Sömürgecilik ve Oryantalizm-2

İdeoloji ve Hegemonya

Bu anlayışın nasıl sağlandığını, bir başka deyişle emperyalizm ve sömürgeciliğin nasıl işletildiğini, bu kavramların barındırdığı olum­suzlukların nasıl aklandığını anlayabilmek için “ideoloji” ve “hege­monya” kavramlarına dönmek gerekiyor. Bu da bizim, Oryantalizmin bir söylem olarak nasıl bir güce sahip olduğunu görmemizi sağlayacak­tır. Sömürgeciliğin Batı dillerindeki karşılığı olan “kolonileştirme”nin olumsuz çağrışımlar taşımaması, bu tanımların ideolojik olmasından kaynaklanır. Sömürgecilik gerçekte, onbeşinci yüzyıldan başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif, fetih, ilhak ve iskân etmeleriyle ortaya çıkan siyasal ve ekonomik süreç ya da ol­guyu tanımlamaktadır.

Batı Avrupa ülkelerinin kapitalizmin eşiğinde, dünya üzerindeki doğal zenginliklerin, hazır servetlerin ve ucuz emek depolarının yağmalanması, sömürgeci kıta olarak Avrupa’da sermaye birikimini hızlandırmıştır. Sömürülen kıtalar olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika’da ise yerel kaynak ve kültürlere, tarih, din, dil ve örgütlenme deneyimlerine zarar vererek, bu halkların uzun süre bo­yunduruk altında tutulmasına, yoksulluğa, geriliğe, kendi sanayi devrimlerini ve modernleşme süreçlerini özgürce yaşayamamalarına yol açmıştır.[20]

Gerçeğin böyle olmasına rağmen, daha önce Oryantalizmi açıklarken değindiğimiz gibi, Doğu’nun geri kalmışlığını, onun akıl­cılıktan yoksun olması, kendi kendisini yönetememesi, durağanlığı ve ilerlemeye yatkın olmaması gibi özelliklerle tasvir eden bir propagan­da yoluyla, Batı’nın asıl amacını gizleyen şey, onun ideolojik söylemi olmuştur. Sömürgecilikle bütün kaynakları yok edilen Doğu’nun bun­ları gerçekleştirememesine neden olarak, tam aksi yönde, bu türden sözde yapısal özellikler gösterilmiştir.

Loomba, ideolojinin “çoğunlukla varsayılanın tersine, yalnızca po­litik fikirlere gönderme” yapmadığını, “aynı zamanda tüm ‘zihinsel çerçeveler’imizi, inançlarımızı, kavramlarımızı ve dünyayla olan ilişki­lerimizi ifade etme tarzlarımızı” da içerdiğini belirtir.[21] Marx ve Engels, Alman Ideolojisi’nde “ideolojinin temelde, insanların kendi dünyalarıy­la olan gerçek ilişkilerini perdeleyen çarpık ya da yanlış bir bilinç oldu­ğunu ileri sürmüşlerdi. Bunun nedeni, herhangi bir toplumda en fazla dolaşıma giren ya da geçerlilik kazanan ideolojilerin başat toplumsal sınıfların çıkarlarını yansıtması ve yeniden üretmesidir.”

İdeoloji bu özelliğiyle, toplumsal çevremizi yeniden düzenleyecek, böylelikle de duyumlarımızı dönüştürecek ve fikirlerimizi değiştirecek “bir safkan toplumsal mühendislik programı” anlamına gelir. Paradoksal bir ifa­deyle ideoloji, benimsetilmek istenen bir düzenin aydınlığını göster­mek için, eski düzenin karanlıkçılığını ortaya koymak, yeni çıkara ege­men gücü bu karanlığı aydınlığa çeviren ideal olarak sunmaktır. Bunu yaparken de, “eski düzenin karanlıkçılığını aydınlatırken toplumun üstüne, insanları bu aydınlığın karanlık kaynaklarını göremeyecekleri ölçüde körleştiren göz kamaştırıcı bir ışık saçar. “[23] İdeoloji böylece, aklı tıkayan, arkasındaki önyargı ve kirli çıkar karanlığını görmeyi engel­leyen bir söylem haline gelir. En azından da buna inananlarda, gerçek yaşam pratiklerini zedeleyecek bir etki yaratır.

Marx ve Engels bunu, kendi düşünceleri açısından işçi sınıfının sö­mürülmesi konusunda örneklendirirler. Yorucu emeğinin meyveleri gündelik olarak efendisi tarafından temellük edilen bir fabrika işçisi, buna rağmen çalışmanın erdemlerine ya da cennette ödüllendirileceği­ne inanmaya devam eder. İdeolojik söylemin tıpkı bu örnekte olduğu gibi, işçileri hem çalışmayı sürdürmeye ikna etmesi, hem de kendileri­nin sömürülmekte olduğu gerçeği karşısında körleştirilmesi, böylelikle işçilerin efendilerinin ya da kapitalist sistemin çıkarlarını yansıtmasına benzer şekilde, sömürülen ülkelerde de bir yandan sömürenler için ça­lışmaya, bir yandan da sömürüldüğü gerçeğinin gözardı edilmesine neden olur. Sonuç olarak ideolojik söylemin gücü, sömürülen ülke ve insanların kendi gerçek hayatlarını ve sömürülmekte olduklarını ken­dilerinden gizler.

İnsanların böyle bir görüşe ikna edilmeleri nasıl mümkün olur? Her ne kadar, düşünceleri gerçeklikten türetmek yerine, gerçekliği düşüncelerden türetiyorsa da, “ideolojinin nasıl olup da herhangi bir anlamda, insan öznelerinin deneyimlerini özgül bir toplumsal düze­nin isterlerine uygun olarak düzenleyen etkin bir toplumsal güç ola­bileceğini kavramak gerçekten çok zor.”[23] Açıkça yaşanan hoşnutsuz bir durum varken, insanlar bunun tersinin doğru olduğuna nasıl kandırılabilirler? Öyleyse sorun, “ideolojinin ‘gerçek’ ya da ‘yanlış’ olup olmaması değil, nasıl olup da ideolojiye inanıldığı ve ideoloji içeri­sinde yaşandığıdır. Gramsci işte bu sorulara yanıt bulmaya çalışır­ken formülleştirdi ‘hegemonya’ kavramını.” İdeolojiden daha geniş bir kategori olan ve onu da kapsayan hegemonya, “zor kullanma ve rızanın bir bileşimi aracılığıyla başarılan iktidardır.

İktidarın hem güç kullanarak hem de üçkâğıtçılık yoluyla sağlanabileceğini öneren Machiavelli’nin fikirlerini inceleyen Gramsci, yönetici sınıfların yalnızca güç ya da zor kullanarak değil, aynı zamanda, yönetilmeye ‘gönüllü’ olarak boyun eğen özneler yaratarak tahakküm kurduklarını savun­du. Rızanın yaratılmasında ideoloji hayati bir rol oynar; ideoloji bel­li fikirlerin aktarıldığı, daha önemlisi doğru kabul edildiği kanaldır (medium). Hegemonya yalnızca dolaysız manipülasyon ya da öğreti aşılanması yoluyla değil, halkın ortak duyusu kullanılarak, Raymond Williams’ın ‘halkın canlı anlamlar ve değerler sistemi’ dediği ortak duyusu kullanılarak başarılır. “[24]

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde açıkladıkları üzere, “egemen sınıfın fikirleri, tarihin her döneminde egemen fikirler olmuştur; yani, toplumdaki egemen maddi güç olan sınıf, aynı zamanda toplumun egemen entelektüel gücüdür.” Daha farklı amaçlar için söylenen bu sözün belki de en doğruluk kazandığı alan sömürgeciliktir. Batı’nın “zoolojik” bakışı altındaki sömürgelerde kaba güçle sağladığı kesin üstünlük, kendisine tartışılmaz bir maddî egemenlik sağlamıştı. Dola­yısıyla maddî alandaki bu hâkimiyet, özellikle hegemonya aracılığıyla zihinsel hâkimiyeti de kolaylaştırıyordu.

Tarihçilerin, kolonyal rejimlerin nasıl kısmî rıza yaratarak tahakküm kurmayı başardıklarıyla ilgili incelemelere giderek daha fazla ilgi gös­terdiklerini belirten Loomba, kolonyal tahakküm büyük ölçüde baskı ve zor uygulanarak sağlandığından, kimileyin sömürgeleştirilenlerin rızasını içermeyen bir süreç olarak analiz edildiğini söyler. Ancak son yıllarda yapılan araştırmaların da, insafsızca zor kullanılmasının “kıs­men gönüllü ve sahici, kısmen de suni bir rızayla birlikte” yürüdüğü­nü ortaya koyduğunu ekler.

Gramsci’nin hegemonya kavramı aynı zamanda, düşüncelerin kabul ettirilmesinde etkili bir başka yolun da denendiğini, “mütehakkim gruplara ait fikirlerin ve pratiklerin yönetilenlere dayatılmasından zi­yade, tahakküm altına alınanlara ait fikirlerin ve pratiklerin dönüştü­rülerek mütehakkim grupların fikirleri ve pratiklerine dahil edildiğini vurgular. İşte böylesi dönüştürümlerin kolonyal yönetimin merkezin­de yattığına gitgide daha fazla inanılmaktadır,”[25] Hegemonyanın ‘zor’ ve ‘rıza’nın bir bileşimi yoluyla başarıldığını ileri süren Gramsci’nin bu fikrine “bir katkı olarak, Althusser, modern kapitalist toplumlar- da ‘zor’ kullanma işlevinin düzenli ordu ve polis gibi ‘Devletin Baskı Aygıtları’ tarafından; ‘rıza’yı kazanma işlevininse okullar, Kilise, aile, medya ve politik sistemler gibi ‘Devletin İdeolojik Aygıtları’ tarafından yerine getirildiğini savundu. Bu ideolojik aygıtlar, sistemin değerlerini benimsemek üzere ideolojik olarak koşullanmış özneler yaratarak ba­şat sistemin yeniden üretilmesine yardımcı olur.”[26]

Foucault, ideolojinin yerine “söylem” kavramını koyar. Ona göre bütün fikirler ve bilgi alanları “belli bir bilgi kodunun yasaları” tarafın­dan yapılandırılır ve belirlenir. Bu kod ve yasalar iktidar ve egemenliği belirler. İktidarın işleyişinin, bazılarının başkaları üzerindeki eylem kipi” olduğunu söyleyen Foucault’ya göre, “birilerinin” “başkalarına” uyguladığı iktidarın rıza göstermeyle bir ilgisi yoktur. Çünkü uygula­nan bir baskıya kimse bile bile boyun eğmez ve rıza göstermez. “İktidar kendi başına özgürlükten vazgeçilmesi, hakların devredilmesi, tek tek herkesin sahip olduğu iktidarı birkaç kişiye emanet etmesi (bu, rıza­nın iktidarın var oluşu ya da korunmasının bir koşulu olabilmesini en­gellemez) değildir; iktidar ilişkileri önceden var olan ya da durmadan yinelenen bir rızanın ürünü olabilir; ama, kendi doğası gereği, bir kon­sensüsün dışavurumu değildir.” Bu sözleriyle Foucault, iktidarın esas niteliğinin şiddet olduğunu ve şiddetin de-iktidarın ilkel biçimi olduğu­nu reddetmiyor.

Son tahlilde, iktidarın maskesini atıp kendini gerçekte olduğu haliyle gösterdiğinde ortaya çıkacak hakikatinin şiddet olduğu kesindir. Bu da rıza ile elde edilecek bir şey olamaz. Aksine, bir iktidar ilişkisini tanımlayan, doğrudan ve aracısız olarak başkaları üzerinde değil; başkalarının eylemleri üzerinde eylemde bulunan bir eylem kipi olmasıdır: eylem üzerinde potansiyel ya da fiili eylem, gelecekteki ya da şu andaki eylemler üzerindeki bir eylem. Şiddet ilişkisi bir beden üzerinde ya da şeyler üzerinde uygulanır; şiddet ilişkisi zorlar, büker, işkence uygular, tahrip eder ya da bütün imkânlara kapıyı kapatır. (…) Açıkçası, iktidar ilişkilerinin etkili olması, şiddet kullanımını, rıza elde edilmesini dışladığından daha fazla dışlamaz; kuşkusuz hiçbir iktida­rın uygulaması da asla biri ya da diğeri olmadan, çoğunlukla aynı za­manda her ikisi birden olmadan söz konusu olamaz.27

Şu halde iktidar, kendisini doğrudan bir eylemle kabul ettirmek yerine, aynı eylemi yönlendirerek, o eylem üzerinde ikinci bir eyle­me giderek kabul ettirmeye çakşır. Bir bakıma eylemin görüntüsünü değiştirerek, iktidar sahibinin istediği kalıba sokarak ve deyim ye­rindeyse şiddetin dozunu değil, biçimini farklılaştırarak yapar bunu. İktidar böylece şiddet görüntüsünden uzaklaştırılarak bir “yönetim”sorunu haline getirilir, “‘Yönetim’ sözcüğü, on altıncı yüzyılda sahip olduğu çok geniş anlamıyla düşünülmelidir. ‘Yönetim’ sözcüğü,sadece siyasi yapıları ya da devletlerin yönetilmesini anlatmakla kalmıyor, bunun yanı sıra, bireylerin ya da grupların davranışlarına nasıl yön verilebileceğini (çocukların, zihinlerin, toplulukların, ailelerin, hastaların yönetilmesi) de gösteriyordu.

Yalnızca siyasi ya da ekonomik anlamdaki tabi kılmanın meşru ve kurumsallaşmış bi­çimlerini kapsamakla kalmıyor, bunun yanı sıra, başkalarının eylem imkânları üzerine eylemde bulunmaya yönelik az çok düşünülmüş ya da hesaplanmış eylem kiplerini içeriyordu. Bu anlamıyla yönetmek, başkalarını mümkün eylem alanını yapılandırmaktır (…) İktidarın uy­gulanması başkalarının eylemleri üzerinde eylemde bulunmak olarak tanımlandığında, bu eylemler insanların başka insanlar tarafından “yö­netilmesiyle’ karakterize edildiğinde, bu uygulamaya önemli bir unsur dahil edilmiş olur: özgürlük../’[28]

İktidar bu şekilde yaygınlaştırılarak ve şiddetten çok bir özgürlük havasına büründürülerek “toplumsal ağda derinlemesine kök salma­sı” sağlanıyor. Çünkü “iktidar yalnızca ‘özgür özneler’ üzerinde ve yalnızca onlar ‘özgür’ oldukları sürece uygulanır.” İdeolojik söylemin başarıya ulaşmasıyla oluşturulan yeni alanda, daha doğrusu özgürlük görüntüsü kazanmış bir kölelik altında sağlanan şey iktidardır. İnsanın zincirlendiği yerde değil, hareket edebileceği, hatta kaçabileceği duy­gusunun yaşandığı yerde iktidar ilişkisi söz konusu olabilir. İktidarın soluğu her zaman hissedilebilmeli, ama kaynağı belli olmamalı ve haklılaştırıcı nedenlere dayalı bir örgü içerisine alınmalıdır.

Foucault bir başka eserinde bunu büyük bir ustalıkla tasvir eder: “İktidar her yerde hazır ve nazırdır: Ama bu, her şeyi yenilmez birliğinin çatısı altında kümeleştirme ayrıcalığına sahip olmasından değil, her an, her nokta­da, daha doğrusu bir noktayla bir başka nokta arasındaki her bağıntıda ürüyor olmasından kaynaklanır, iktidar her yerdedir; her şeyi kapsa­dığından değil, her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir. Ve ikti­dar, sürekli, tekrara dayalı, cansız, kendi kendini yeniden üreten her şeyiyle, tüm bu hareketliliklerden yola çıkarak beliren, bunların her birini destek alan ve geri dönerek onları sabitleştirmeye çalışan genel bir sonuçtur. Şüphesiz alıcı olmak gerekir: İktidar bir kurum, bir yapı değildir; bazılarının baştan sahip olduğu belirli bir güç değil, belli bir toplumda karmaşık bir stratejik bir duruma verilen addır”/29

Dolayısıyla iktidar, elde edilen, koparılan veya paylaşılan, korunan ya da elden kaçırılan bir şey haline getirilmemelidir; bu durumda amaç ortaya çıktığı için inandırıcılığını yitirir. “İktidar aşağıdan gelir; yani iktidar ilişkilerinin kökeninde ve genel kalıp olarak, egemen olanlarla onlara bağımlı olanlar arasında ikili bir karşıtlık, yukarıdan aşağıya ve toplumsal bünyenin derinliklerine değin gitgide daha kısıtlı gruplar üzerinde etkisini gösteren o ikilik yoktur. Daha çok üretim aygıtları, aileler, kısıtlı gruplar, kurumlar içinde oluşan ve rol oynayan güç iliş­kilerinin, toplumsal bünyede boylu boyunca oluşan çatlağın etkilerine destek oluşturduklarını varsaymak gerekir. O zaman bu ilişkiler, yerel çatışmaların içinden geçen ve onları birbirine bağlayan genel bir güç çizgisi oluştururlar, tabii aynı zamanda da, yeniden dağıtım, aynı çiz­giye getirme, türdeşleştirme, diziler halinde düzenleme, aynı odakta birleştirme gibi işlemleri yapmaya girişirler. Büyük egemenlikler, tüm bu çatışmaların yoğunluğunun sürekli desteklediği hegemonik sonuç­lardır.”30

İktidarın her yerde olduğu düşüncesi, emperyalizmi çağrıştırır. Onun gerçek yüzünü gizleyerek doğrudan bir tutsaklık olduğunun saklanması ideolojiyi ve özgürlük havasına büründürülerek sözde ne­fes alınabilecek delikler bırakılması ve gerçekteyse nefesinin enselerde hissedilerek ondan kurtulmanın imkansızlığı duygusu da hegemonya­yı ifade eder. Bütün bunların birleşmesi, sömürgeciliğin nasıl işlediği ve günümüzde de değişik görünümler altında varlığını nasıl sürdür­düğünü açıklar.

Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı eserinin önemli özelliklerinden biri de, Foucault’nun bilginin masum olmadığı ve iktidarın işlemleriyle derin bağlantılarının bulunduğu içgörüsünden yola çıkarak, “kolonyal söylem” incelemelerinin temellerini atması ve Avrupa’da üretilerek dolaşıma sokulan “Şark” hakkındaki “bilgi”nin ne ölçüde kolonyal “iktidar”a eşlik ettiğine dikkat çekmesidir. “Bu kitap Batılı olmayan kültürler hakkında yazılmış bir kitap değildir; bu kültürler hakkında oluşturulan Batılı temsillerden, bilhassa Şarkiyatçılık denilen disiplin içerisinde üretilmiş olan temsillerden söz eder. Said bu disiplinin nasil da Avrupa’nın ‘Yakın Doğu’ya nüfuz edişi sırasında yaratıldığını ve filoloji, tarih, antropoloji, felsefe, arkeoloji ve edebiyat tarafından beslenip desteklendiğini gösterir…”[31]

Ayrıca “Said’in projesi, Avrupalı olmayan halklara ilişkin ‘bilgi’nin nasıl da bu halklar üzerinde uygula­nan iktidarın muhafaza edilmesinin bir parçası olduğunu göstermeyi amaçlar; böylelikle “bilgi” statüsünün gizemi bozulmuş ve bilgideki ideoloji öğesi ile nesnellik öğesi arasındaki çizgiler bulanıklaştırılmış olur. “[32] Dolayısıyla toplumlar arasındaki sömürücü-sömürge ilişkileri, sömürge yönetimi ve yöneticilerinin bu ilişkiler karşısındaki davranış­ları, antropoloji ve sosyolojinin kuramsal gelişimi için büyük önem ta­şımaktaydı ve “Batı’nın İslâm imajı ve ‘oryantal toplumları’ analizinde, emperyalist politikaların rolü bilhassa belirleyici idi. “[33]

Doğu’nun (Şark) yaratılmış, yani ‘Şarklaştırılmış’ olduğuna inanıp da, bunun yalnızca imgelemin bir gereği olarak ortaya çıktığını öne sürmenin ikiyüzlülük olacağını belirten Edward Said’e göre “Garp ile Şark arasındaki ilişki, bir iktidar, egemenlik ilişkisidir, derecesi deği­şen karmaşık bir hâkimiyet ilişkisidir. “;Bu yüzden “fikirler, kültürler ve tarihlerin gerçekten anlaşılması ve araştırılabilmesi için bunların gücünün ya da daha kesin bir deyişle, iktidar yapılarının da incelen­mesi gerekir. ” Dolayısıyla şu gerçeği de açık olarak görmemiz gerekir: “Şark, sırf sıradan ondokuzuncu yüzyıl Avrupalısının varsaydığı tüm o basmakalıp biçimleriyle ‘Şarklılığı’ keşfedildiği için değil, Şark’ın Şarklı kılınabilmesi -yani Şarklı kılınmışlığa boyun eğmesi- için de Şarklaştırıldı.”34 Bu şekilde bir Şarklaştırma, belli bir iktidar biçiminin uygulanmasını mümkün hale getirmektedir.

Şarklaştırılan, daha geniş anlamıyla da sömürgeleştirilenlerin, ken­di üzerlerinde gerçekleştirilen bu “Şarklı kılınmışlığa” inandırılmala­rını, yani Oryantalizmin hem Şarklaştırılmış Doğu, hem de Şarklaştı- ran Batılı toplumlar üzerindeki kalıcılığını sağlayan güç, işte yukarıda sözünü ettiğimiz hegemonyadır. Karşıt açıdan da düşündüğümüzde, Oryantalizm, Doğu’nun geriliği karşısında Batı kimliğinin üstün oldu­ğu fikrini sürekli tekrarlayan yapısıyla Avrupa kültürünü hegemonyacı kılan şeydir. Dolayısıyla Oryantalizm ve Hegemonya, birbirini bes­lemişlerdir. Tıpkı Oryantalizmin, sağladığı destekle 19. yüzyılda Av­rupalı devletlerin İslâm dünyasının çok büyük bir bölümünü sömür­geleştirmesi sonucunda sömürgeciliğin güç kazanmasına karşılık, Oryantalizmin de aynı derecede durumunu sağlamlaştırması gibi. Oryantalizm, hep sömürgecilik ve hegemonya ile birbirini besleyici ve destekleyici bir ilişki içinde olmuş, böylece bu kavramların hayat bul­masında, her biri diğerlerinin varlık şartı haline gelmiştir.

Mahmut Mutman bu karşılıklılığa, bir başka açıdan dikkat çek­mektedir: “Eğer, Oryantalist bilgi sömür geçi/emperyalist ekonomik ve politik güçlerle ilişkili ise, bunun birinci anlamı, bu güçlerin Doğu’nun ve Doğululuğun ‘bilgisi’ni üretmeksizin oldukları güçler olamayacaklarıdır; ama ikincil bir anlamı da, bu gücün sağladığı top­lumsal bağlam ve kurumsal ağ olmaksızın böyle bir bilginin üretilme­sinin imkansızlığıdır/’[35]

Yüksel Kanar – Batı’nın Doğusu,syf.105-123

Dipnotlar:

[1] Edward W. Said, Şarkiyatçılık, s, 133.

[2] Oryantalizmle sömürgecilik ve misyonerlik sırası ve zamanı geldiğinde neredeyse aynîleşmektedir. “XVI. ve XVII. yüzyıllarda olduğu gibi, sömürgeci ideal ile misyoner eğilim birbirinin içine girdiğinde ortaya çıkan yenilik yalnızca bir anlam kaymasın­dan ibarettir: Hıristiyanlaştırma düşüncesi artık kendini bir uygarlaştırma göreviyle özdeşleştiriyordu, zira uygarlık ancak Hıristiyan olabilirdi. Bu gelişme eşzamanlı ola­rak, Saygon’daki Vatikan temsilcisi Monsenyör Miche Katolik Misyonlarda ‘Hıristi- yanlaştırma eylemlerini uzun süre engelleyen o asiler’i işaret etmiştir. Benzer şekilde, Cezayir piskoposu Monsenyör Lavigerie bu topraklara ‘Eski bir barbarlığın karanlık­larından ve karmaşasından yeni bir Fransa doğuracak olan… büyük Hıristiyan eserine katkıda bulunmak için’ geldiğini söylemiştir. Sömürgecilik bir halkın farklı toprak­larda kendini ‘çoğaltma gücü’nü oluştururken, emperyalizmin ilk hedefleri, uygarlaş­tırmak, sömürgeleştirmek, kültürünü egemen kılmak ve yayılmak olmuştur” (Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, s. 36).

[3]  Martin Bemal, Kara Atena, s. 338.

[4] Bkz. Ania Loomba, Kolonyalizm/Postkolonyalizm, s. 18 vd.

[5]   Edward Said, Kültür ve Emperyalizm, s. 140,

[6]   Bkz. Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, s. 40.

[7]   Age., s. 276.

[8]   Age., s. 277.

[9]   Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s. 51.

(10 Edward Said, âge., g. 141,

[11] Ania Loomba, age., s. 19.

[12] Girdiği ülkelerden -ekonomilerini yeniden yapılandırarak, insanlar ve malzeme­ler hangi yönde akarsa aksın, kârları daima “anayurda” akıtarak ve bütün yerküreyi, diğerlerinin yapmadığı bir tarzda dönüştüren yeni ve farklı türden pratiklere öncülük ederek- haraç, mal ve zenginlik toplamaktan daha fazlasını yapan modern kolonya- lizmle daha önceki kolonyalizmler arasındaki farklar için bkz. Ania Loomba, age., s. 19 vd.

[13] Ania Loomba, age., s. 23.

[14] Age., s. 24.

[15] Age., s. 25.

[16] Agev s. 33-34.

|17] Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, s. 21.

[18] Bkz. Ania Loomba, age., s. 40. Josep Fontana bu zihin çarpıtmasına, “En kötüsü de Avrupalı olmayan halkların sonunda, onlara yüklediğimiz yanlış kimliklerle bir­likte, onların yaratılmasına temel oluşturan masalı (Avrupa’nın, gösterdiği gelişme­nin açıklamasını yağmaya dayalı büyümeye indirgemesi. Y.K.) kabul etme noktasına varmalarıydı: Tarihi doğrusal bir gelişim içinde gören bakış açısı. Böylece bu halklar kendi geçmişlerinden koptular ve yaşadıktan sorunların gerçek niteliğini kavramalanın önleyeceğinin farkına varmaksızın, Avrupalıların kendilerine yutturduğu geçmişe eleştirel bir yeniden bakışı onun yerine geçirdiler. Köhne ilerleme destanını sömürü­nün utanç verici tarihinin kalıplan içine sokmak yeterli değildi” sözleriyle işaret eder (Bkz. Çarpıtılmış Geçmişe Ayna, s. 131).

19 J.M. Roberts (Yirminci Yüzyıl Tarihi, s.30

[20]Bkz. Ana Britannica, “Sömürgecilik” maddesi, dit: 19, s. 589.

21 -Bkz. Ania Loomba, age., s. 43 vd.

[22]Terry Eagleton, İdeoloji, s. 102.

23] Age-, s. 118.

[24] Ania Loomba, age., s. 48.

[25] Age., s, 50-51.

[26] Age., s. 52.

27- Michel Foucault, özne ve İktidar, s. 73-74.

[28] Age., s. 74-75.

29-Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi s 77

30-Age, s. 73.

[31] Ania Loomba, age., s. 64.

[32] Age., s. 65.

[33] Bryan S. Turner, Oryantalizm, Postmoıiernizm vs Globalism, s. 44.

[34] Edward W. Said, Şarkiyatçılık, s. 15.

[35] Mahmut Mutman, “Oryantalizmin Gölgesi Altında: Batiya Karşı İslâm”, s. 28-29.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir