Sözün Belâgati

Hatîb el-Kazvînî

Tam adı Ebü’l-Meâlî Celâleddîn el-Hatîb Muhammed b. Abdirrahmân b. Ömer b. Ahmed el-Kazvînî eş-Şâfiî (ö. 739/1338)’dir. 22 Şaban 666’da (7 Mayıs 1268) Musul’da doğdu. Aslen Kazvinlidir. Arapçanın yanında Türkçe ve Farsçayı da iyi bilirdi. Uzun yıllar Şam Emeviyye Camii’nde hatiplik yaptığı için “Hatîb” ve “Hatîbü Dımaşk” ünvanıyla anıldı. Kazvînî, ilk tahsilini babasının yanında yaptı. Moğol istilâsı sebebiyle babası Tokat’a yerleşince tahsiline burada devam etti.

Babasının vefatı üzerine ağabeyi İmâdüddin ile birlikte h. 689’da (1290) Şam’a göç etti ve tahsiline burada devam etti. Müderrisliğin yanında Şam ve Mısır başkadılığı da yapan Kazvînî Şam’da vefat etti. En önemli öğrencileri Selâhaddin es-Safedî, Bahâeddin İbn Akil ve Bahâeddin es-Sübkî gibi âlimlerdir. Kazvînî, Sekkâkî’nin Miftâhu’l-ulûm adlı eserinin belâgatla ilgili üçüncü bölümünü kısaltarak Telhîsü’l-Miftâh isimli eserini yazdı. Peşinden de el-Îzâh isimli eseriyle kendi çalışmasını şerh etti. Onun bu eserleriyle, özellikle de anadili Arapça olmayanlar için belâgat ilminin tahsili kolaylaşmış oldu.

Osmanlı medreselerinde de yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulan bu iki eser, daha sonraki belâgat çalışmalarına yön vermiş, bunlar üzerine şerh, haşiye, ta’lik, ihtisar ve nazma çekme türünden birçok eser telif edilmiştir. Telhîsü’l-Miftâh Türkçeye de tercüme edilmiştir.

———————-

Sözün belâgati, onun, açık olmakla birlikte yer ve zamana da uygun olmasıdır. Sözün söylendiği yer ve zaman değiştiğinde, buna uygun olarak söz de değişir. Sözde, yerine göre belirli yerine göre belirsiz isim, yerine göre genel yerine göre de sınırlı ifadeler kullanılır. Yine duruma göre kelimeler birbirinin önüne geçirilir. Yerine göre bir kelime, bazen sözde yer alırken bazen de çıkarılır. Aynı şekilde duruma göre tahsisli, duruma göre de genel bir ifade kullanılır.

Yine peş peşe gelen cümleler duruma göre ya bir bağlaçla birbirine bağlanır ya da bağlanmaz. Aynı şekilde yerine göre söz ya uzun ya da kısa tutulur. Yine zeki kimseye söylenen sözle, anlayışı zayıf birisine söylenen söz birbirinden farklıdır. Bunun gibi her sözün söyleneceği yerler bellidir. Sözün güzelliği ve kabul derecesi, yer ve zamana uygun olup olmamasına göre ya yükselir ya da düşer. Burada ölçü yer ve zamandır, yani sözün yer ve zamana uygunluğudur. Büyük âlim Abdülkâhir (el-Cürcânî) buna nazım ismini verir.

Nazım, sözün dilbilgisi kurallarına uygun olarak gelmesi ve maksadı da tam olarak ifade etmesidir. Belâgat de mânâyı oluşturan lafızlara ait bir özelliktir. Çoğu zaman buna fesâhat de denir. Abdülkâhir (el-Cürcânî) de, Delâilü’l-İ’câz isimli eserinde, fesâhatin lafza değil de mânâya ait bir özellik olduğunu çokça tekrarlar. O, eserinin bir yerinde şöyle der: Fesâhat, belâgat ve bunlara bağlı diğer unsurların tamamı, lafzın kendisine değil, mânâya ait özelliklerdir. O, Delâilü’l-İ’câz’ın bir çok yerinde sözün güzelliğinin mânâ da değil, lafızda olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bunun aksini savunan bir kimsenin görüşünü de şöyle zikretmiştir:

“Bu kişiye göre, bir şiir yazmak isteyen kimse önce mânâyı düşünür. Şiir, ancak bundan sonra, hikmet ya da edebî bir yön içerir, ya da sıra dışı bir benzetme ve az rastlanır bir mânâ ihtivâ eder. Ancak durum, bunun tam tersinedir. Çünkü gerçeklere ve elde edilen sonuçlara baktığımızda, belâgat ilminde uzmanlaşmış ve bu ilmin gayesini iyi anlamış kimseler, bu görüşü kabul etmezler.” Sonra Câhiz’dan şu sözü aktarır:

“Anlamlar yollara atılmış taşlara benzer. Arap olan da olmayan da, şehirli de köylü de onu anlar. Mahâret, vezni tutturmakta, lafızları seçmekte, bunlardaki telaffuz kolaylığında, doğallığında, güzelliğinde ve dizilişinin sağlamlığındadır.”

Sonra (Cürcânî) şöyle demiştir:

“Bilindiği gibi, bir söz inşa etmek; resim yapmaya veya (altın vb. bir madeni) işlemeye benzer. Mânâyı ifade etmek ise yüzük veya bilezik yapmak için altın ve gümüşün kalıba dökülerek işlenmesine benzer. Yüzüğün döküm ve işçiliğinin kaliteli olup olmadığını öğrenmek için sadece hammaddesi olan gümüşüne bakılması yanlıştır. Aynen bunun gibi, bir sözün üstünlük ve meziyetini öğrenmek için de yalnızca anlamına bakmak yanlıştır.

Bir yüzüğü diğerinden üstün tutarken sadece, “bunun gümüşü daha kaliteli” diyerek değerlendirme yaptığımızda onları yüzük olmak açısından karşılaştırmış olmayız. Tıpkı bunun gibi, bir beyti sadece anlamına bakarak diğerinden daha üstün tuttuğumuzda da onları, şiir veya söz olmak açısından karşılaştırmış olmayız.”

Yani açıktır ki söz, sadece mânâsındaki güzellik dikkate alınarak herhangi bir değer kazanmaz. Şüphesiz fesâhat de sözün güzel niteliklerindendir ve sadece mânâda aranmaz.

Kazvînî 1419/1998. el-Îzâh fî Ulûmi’l-Belâga, nşr. Behîc Gazâvî, Beyrut: Dâru İhyâi’l-Ulûm, s. 13–14.
Çeviren: Ali Bulut

Alev Alatlı – Bize Yön Veren Metinler cild:2

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*