)- Kazvînî, Âsârü’l-bilâd, II, 186; Kisâî, Medâris-i Nizâmiye, s. 69; Gerâylî, Nîşâbur, s. 112; Lockhart, Persian Cities, s. 83; Piyadeoğlu, Horasan, s. 221-222.

(9)- İbnu 1-Esîr, X, 79-80; Ibnu 1-Adîm, Bugyetut-taleb, s. 22; İbn Kesir, XII, 228.

(10)- Siyâsetnâme, s. 69. Sultan Alp Arslan vezirinden farklı olarak çevresinde Ha­nefi mezhebine mensup âlimleri bulundurduğu, hatta bunlardan biri olan Ebû Nasr Muhammed b. Abdülmelik el-Buhârî’nin arkasında namaz kıldığı bilin­mektedir, bkz. Turan, Türkiye, s. 22; Ocak, Dini Siyaset, s. 63; Seyfullah Kara, Büyük Selçuklular ve Mezhep Kavgaları, İstanbul 2007, s. 171.

(11)- Ioannes Zonaras (s. 137), Sultan Alp Arslan’ın esir düşen Romanos Dioge­nes’e davranışlarını şu şekilde nakleder: “…Onu kucakladı ve ona şöyle dedi:

\Kedere kapılma imparator. Çünkü insanlığın halleri böyledir. Bana gelince; ben sana bir tutsağa davranıldığı gibi değil, bir hükümdara davranıldığı gibi davranacağım.’ Hemen ona bir çadır hükümdara özgü maiyet (muhafız ve hizmetkarlar) verilsin diye buyurdu. Onu sofrada kendi yanı başına oturttu ve imparator tutsaklardan kimi istiyorsa onları serbest bıraktu

(12)- Sultan Alp Arslan’ın Romanos Diogenes’e olan davranışı pek çok kaynakta geniş şekliyle nakledilmiştir. Bu hususta bkz. Mikhael Attaleiates, s. 167 vd.; Ioannes Zonaras, s. 137-138; Nikephoros Bryennios, s. 56-37. İslâm kaynak­larının verdiği bilgiler için ayrıca bkz. Sümer-Sevim, Islâm Kaynaklarına Göre, s. 1-73. Reşîdüddîn Fazlullah (s. 119), birkaç gün Alp Arslan’ın meclisinde kalan Romanos Diogenes’in sarhoşken üzgün ve yorgun olarak sultana, uEğer padişah isen bağışla, kasap isen öldür, tüccar isen sat.” dediğini kaydeder.

(13)- Tarihlerin özeti, s. 137.

(14)- Bugyetü’t-taleb, s. 13

(15)- Süryani Mihail, Vakainame, çev. H. D. Andreasyan, TTK’da Basılmamış çe­viri, 1944, s. 27; Ibnul-Esîr, X, 79-80; Bundârî, s. 48; Sıbt Îbnul-Cevzî, s, 140; Ahmed b. Mahmûd, s, 117-118. Sıbt îbnu l-Cevzî (aynı yer), Sultan Alp Arslanın Şıra/ ile Isfahan arasında attan düştüğünü, bu olayı Hemedâtülaki kötü davranışlarına yorarak halka yüklenen vergileri kaldırdığını nakleder.

 

 

Gelen arama terimleri:

  • sultan alp arslanin şehri

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*