Bosna Dağlarından Sadarete Bir Lider Portresi:Sokullu Mehmed Paşa

Çorba ile Açılan İkbal Kapısı

Bosna’ nın Vişegrad şehrinin Sokoloviç kasabasının o gün ağır misafirleri vardı. Is­tanbul’dan gelen bir ilim heyeti evleri tek tek dolaşıyor, Sokoloviç’in çocuklarını tetkik ediyordu. Onlara en zeki, en çalışkan, boyu posu en yerinde olan gençler lazımdı. Bu dağ başlarında ancak çoban olabilecek çocukların önünde her an ikbal kapıları açılabilirdi. Bu öyle bir kapı idi ki dünyanın en gösterişli ordusu Osmanlı’nın yeniçeriliğinden en yüksek makamı olan sadarete kadar yolu vardı.

Devşirmenin de usulleri vardı. Her kapı çalınmaz, zeki bulunsa da her çocuk alınmazdı. Halbuki halk, yürekleri burkulsada çocuklarını İstanbul’a göndermeyi isterdi.Koca Devlet-i Aliyye’de Enderun’a giren çocuk sayısı 400’den Onlardan biri olabilmek hiç de kolay değildi. Bir asır önce Fatih Sultan Mehmed’in huzurunda Bosna dağlarında 30.000 Bogomil Hristiyan toplu halde Müslüman olurken Fatih’ten üç konuda söz istemişlerdi. Bunlardan biri de çocuklarının İstanbul’da okutulması idi. Bu nedenledir ki Osmanlı sadaretinde en çok Boşnaklar vardı.

Mesela, bir evde birden çok çocuk yoksa o eve girilmezdi.Hane halkını evlat hasretiyle yakmamak da lazımdı. O gün uğranılan evlerden beğenilen çocuklar Cuma günü köy meydanında yapılacak asıl imtihana davet edilmişlerdi. Cuma, Osmanlı’nın tatil günü idi. Ve o gün sabah erken saatlerde köy meydanı, evlatları yanında anne babalarla doluydu. Bu nasıl bir imtihan olacaktı? Bosna’nın yalçın dağlarının zirvelerindeki Sokoloviç köyünde düz bir yer bulmak zordu. Avuç kadar köy meydanında herkes az sonra yapılacak seçimi merakla bekliyordu.

Uzun tahta masalar hazırlanmıştı. Az sonra meydana teşrif eden ulemanın işaretiyle seçilen çocuklar bu masalara karşılıklı oturtuldular. Önlerine birer tas çorba kondu.Osmanlı’da kahvaltı genelde bir tas çorbaydı. Herhalde çocuklara bir sabah ikramı yapılıyordu. Ancak içmeleri için ellerine tutuşturulan ka­şıklar herkesi şaşkına çevirmişti. Sapları o kadar uzundu ki bu kaşıkların, ne tutmak ne de çevirmek mümkündü. Bu kaşıkları çorba kasesine daldırmak için sapın dibinden tutsalar ucuyla yanlarındaki çocuğa zarar verme durumu söz konusu iken sapın ortasından ya da ucundan tutsalar kaseye de ağızlarına da kaşığı yaklaştırabilmeleri mümkün olmuyordu.

Şaşkına dönen çocuklar çorbalarını nasıl içeceklerini düşüne dursunlar, uzak masalardan birinde iki çocuk gayet rahat çorbalarını içebiliyorlardı. İstanbul’dan gelen ilim heyeti meraklı gözlerle çocukları süzerken aradıklarını bulmuşçasına o masaya doğru yöneldiler. Çocuklar ellerindeki uzun saplı kaşıklarla birbirlerine çorba içiriyorlardı.

Ulema, çorbayı neden bu şekilde farklı içtiklerini sordu. Bir tanesi, “Karşımdaki arkadaşım böyle içelim,” dedi deyince bütün gözler bu gence çevrildi. İşte sınavı kazanan genç tam karşılarında duruyordu. En zeki gençleri seçmekle yükümlü olan bu ilim heyeti çocuklara bilgi sormuyorlardı. Yapılan bu sınav bilgiyi de­ğil dehayı ölçmeye yönelikti. Yani bu gençlerin arasında bir deha pırıltısı arıyordu ilim adamları. Herhangi bir zorluk karşısında anlık çözüm yolu bulabilme kabiliyeti çok önemliydi.

Bosna dağlarından sadarete ikbal kapıları bu uzun boylu gencin önünde sonuna kadar açılmıştı. Önce bir ailenin yanına verilecek, İslam ahlakını Türk örf ve adetlerini öğrenecek sonra Edirne Enderun Mektebi’nde yoluna devam edecekti. Edirne’den sonra liyakatli diğer gençlerle birlikte İstanbul Enderun Mektebi’ ne alınacaktı.

Kardeşimi Karanlıklarda Bıraktınız

Enderun, liyakati (kabiliyet) ölçü alan bir kurumdu. Ancak söz sahibi ailelerin çocukları da anlaşmalı bir şekilde alınıyor ve burada şekillendirilmeye çalışılıyordu. Böylece o aileler de kazanılmış oluyordu.

Genç Sokullu, Enderun’da hızla ilerliyordu.Küçük Oda, Büyük Oda, Seferliler ve Kuşhane, Hazine ve Kiler derken artık son hasarnağa gelmişti. Hasodalılardan biri de artık odur. Hem de Hasoda’nın en kıdemlisi olmuştur. Bu kişiye silahtarağa denirdi. Padişahın arkasında durur, onun adına kılıcını omzunda taşırdı. Uzun zülüfleri göğüslerine kadar iner ve Enderun’un bu en yüksek rütbesindeki kişi için artık devlet kademeleri sonuna kadar açıktı. Ancak bu ikbal sahibi gencin kafasını kurcalayan bir mesele vardı: Devşirildiğinde kundakta bulunan erkek kardeşi …

Acaba o ne haldeydi? Artık genç bir delikanlı olmuş olmalıydı. O dağ köyünde çobanlık mı yapıyordu yoksa köy şapelinde babasının yanında mı duruyordu? Bosna’ya gidecek heyetin başındaki kişiye tembih etti. Vişegrad’a uğran-dığında Sokoloviç köyüne gidilecek ve aileden alınan izinle bu küçük çocuk İstanbul’ a abisinin yanına getirilecekti.

Istanbul’dan yola çıkan heyet Bosna’ya varmıştı. Yollarını Vişegrad’a düşürüp dağların ucundaki bu köye de uğradılar.Tembih mucibince ev bulundu ve durum anlatıldı. Hane sahiplerinin çocukları, Osmanlı’nın en önemli devlet adamlarından biri olmuştu.

O artık Osmanlı sarayında sözü geçen en kıdemli kişilerindendi. Kısa selam ve kelamdan sonra konu Sokullu’nun küçük kardeşine geldi. Abisi onu yanında görmek, elinden tutup yetiştirmek istiyordu. Aile düşünmek için müsaade istedi.

Gece boyunca yapılan aile içi görüşmede anne, diğer aile büyüklerine rızası olmadığını bildirecekti. Birini gönderdiğini, diğer oğlunu yanında görmek istediğini söyleyecekti. Ancak yarın gelecek heyete bunu nasıl izah edeceklerdi? Sonra büyük oğullarına ayıp olmaz mıydı?

Nihayet bir karara vardılar.Sülale içinden aynı yaşlarda bir başka delikanlıyı, “Bu kardeşindir,” diye gönderme kararı aldılar. Öyle de oldu.Ertesi gün gelen heyete aileden bir başka genç teslim edildi.

Heyet, Sokullu’nun erkek kardeşi diye yanlarına verilen bu gençle İstanbul’a döndü.Aradan birkaç yıl geçmişti. Sokullu Mehmed Paşa artık kaptan-ı deryalık makamındaydı. Osmanlı kaptan paşalığı rütbesiyle bü­tün denizler avucunun içindeydi. Artık ailesini payitahta getirme zamanının geldiğini düşünüyordu. Ayarladığı bir gemiyle onları Bosna’dan İstanbul’a getirtecek; görüp hasret giderecekti.

Dediği gibi de oldu. Vişegrad dağlarının zirvesindeki avuç içi büyüklüğündeki köyden İstanbul’a gelen ailesi şaşkındı. Hele oğullarının ikbal ve itibarı karşısında daha da şaşırmışlardı. Bu manzarayı gören anne içten içe mahcubiyet duyuyordu. Oğlunun birkaç sene önce kardeşini talep etmesinin altında yatan sebepleri görmeye başlamıştı. Yaptığı hatanın farkında olarak bu durumu büyük oğluyla paylaşmak istedi. Yalnız kaldıkları bir akşam meseleyi Sokullu’ya açtı. Kendisinin yanına gönderdikleri gencin kardeşi olmadığını, akrabadan bir başka genç olduğunu söyleyiverdi. Büyük Kaptan’ın merak dolu sorusu gecikmedi. Peki ya kardeşi, o neredeydi? Niye getirmemişlerdi?

Bu soru karşısında annenin gözleri yaşla doldu. Osmanlı deniz kuvvetlerinin başındaki paşanın erkek kardeşi geçen sene hayata gözlerini yummuştu. Anne, oğlunun nasıl bir tepki vereceğinin tedirginliği içindeydi. Büyük kavuğun altındaki baş neredeyse alnı yere değecek kadar eğildi tekrar kalktığında bu başın üzerindeki gözler yaş içerisindeydi. Karşısındaki annesiydi, ne söyleyebilirdi. Kardeşinin İslamiyet’i tanıyamadan Hristiyan olarak ölmesi, onu çok sarsmıştı. Osmanlı tarihinin gelmiş geçmiş bu en önemli devlet adamlarından Sokullu Mehmed Paşa’nın ağzından sadece şu cümleler dökülebildi, “Ne yaptın.

Allah Bize de Böyle Güzel Bir Ölüm Nasip Etsin

Sokullu Mehmed Paşa, Osmanlı tarihinin sadarette en uzun kalan devlet adamlarından biriydi. Tam üç padişah döneminde bu vazifesini kesintisiz yerine getirmişti. Ama artık yaşlanmış­tı. Devir III. Murad dönemiydi. Sokullu, adet olduğu üzere At Meydanı’na bakan konakta oturmaktaydı. Konağının bulundu­ğu yer küçük bir tepenin üzerinde bulunuyordu. Tepe ise zamanında Roma imparatorlarının saraylarının bulunduğu önemli bir mevkideydi. Sonradan bu tepe düzlenecek ve yerine Sultan Ahmed Camii yapılacaktı.

Sokullu’nun hiç bırakmadığı bir adeti vardı. Her gece teheccüt namazına kalkar, sabah namazının vakti girene kadar yatmazdı. Bu arada yardımcısı gelir önce birlikte Kur’an okurlardı.

Ardından yardımcısı, Osmanlı tarihinden bir bölüm okurdu.Ardından sabah namazı için en yakın camiye gidilirdi. Sokullu’nun konağına en yakın cami Ayasofya’ydı. Namazlar genellikle Ayasofya Camii’nde kılınırdı.

O gece de öyle geçti. Teheccüt sonrası Kur’an okundu. Ardından yardımcısının okuduğu tarihi kıssaya kulak verdi. Konu,1. Murad’ın Kosova Savaşı sonundaki şehadetiydi. Sokullu Mehmed Paşa bölüm bittiğinde gözyaşları içinde kalmıştı. Zaferin sonundaki bu şehadet onu çok duygulandırmıştı. Yürekten gelen bir duayla doğruldu yerinden ve, ”Allah bize de böyle güzel bir ölüm nasip etsin,” deyiverdi.

Ertesi gün sadrazam divanı zamanıydı. Haftanın belli günlerinde sadrazamın konağında bu divan toplanır ve devlet işleri görüşülürdü. Toplantıya ara verildiği bir sırada kapıya gelen bir meczup içeri alındı. Nöbetçiler normalde her önüne geleni içeriye bırakmazdı. Ancak bu meczup konusunda tembihliydiler.

Sokullu bu zavallıya arada bir sadaka veriyordu. Kapıya gelirse,”İlişmeyin, içeriye bırakın,” diyordu. O gün de öyle oldu. içeriye alınan meczup Sokullu’nun bulunduğu odanın kapısına kadar gelmişti. Büyük sadrazam kapıda gördüğü bu acuzeyi yanına çağırdı, “Gel bakalım koca deli, nerelerdeydin kaç zamandır?”dedi. Bu arada elini kuşağına atarak para kesesine uzandı. Birkaç akçe verip gönderecekti divaneyi. Osmanlı’da aklı noksanları sevindirmek büyük sevaptan sayılıyordu.

Ancak o gün farklı bir durum vardı. Bu meczup beline bir hançer saklayarak gelmişti huzura. Ve hiç beklenmeyen bir şey oldu. Sokullu’nun boş bulunduğu o anda belindeki hançeri çıkaran meczup Sokullu’nun göğsüne saplayıverdi. Oradakiler her ne kadar yetiştilerse de artık iş işten geçmişti. Sokullu can çekişmeye başlamış ve az sonrada ruhunu dün gece yaptığı dua mucibince Rahman’a teslim etmişti. Artık Osmanlı tarihleri onu Şehit Mehmed Paşa olarak anacaktı.

Talha Uğurluel – Osmanlı’nın Kalbini Bekleyenler,syf.93-107

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*