Sömürgecilik ve Oryantalizm-1

1901 tarihli Hint Nüfus Sayımı Raporu’nda, 300 milyona yakın Hintlinin 900 kadar beyaz kamu görevlisi tarafından yönetildiği kaydedilmiştir. Hindistan’da ayrıca, her 4.000 Hintliye karşı yaklaşık bir İngiliz askeri bu­lunmaktaydı. Victorya döneminden bir gözlemcinin söylediği gibi, tüm Hintliler aynı anda tükürseler, Hindistan’daki İngilizleri boğabılirlerdi. Yine de, olgular ve fanteziler bir kenara bırakıldığında, Avrupa’nın Hin­distan ve Asya’daki gücü sarsılmaz görünmekteydi, imparatorluk yöneti­cileri kendilerini emniyette hissediyorlardı.

J.M. Roberts (Yirminci Yüzyıl Tarihi, s. 194)

Bay Smith adlı birisinin caniyane gazabı dosyalara geçmiş. Jacob H. Smith Doğu Filipin adalarından Samar’daki ABD kuvvetlerinin başkomutanı ola­rak astlarına başka buyruklarının yanısıra şu günlük emri vermiş: “öldür­meniz, yağmalamanız ve yıkıp yakmanız gerekiyor. Ne kadar çok yapar­sanız hoşnutluğum o kadar artacaktır.”

Rainer Werning(Yaralı/Şaşkın Ejderha-Bat, Despotluğu Üzerine Düşünceler, s. 89)

 

Sömürgecilik ve Oryantalizm İlişkisi

Oryantalizm, başka birçok işlevleri yanında, sömürgeleştirilen Doğu ülkeleri üzerinde güce dönüştürülmüş bilgi yoluyla sağ­lanan ve onlar üzerinde kurulan iktidarı temsil eder. Avrupa, sömür­geleştirmek için gözünü dikip dikkatini yoğunlaştırdığı bütün dünya bölgeleri arasında en çok Doğu ile meşgul oldu. Doğu, coğrafî açıdan yanıbaşında olması yanında, tarihî açıdan da üzerinde büyük komp­leksler yaratan, sürekli gözünü diktiği ama bir türlü üstün gelemediği, karşısında hep gerilemek zorunda kaldığı bir dünyaydı.

İnsanlık tarihi boyunca sürekli ortaya çıkan farklı türdeki kolonyal temasların en kapsamlısı, 1930lu yıllarda dünyanın yüzde 85’ini sö­mürgeleştirmiş olan Avrupa kaynaklı modern sömürgecilikti. Edward Said’e göre, sözü uzatmaya gerek kalmadan, Oryantalizm’in hem em­peryalizmin, hem de sömürgeciliğin bir veçhesi olduğunu söylemek su götürmez bir gerçeği dile getirmektir: “Ne ki bunu söylemek yeterli değil; çözümleyerek, tarihselliğiyle açımlamak da gerekir. Beni ilgilen­diren, Dante ile d’Herbelof nun sömürgecilik öncesi bilincinden farklı olarak, modern Şarkiyatçılığın düzenli bir biriktirme disiplinini nasıl somutlaştırdığını göstermek.

Kesinlikle salt düşünsel ya da kuramsal bir özellik olmayan bu biriktirmecilik, Şarkiyatçılığı düzenli olarak insanlarla toprakları biriktirmeye yönlendirmiştir. Ölü ya da yitik bir Şark dilini yeniden kurmak, eninde sonunda, ölü ya da ihmal edilmiş bir Şark’ı yeniden kurmak anlamına geliyordu; ayrıca, bu yeniden ku­rucu dikkatin, bilimin, hatta imgelemin, sonraları ordular, yönetimler, bürokrasiler tarafından toprak üzerinde, Şark’ta gerçekleştirilecek ic­raatların yolunu hazırlaması anlamına da geliyordu. Bir bakıma, Şar­kiyatçılığı aklayan şey sadece düşünsel ya da sanatsal başarısı değil, daha sonraki etkililiği, kullanışlılığı, yetkesiydi.1

Batı’nın Doğu’yu bilme arzusunun, yalnızca bilgi susuzluğunu giderme amacına dayanmadığını, aksine iktidar arzusuyla iç içe geç­tiğini, bilgi ve iktidarın birbirinden ayrılmayan ikizler olduğunu biliyoruz. Burada bilgi oryantalizm, iktidar ise sömürgecilikle eşleş­mektedir. Onyedinci yüzyıldan itibaren misyonerlik kılığındaki Or­yantalizmle, İngiltere, Fransa, Almanya, Portekiz, Hollanda, İtalya ve İspanya sömürgeciliğinin çıkarları çakışmaya başlar.[2] Artık bilgi biriktirmeciliği ile toprak biriktirmeciliği, yani kültürel ve ekonomik sömürgecilik, birbirinin ayrılmaz parçası olarak faaliyet yürütürler.

Bernal, Oryantalizmin -en azından İngiltere ve Fransa’da- kurumsal olarak yükselişinin, doğal olarak, Asya ve Afrika’da sömürgeciliğin ve öteki hâkimiyet biçimlerinin yayılmasıyla ilişkili olarak değerlendiril­mesi gerektiğine değinir. Daha önce üzerinde genişçe durduğumuz Avrupalı olmayan halkların ve konuştukları dillerin öğrenilmesi ve an­laşılması, sadece bu halkları kontrol etmek için gerekli değildi: “Aynı zamanda onların kültürlerini ele geçirip kategorize ederek uygarlıkları hakkında bilgi edinmek de, yerlilerin kendileri hakkında ancak Avru­pa bilimi sayesinde bilgi edinmelerini güvence altına alıyordu. Bu ise sömürge seçkinlerini metropol ülkelere bağlayan başka bir bağ sağlı­yordu. Dolaysız sömürgeciliğin 20. yüzyılın ikinci yansında çökmesin­den sonra Avrupa’nın kültür hâkimiyetinin muhafaza edilmesinde bu bağ giderek daha büyük önem kazanmıştır.,/3

Oryantalizmin bu biriktirme işlemini nasıl somutlaştırdığını, ardın­dan toprak üzerinde gerçekleştirilecek kolonyal icraatın yolunu nasıl hazırladığını ve sonra da bir bakıma “olumsuzun aklanması” diye­bileceğimiz bu karmaşık işlemi nasıl gerçekleştirdiğini anlayabilmek, her zaman birbirini çağrıştıran emperyalizm, kolonyalizm, ideoloji ve hegemonya kavramlarını bir arada dikkate alarak değerlendirmeyi ge­rektirir. Ania Loomba bize bütün bu kavramlar ve aralarındaki bağlantılar hakkında doyurucu bilgiler sunar.[4] Oxford English Dictionary “kolonyalizm”i (sömürgecilik) şöyle tarif ediyor: “Yeni bir ülkedeki bir yerleşke… yeni bir yöreye yerleşen, anayurtlarına tabi halde ya da onunla bağlantısını koruyarak bir topluluk oluşturan bir grup insan; yerleşimi ilk olarak gerçekleştirenlerin soyu ve ardılları tarafından bu şekilde oluşturulan topluluk anayurtla bağlantıyı koruduğu sürece bu yerleşime ‘colonia’ denir.”

Kelimelerin ve genel olarak bilginin masum olmadığına ilişkin ti­pik bir örnekle karşı karşıyayız. Tanımda, ustalıklı bir biçimde “sö­mürülenler” gizlenerek sadece “sömürgecilerden” söz edilmesine dikkat edilmelidir. Böylece sömürme inlinin kötü çağrışımlarının üzeri örtülmekte, “yerleşke”nin asıl sahibi olan sömürülenler dikkatlerden uzak tutulmakta, ortada sömürülenler yokmuş veya onlar söz edilme­ye değmezmiş gibi davranılmakta; sömürgeleştirme eylemi doğal ve masum bir eylem olarak sunulmaktadır. Batının Oryantalizm yoluy­la Doğu’yu nesneleştirdiğini, yani onu pasif bir varlık olarak kurdu­ğunu, kendisi onun hakkında her türlü yargıya varma hakkına sahip olduğu halde, onun kendisi hakkında verilen bu yargılar karşısında her türlü haktan yoksun hale getirildiğini belirtmiştik. Bu tanımda da asıl sömürgeye maruz kalanların yok sayıldıkları görülüyor.

Sömür­geciler sömürgelerde işe başlarken, sanki boş bir alanda, doğal bir işe girişiyorlarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bugün fiilî sömür­geciliğin bittiği bir dünyada yaşayanlar, sözlük veya ansiklopedileri açıp geçmişte yapılanları öğrenmek istedikleri zaman böyle bir zihin çarpıtmasıyla karşılaşacaklardır. Gerçekteyse sömürgeleştirme, ayrın­tılı bir plan dâhilinde yapıldı. Sömürgeciler, başta kendi vatandaşla­rını ikna etmek durumundaydılar. Denizaşırı yerlerde ne aradıklarını soranlara karşı verecek cevaplarının olması gerekiyordu. Gidilen top­raklarda yaşayanların başka türden varlıklar oldukları söylenmeliydi onlara. Adlarının anılmasına değmeyecek, haksızlık fiilinin onlar için geçerli olamayacağı kadar aşağı, özgürlük, eşitlik ve insanca yaşamak­tan habersiz varlıklar olduğu anlatılmalıydı. Onlar, kendi kendilerini yönetemeyen, yönetilmeye muhtaç kimselerdi. Sömürge yöneticileri­nin, kendilerini yönetmekten âciz bu insanları yönetmekle yaptıkla­rı şey bir lütuftu ve onlar için yapılacakların en iyisiydi. Bu yüzden,

“Hemen hemen tüm sömürge planları, yerlilerin geriliği ve genel ola­rak bağımsızlığa, ‘eşitliğe’ ve zindeliğe elvermedikleri varsayımıyla başlıyor”du.[5] Onlardan söz edilirken, efendilerinin sıkı gözetimi ve köleliği altında kalmaları gereken bu insanların kaba birer nesneden ibaret oldukları, İnsanî özelliklere elverişli olmadıkları, bunun için de insanı davranışları hak etmedikleri önyargısından hareket edilmesi bundandır.

Sömürgecinin dili: Lânet sömürgeler

Sözlüklerdeki “sömürge” tanımı, her zaman söz ve davranışlarla pekiştirildi. Sömürgeciler, karşılarına hiçbir engelin çıkmasını iste­miyor, kayıtsız bir teslimiyet bekliyorlardı. Toprakları işgal ve talan edilen insanların en küçük bir direnme göstermelerine bile tahammül edilmiyordu. Emperyalist yayılmacılığın vaizi ve ete bürünmüş hali olarak kabul edilen Disraeli bu yüzden “boynumuza boyunduruk olan lanet sömürgeler!”den söz ediyordu.[6] Güçlü karşı akımlar bulunmakla birlikte, ondokuzuncu yüzyılda endüstriyel atılmalarla gelişen ve bü­yük baskı sayısına ulaşan basın aracılığıyla halkın sömürgeciliğe ver­diği destek, emperyalist dönemin özelliklerinden biri olmuştur. Ferro, eserlerinin merkezinde İngiliz sömürge sisteminin eleştirisinin bu­lunduğunu söylediği Jules Veme’in, İngilizlerin Avustralya’daki tutu­mundan söz eden şu pasajını aktarır:

“‘Binbaşı yerlilerin aslında may­mun olduklarını savunuyor. Sömürgeci yerleşimciler siyahları vahşi hayvanlar olarak görüyorlardı. Onları tüfekle avlayıp öldürüyorlardı. Avustralyalıların doğa yasaları dışında yer aldığını kanıtlamak için hu­kukçuların otoritelerine başvuruluyordu. Hatta, Sydney gazetelerinde bunlardan kurtulmanın kesin bir yöntemi öneriliyordu: Onları kitlesel olarak zehirlemek. ‘(…) Geniş çaplı katliamlar örgütlenmişti ve pek çok kabile tümüyle yok olmuştu’. Jules Verne Mrs. Branican’da, Tazmanya ve Avustralya hakkında (1891) şunları ekler: ‘Sömürgeci ilerlemenin son sözü bir ırkın yok edilmesi ise, İngilizler eserlerini çok iyi bir şekil­de gerçekleştirdikleriyle övünebilirler.'”7

Ferr, Jules Verne’nin İngilizler için söylediği -özellikle siyahların hayvan olduklarına dair- şeylerin Fransızlar için de paylaşılan duy­gular olduğunu belirtir. “19 Eylül 1887’de eleştirmen Jules Lemaitre şöyle yazmıştır: ‘Bu hafta hiç yeni gösteri yok. Hayvanat Bahçesinde yalnızca Aşantilere rastladım. Bu bahçe çok hoş (…). Küçük çocuklar ancak gezi öykülerinde adları geçen gizemli hayvanları burada gör­me sevincini yaşıyorlar -devekuşunun çektiği bir arabaya binebili­yor, bir devenin sırtına oturabiliyorlar. Ve eğlencelerinin tam olması için, onlara vahşiler de gösteriliyor. Yazık ki, bu gösteriler insanlık hakkında onurlu düşüncelere kapılmalarına yol açamıyor (…).

Bel­ki de bana bu insanların dünyaya neden geldiklerini soracaksınız. Söyleyelim o halde, Altın Kıyısı’nın Aşantileri ve diğer vahşiler bize günün birinde hizmet etmek için varlar/”[8]Sömürgeci destanın ha­varisi Avrupalı, kendi insanının beynine daha çocukluğundan itiba­ren gazeteler, resimli kitaplar, kartpostallar, okul kitapları, sömürge sergileri vasıtasıyla ve bu şekilde sömürgelerdeki yerlileri hayvanat bahçelerinde sergileyerek, onların insan değil birer hayvan oldukları düşüncesini yerleştirmişlerdir. Efsane, ekonomik ve politik hedefler­den arındırılarak sömürgeci imparatorluğun yüceltilmesi için doğru­dan hayalgücüne hitap ediyordu.

Durumu Frantz Fanon şu şekilde özetliyor: “Bu maniheist tutum ba­zen mantığın sınırlarını aşmakta, sömürgeleştirilen inşam insanlık dışı bir hale getirmektedir. Daha açık ifadesiyle sömürgeleştirilen inşam hayvanlar seviyesine düşürmektedir. Zaten sömürgecinin sömürgeleş­tirdiği inşam anlatmak için kullandığı dil zoolojik bir dildir.”g Zoolojik dil, ansiklopedi, sözlük ya da başka metinlere yansırken, dolaylı bir biçim alarak yukarıda verilen tanımdaki şekillere dönüşebilmektedir. Dolayısıyla olayların arka planını bilenler, Oxford English Dictionary’nin masum gibi görünen tanımının aslında hayvansal bir tanım olduğunu anlarlar.

Bunu bilmeyen çoğunluk ise kendilerini Avrupamerkezciliğin ve Avrupa ırkçılığının pençesinden kurtaramazlar. Said’in verdiği bir örneğe bakalım: John Stuart Mill, “uygar ulusların birbirinin bağımsız­lığı ve milliyeti karşısında kutsal görevleri” bulunduğunu, bu haklara saygı gösterilmesi gerektiğini söylerken bir istisna kaydı düşüyor ve bu görevin “milliyet ve bağımsızlığın kesinlikle kötü geldiği, ya da olsa olsa şüpheli bir iyilik oluşturduğu uluslar karşısında bağlayıcı” olma­dığını belirtiyor.

Yapılan tasnif ilginçtir; Bir yanda “uygar” uluslar bulunmakta ve bunlar İnsanî özellikler taşımakta, öte yanda ise hiçbir iyi şeye lâyık ve elverişli olmayan gayrı İnsanî uluslar bulunmaktadır. Bunlara karşı hiç­bir davranışın bağlayıcılığı yoktur. Onlar hastalıklıdırlar ve bağımsızlık bu hastalığa iyi gelmez. Said, haklı olarak bunun neden böyle olması gerektiğini soruyor: “Bir taraftaki bir kutsal görev öbür tarafta neden bağlayıcı olmasın, birine tanınan haklar neden öbürüne tanınmasın gibi soruların en iyi yanıtları, doyundurucu bir yerel -yani Avrupalı- dü­zeni onaylamaya ve dışarıda benzer bir düzen hakkının kaldırılması­na olanak vermeye yönelik, törel, iktisadi, hatta metafizik normlar ba­kımından iyi temellendirilmiş bir kültür çerçevesinde bulunabilir. Bu Önermem mantıksız ya da aşın görünebilir.

Oysa, Avrupa’nın mutlu­luğu ve kültürel kimliği ile denizaşırı emperyal dünyaların boyundu­ruk altına alınması arasındaki bağlantıyı fazlasıyla titiz ve sakınımlı bir biçimde dile getiriyor. Bugün bir bağlantının varlığını kabul etmekte çektiğimiz güçlükler, bir bölümüyle, bu karmaşık meseleyi görünüşte yalın ve nedensel bir meseleye indirgeme eğilimimizden ileri geliyor; bu meselenin indirgenmiş hali, karşılığında suçlayıcı sözler ve savunmacılık üretiyor. Ben, ilk dönem Avrupa kültüründeki ana etmen bu kültürün ondokuzuncu yüzyıl sonları emperyalizmine neden olması­dır demiyorum; eski sömürge dünyasının tüm sorunlarının Avrupa’nın sırtına yıkılması gerektiğini de ima etmiyorum. Buna karşılık, Avrupa kültürünün belirgin özelliğinin, her zaman değilse de genellikle, aynı anda hem kendi seçişlerini geçerli kılmak hem de bu seçişleri uzaktaki emperyal egemenlikle birlikte savunmak olduğunu söylüyorum. “[10]

Loomba da yukarıdaki tanımda, yalnızca sömürgecilerden söz edil­mesi ve sömürgeler kurulmadan önce o yerlerde zaten yaşıyor olabile­ceklerin dikkate bile alınmamasının ilginçliğine değinerek asıl amacın nasıl saklanmak istendiğini belirtir: “Böylelikle, yapılan tanım, farklı halklar arasındaki bir karşılaşma ya da fetih ve tahakkümü çağrıştı­racak herhangi bir imayı ‘kolonyalizm’ sözcüğünden boşaltmış olur. ‘Yeni yöre’nin hiç de o kadar ‘yeni’ olmayabileceği ve ‘bir topluluk oluşturma’ sürecinin bir şekilde gayrı adilane olabileceği konusunda en küçük ima yoktur bu tanımda.”[11] Oysa sömürgeciler tarafından, anayurtlarına tabi ve onunla bağlantısını koruyarak oluşturulan bir topluluğun yeni olabilmesi, orada daha önce bulunan toplulukları boz­ma ve anayurda uyarlamak için yeniden oluşturma sürecine bağlıdır.

Bu da “ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme ve isyanlar dahil olmak üzere kapsamlı bir pratikler silsilesini içerir.” Asıl sahipleri ta­rafından gelip kendilerini sömürmeleri için davet edilen ve geldikleri yerde karmaşık bir pratikler silsilesi görülmeyen kolonyal bir yerleşime tanık olunmadığına göre, sömürgeciliği (kolonyalizm), sorunsuz bir yerleşme olarak değil, başka insanların topraklarının ve mallarının zor­la ele geçirilmesi ve denetlenmesi olarak tanımlamak durumundayız.[12]

Fiilî bir durumu ifade eden “kolonyalizm”e karşılık “emperya­lizm”, imparator ilkesi, ya da ruhu; emperyal denilen çıkarların savu­nuculuğu olarak tanımlanır. Bunu, Emperyal kelimesinin “buyruk ya da üstün güç”, aynı zamanda “imparatorlukla ilgili” gibi anlamları ve Emperyalizm’i de “bir imparatorun yönetimi, bilhassa despotik ya da keyfî yönetimi” şeklindeki basit tanımıyla birleştirdiğimizde, emperya­lizm için doğrudan kolonyal yönetimin zorunlu olmadığını, sömürge­cilik olmadan da yürütülebileceğini söyleyebiliriz. “Şu halde, modern dünyada, toprak işgali, maddî kaynaklara elkonulması, emeğin sömü­rülmesi ve başka bir toprak ya da ulusun politik ve kültürel yapısına müdahale edilmesi olarak kolonizasyon ile küresel bir sistem olarak emperyalizm arasında ayrım yapabiliriz/’[13] Nitekim “emperyal ülke, iktidarın kaynağı ve dışa aktığı ‘metropol’dür; koloni ya da neo-koloni, ‘metropol’ün nüfuz ettiği ve denetlediği yerdir. Emperyalizm resmen koloniler olmaksızın işleyebilir (bugünkü Birleşik Devletler emperya­lizminde olduğu gibi), ama kolonyalizm işleyemez. “[14]

Bir bakıma kolonyalizm çağının sona ermesine, ama buna rağmen sömürünün ortadan kalkmamış olmasına bakarak tüm dünyanın post- kolonyal bir görüntü sunduğunu söyleyebiliriz. Bir ülke hem biçimsel açıdan bağımsız olma anlamında postkolonyal, hem de ekonomik veya kültürel açıdan bağımlı kalma anlamında neo-kolonyal olabilir. “Yeni küresel düzen doğrudan egemenlik kurmaya dayanmıyor. Ama bu düzen, bazı ülkelerin başka bazı ülkelere ekonomik, kültürel ve (deği­şen derecelerde) politik yönden nüfuz etmesine izin verir.”[15]

Burada bizi ilgilendiren, sömürünün -ister emperyalizm, isterse kolonyalizm yoluyla olsun- nasıl işlediği ve gayri İnsanî özelliğine rağmen ayakta durmayı nasıl başardığıdır. Eğer, yukarıda belirttiğimiz gibi, 1930’lu yıllarda kolonyalizm dünyanın yüzde 85’inde hüküm süren bir genişliğe ulaşmışsa, bunun işlemesi ve devamlılığının sağlanması hiç de kolay bir iş değildi. Avrupa kolonyalizmi bu güçlüğü yenebilmek için “en başından beri çeşitli denetim ve temsil stratejileri ve metotları­na başvurdu. ‘Öteki’ne ilişkin Avrupalı söylemler de buna göre değişir. Ama bu söylemler tüm dünya çapında birbiriyle karşılaştırılabilir (ve tuhaf bir şekilde birbirine benzer) haksızlık ve tahakküm ilişkileri üret­tiği için, kolonyal metotlar ve imgelerin zaman ve yer bakımından çok büyük değişiklikler arz ettiği zaman zaman gözden kaçırılır. ’16

Frantz Fanon, sömürge halklarının yalnızca emekleri başkaları ta­rafından temellük edilen insanlar değil, “kendi yerel ve orijinal kültür kaynakları söndürülmek ya da toprağa gömülmek suretiyle ruhunda onulmaz bir aşağılık kompleksi yaratılmış halklar” olduğunu, fakat bu duyguya teslim olmamak için kendini “nerdeyse bir varoluş şartı olarak, başka ve yeni bir uygarlığın yayıcısı durumundaki ulusun di­liyle, yani metropol kültürüyle göğüs göğüse bir hesaplaşma içinde” bulduğunu söyler. Sömürgeci insanın yaydığı ve sürekli dayattığı ideolojik söyleme göre “Sömürge inşam artık ana ülkenin, metropolün kültürel standartlarını benimseyebildiği oranda” yükselebilecek ya da insan sayılacaktır.[17]

Bu da kendi kültürünü, dilini, ekonomik yapısı­nı, kısacası bütün değerlerini terk ederek sömürgeciye teslim olmasını gerektirecektir. Böyle bir dayatmaya sömürge insanı hemeninden inanmadığı ve boyun eğmediği için karmaşık bir sömürge-sömürgeci ilişkisinin başlaması kaçınılmazdır. İşte sözlüklerin sorunsuz bir yerleşke tanımının anlamsızlığını ortaya koyan da, bütün sömürgelerde yaşanmış olan bu fiilî durumdur.

Batı sömürgeciliği, ırkçılığı ve Avrupamerkezcilik konusunda Batı dillerinde oluşturulan geniş edebiyatın, sömürü ve ırkçılığa muhatap olan halkların duygu ve düşüncelerinin yapılandırılmasında ve ortaya çıkacak kinlerin dizginlenmesinde oynadığı rol de burada ortaya çıkı­yor. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki birçok araştırmacının “Av­rupa kolonyalizminin ilerlemesini bilim ve akim hurafeler karşısındaki zaferiyle” eşitlemesi, ne yazık ki “kolonileştirilmiş halkların” birçoğu­nun da böyle bir görüşü benimsemesine yol açmıştır. Sömürülenler içinde bile bu durumu kendilerini sömürenler kadar kesin bir inançla savunanların çıkmasına ve kuşkusuz bunun, bu oluşumlara psikolo­jik bir güç kazandırmış olmasına rağmen,[18] yaşanmış ve yaşanması da olağan olan gerçek, bu ilişkinin çok önemli sorunlarla dolu olduğudur.

Bilim ve aklın hurafeler karşısındaki zaferi gibi parlak bir aldatma­canın, sömürgeciliğin meşrulaştırılması için kullanılan bir araç haline getirilmesi ancak Bati’nın başarabileceği önemli buluşlardan biridir, Daha çok da, sömürgeler döneminde sömürüye maruz kalmış insanları değil, günümüz insanım kandırmaya yönelik bu söylemsel zafer, açıkça ilerleme mitine göndermede bulunuyor ve Bati’nın kendisini öteki ülke ve milletlere karşı “uygarlaştırma görevi”yle yükümlü kıldı­ğı söylemin merkezine yerleştiriyor. Bu yükümlülük, bir talebe cevap olarak doğmamış, hiç kimse gelin bizi uygarlaştırın dememişti; aksi­ne böyle bir talebe bile akıl erdiremeyecek kadar geri oldukları kabul edilen (Bati’nın temel düşüncesi budur) ülke ve milletlerin ilerlemesi için gönüllü bir sorumluluğu üstlenenler Avrupalılardı ve her nedense uygarlaştırma yöntemi olarak sömürgeleştirmeyi seçmişlerdi.

Hatta bu öylesine yüce bir ideal olmalıydı ki, Avrupalı devletler onları kimin uy­garlaştıracağı konusunda birbirleriyle boğazlaşıyorlar, sömürge payla­şımı için aralarında çok kanlı savaşlar yapıyorlardı. Bugün çoğu kişi, hemen hiç sorgulamaksızın Avrupa tarihini, uğruna çaba göstermeye değer hedeflere doğru sürekli bir ilerleme olarak görmeye yatkınlığını sürdürmektedir; böylesine ikna edici ilerleme iddiası da ancak Avru­palılara ve denizler ötesinde, Avrupalıların yerleştikleri topraklardaki akrabalarına ait bir hakti.

Yirminci yüzyılın başlarında Batı dünyası, bir başka deyişle kıtalar ötesi sömürge liderleri, kültürlerinin ilerle­mesinin devam edeceğine sonsuz bir güven duyuyorlardı. Hatta bu görüşe inanmayan seçkin bir statüye ve zihinsel kapasiteye sahip çok az sayıdaki muhalifler bile, “içinde yaşadıkları kültürün kendi kendini tahrip etme potansiyelini henüz ortaya çıkarmadığını (…) ve bu uygar­lığın materyalizm, demokrasi ve barbarlık dalgalarına kapılarak din ve ahlaki değerler çapalarından uzaklaştığını” savunmakla birlikte, “ait oldukları uygarlığın dünya tarihini etkileyen bir güç olarak benzersiz bir dinamizme ve dünya tarihini şekillendirmekte benzersiz bir etkin­liğe sahip olduğuna emindiler. ’19

Yüksel Kanar – Batı’nın Doğusu

Yazının devamı için bkn:

Sömürgecilik ve Oryantalizm-2

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir