Siyâset Sanatı ile Devlet Nizâmı

Siyâset Sanatı ile Devlet NizâmıSiyâset sanatı ile devlet nizâmını Selçukludan ve onun üzerinden Iranlı Sâsânî ile Arab asıllı Abbâsîden tevârüs etmiş Osmanlı, Anadolu müdhiş bir kargaşaya batmışken, uç beğliğinden imparator devleti olmağa adım atmıştır. 1243 Kösedağ muharebesinde Anadolu Selçukluları yenen Moğol Ilhanlılar, taş üstünde taş, gövdede baş bırakmamacasına Anadoluyu istilâ etmişlerdir. Moğol mezâliminden kaçan Türkmen boyları ile oymakları Türkistandan, İrandan, Azarbaycandan, Doğu ile Orta Anadoludan kalkıp 1261 ile 1310 arasında istilâdan nisbeten masûn kalabilmiş Batı ile Kuzey batı Anadoluya yerleşerek beğlikler kurmuşlardır. Öncelikle Kuzey batı Anadolu serhad boyudur.

Selçuklu sultanı Gıyaseddîn İkinci Keyhusrev (saltanat: 1237 — 1246) Kayı boyu yahut oymağını Bizans kaynaklarında Bitinya diye anılan bölgenin askerî açıdan en kayda değer mıntıkasına yerleştirmiştir. Menteşe, Aydın, Saruhan ile Karesi çeşidinden gâzî beğlikler gibi, Kayılardan gelme Osmanlı da Hırıstıyan topraklarına akınlar düzenleyip kalelerini ele geçirmeğe koyulmuştur. Sonunda 1299 da bağımsızlığını ilân edip Söğütlü merkez kıldıktan sonra Osman Gâzî 1301de İznik (Nicaea) şehrini fethetmiştir. 1326 da vefatıyla Osman Gâzî’nin yerine oğlu Orhan Gâzî tahta çıkmış; 1326 da fethettiği Bursayı Osmanlı devletinin ikinci pâyıtahtı kılmıştır. 1352 de Çanakkale boğazı aşılarak Rumeliye ayak basılmıştır. Mekecenin fethi akabinde Orhan Gâzî, yolda kalmış fakîr fukaranın sığınacağı fakîrân, yabancıya kucak açan garîbân, dilencileri kabul eden miskînân, gezgin dervişleri ağarlayan dervişân ile talebeyi barındıran tâlibân-ı ilmi içerir hânegâh inşâa ettirmiş-tir.“

1326 da fethedilmiş Bursayı 1331 eylülünde ziyâret eden Arap gezgin Muhammed ibn Battuta’nın (1304 – 1377) verdiği bilgilerden buranın beş yıl önce uzun süre muhasara altında tutulup da zaptedilmiş, savaş görmüş bir şehir olduğu izlenimi edinilmez. Hummalı bir imâr etkinliği hüküm sürmekteydi. Bu cümleden olmak üzre, câmi, medrese, han, kervansaray, hamâm, imârethâne, imâlâthâne, çarşı, pazar ve yeni yerleşmeğe gelenlere konut inşâa olunmaktaydı. Şehrin görünümü hızla Müslümanlaşmakla birlikte, din ile kavim farkı gözetilmeksizin herkese hayatını olduğu gibi sürdürme hakkı tanınmıştı. Hana yahut kervansaraya konuk gelenin önüne yiyecek niyetine ekmek, içeçek olaraksa keyfe göre, su yahut şarap koyulurmuş. Yine İbn Battuta’nın anlattıklarına bakılırsa, hükümdar Orhan Gâzî sefere çıkmadıkça mülkündeki şehirleri dolaşır, bir yerde de on günden fazla kalmazmış. Böylece halkın sorunlarını yerinde görüp gerekli tedbirleri vakit geçirmeden almak imkânını bulurmuş. Zaptolunan topraklar ile şehirlerin nizâm ile intizâmı gözetilmiş; kimsenin toprağına, malına mülküne dokunulmamıştır. Sâdece vergiye —iltizâm— bağlanmışlardır. Gerek konulmuş vergilerle gerekse belli bir miktarın üstüne çıkan topraklara el koymak sûretiyle menkul ile gayrimenkul servetin tekelde toplanmasının önlenmesine gayret edilmiştir. Bu da, zâten Kur’ân hükmü gereğiydi.

Söz konusu düzenden Hıristiyan ahâlî öylesine etkilenmiş olmalı ki, kendiliğinden Osmanlıya iltihâk edenler azımsanmayacak sayılara ulaşmıştır. Nitekim Müslüman Türk akıncılarının Hıristiyan mütekâbili olan Bizanslı Rum Akritai, Gâzîlerle birlikte savaşmağa koyulup gazâ çoşkunluğu ile savaş ganîmetlerini yine Akıncılarla paylaşmışlardır. Akritainin arasından Gâzî Köse Mihal, oğlu Gâzî Ali beğ, Gâzî Evrenos gibi akıncı kumandanlar temâyüz etmişlerdir. Aşıkpaşazâde’ nin aktardıklarına bakılırsa, bunlardan biri olan Bursa beğinin veziri Gâzî Saroz’ a Osmanlı hükümdarı Orhan Gâzî, kuvvete başvurmaya gerek bırakmadan şehri niye kendi istekleriyle teslim etmiş olduklarını sormuş; Saroz da şu cevabı vermiş: “Çeşitli sebeplerden teslim olduk. Bunlardan biri, devletiniz günden güne güçlenirken, bizlerinkisi gün be gün çaptan düşmektedir. Hepimiz bunun farkındayız. Bir başka sebep, atanız (Osman Gâzî) bize darbe indirdi; ardından başını alıp gitti. Köylerimizi mülküne —devletine— kattı. Sizlere teslim oldular. Onların nice rahata ermiş olduklarına tanık olduk. Artık bizlere ihtiyâç duymadıklarını gördük. Bizler de, işte, o rahatı arzuladık.”

Gerek Bizanslı gerekse Balkanlardan Hıristiyan zâdegân aileler hızla ve tereddütsüzce Osmanlı İdâresinin en üst mertebelerine tırmanıp yerleşmişlerdir. En çarpıcı örneklerden birinden bahsedelim. 1389 Kosova meydan muharebesinde Osmanlı sultanı Birinci Murat kumandasındaki Osmanlı Türk ordusuna yenilen Sırpların efsânevî hükümdârı Lazar Hrebelyavoniç, vuruşmada can vermiştir. Onun oğlu ve halefi sıfatıyla Osmanlı hâkimiyeti altındaki Sırbistanm kralı olan Stefan Lazareviç (Lazar II), Birinci Murad’m ardından tahta oturan oğlu Yıldırım (I.) Bayazıt” ın yoldaşı, silâh arkadaşı olmuştur. O kadar ki Stefan, 1402 Ankara muharebesinde Yıldırım’ın yanında Timurlenk’e (1336 – 1405) karşı cansiperane savaşmıştır. Stefan, kumandasındaki Sırp birlikleriyle, askerleri tarafından terkedilmiş hâlde tek başına kalakalmış Yıldırım’m yanında ümitsizce vuruşmağa devam etmiştir. Sonunda Yıldırım’ı ricata iknâ edemeyince, ister istemez elinde kalmış pek az sayıdaki askeriyle muharebe meydanından çekilmek zorunda kalmıştır. Yıldırım da Tımurlenk’e esîr düşmüştür.

Osmanlının seçkinci ve dinî ile kavmî ayırım gözetmeyen siyâsetine çarpıcı bir örnek daha: Yıllardan 1453; tarih, 29 mayıs. Yirmi bir yaşındaki Fatih Sultan II. Mehmet kumandasında Osmanlı Türk ordusu Istanbula girmektedir. Surlar ve onların hemen dibi iki taraftan savaşta ölmüş askerlerin naaşlarıyla dolu. Naaşların arasında devleti ile davâsı uğruna vuruşurken canını fedâ etmiş Bizansın son imparatoru ve başkumandanı XI. Konstantin (Drages) Palaiologos (1404 – 1453) da bulunmaktadır. Fatih, er meydanında can vermiş Onbirinci Konstantin’ şanına, şerefine uygun tarzda defnettirmiştir

 Teoman Durali,Sorun Nedir ?

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*