Şeriatta Farklılık

Şeriatta Farklılık

Şeriatta farklılık bulunan hususlar, çoğu kez sadece mutlak olan ve belirli bir sınır konulmayan, aksine mükellefin değerlendirmesine bırakılan konularda bulunur.[1]Bu durumda her mükellef kendi kav­rayış ve değerlendirmesine göre sorumlu olur. Mesela, birisi böyle bir durumda şunu anlar, o onunla sorumlu olur; bir ikincisi onun anlayı­şından daha ileri gider, o da onunla sorumlu olur. Öbür taraftan mü­kellefin, altına girdiği yükümlülüğe göstereceği sabır ve metanet ölçü­sünde de farklılık ortaya çıkar. Herkes güç yetirebileceği mertebeden sorumlu olur. Güç yetiremeyeceği mertebede olan bir durumla sorum­lu tutulmaz. Daha önce arzedilenlere muhalif olduğu sanılan hususlar işte bu noktadan kaynaklanmaktadır. Allah en iyisini bilir.

Bizzat bu nokta göz önüne alındığı içindir ki, amelî konularda hükümler, mükellefleri meşakkate düşürmeyecek ve bu yüzden onları usandırmayacak tarzda, dünya hayatını düzenli bir şekilde yürütme­sini ve çıkarlarını kollamasını sağlayan âdetlerini ortadan kaldırma­yacak biçimde konulmuştur. Şöyle ki: Ümmî olup ne şeriattan ne de aklî hükümlerden hiçbir şeyle uğraşmayan bir kimse, öteden beri alış­kın olduğu âdetlerinden bir anda soyutlanırsa, elbette ki onun kalbi kendisini bu duruma sokan şeyden sıkıntı duyacaktır. Daha önceden bu gibi şeylerden haberdâr olan kimseler ise böyle değildir. İşte bu nokta göz önünde tutularak Kur’ân yirmi (küsur) senede parça parça indirilmiş, yükümlülük getiren hükümler azar azar gelmiş; bir anda ve toptan gelmemiştir (Tedrîcîlik prensibi)[2]. Bu, kalplerin bir anda şeriattan soğuyup ondan yüz çevirmemesini sağlamak için yapılmış­tır.

Rivayet olunduğuna göre Ömer b. Abdulaziz’e, oğlu Abdulmelik[3] şöyle der: “Sana ne oluyor dahükümleri (umur) uygulamıyorsun.Allah’a yemin ederim ki, hak yolda beni de, seni de kazanlarda kaynatsalar, zerre kadar aldırmam!” Ömer ona:

“Acele etme yavrum, Allah içkiyi Kur’ân’da iki defa kötüledi, üçüncüde haram etti.[4]Ben hakkı toptan insanların üzerine yükledi­ğim zaman, onların da toptan onu reddetmelerinden ve bundan fitne kopmasından korkuyorum” diye karşılık vermiştir.

Bu doğru bir mânâdır ve insanların yapageldikleri incelendiğin­de buna itibar ettikleri ortaya çıkacaktır. Uygulanan tedrîcîlik meto­du hem insanların maslahatlarını daha iyi bir şekilde ortaya koymuş, hem de ısındıra ısındıra daha tesirli olmuştur. Hükümlerin çoğu mey­dana gelen sebepler üzerine gelmiştir. Hükümlerin olaylara paralel olarak inmesi ve şeriatın bu şekilde yavaş yavaş parça parça oluşması insanlar üzerinde hem daha tesirli olmuş ve hem de onların kabulleri­ni kolaylaştırmıştır. Çünkü şeriat böyle geldiğinde, inen her hüküm için, bir önce gelen (ve ona bir ön hazırlık durumunda olan} hüküm ar­tık yerleşmiş ve mükellefin daha önce yükümlülükten ve onun bilgi­sinden haberi olmayan nefsi ona alışmış oluyordu. Dolayısıyla her hü­küm indikçe, o bir sonraki için alt yapı oluşturduğu için ikinci, üçüncü, dördüncü… hükümlerin kabulü gittikçe kolaylaşıyordu.

Yine bu yüzdendir ki, ilk muhatap olan Arapların başlangıçta, bu şeriatın ataları olan İbrahim’in şeriatı olduğu telkini ile aynen çocu­ğun işe, baba mesleği diye sındırılması gibi ona ünsiyet peyda etmeleri temin edilmek istenmiştir: “Babanız İbrahim’in şeriatı..[5] “Şimdi ey Muhammedi Sana, ‘Doğruya yönelen (hanîf), puta tapan­lardan olmayan İbrahim’in dinine uy’diye vahyettik”[6]Doğrusu îbrahime en yakın olanlar, ona uyanlar, bu peygamber Muhammed ve inananlardır[7] ve benzeri âyetler[8] bu doğrultuda inmiştir.

Eğer tedrîcîlik prensibine uyulmasa da, Kur’ân bir defada top­tan indirilseydi, o zaman mükellef üzerine yükümlülük getiren hü­kümler bir anda çoğalacak ve insanlar bir ya da iki hükmü kabul eder, onlara boyun eğer gibi onların tamamım kabul edemeyecekti. Hadiste “Hayır âdettir”[9]buyrulmuştur. İnsan, hayır işlerden birini kendisi­ne itiyat haline getirdi mi, kalbinde onun sayesinde bir nur oluşur ve kalbi ona açılır. O şeyle ikinci defa karşı karşıya kaldığı zaman, nefsin­de ona karşı bir kabul duygusu bulunur. Yüce Allah’ın tâat ehli hakkındaki âdeti böyledir.

Nefiste yer eden bir başka âdet daha vardır: Nefis, daha önceden kendince alışkın bulunduğu bir fiilin türünden olan başka bir fiili kabule daha yatkındır. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber bunun (yani tedrîcilik, kolaylaştırma ve sevdir­me metodunun) zıddı olan şeylerden hoşlanmaz, ona uygun olan şeyle­ri severdi; yumuşaklığı sever, sertlikten hoşlanmazdı, derine dalmayı, tekellüfü, kaldırılamayacak yüklerin altına girilmesini yasaklardı. Çünkü bu tavır, nefislerce kabule daha yatkın ve çoğunluk insanlar için teşride uygulanacak daha kolay bir yoldu. [10]

————–

[1] Her halükârda bu tür farklılıklar mevcuttur. Ister burada müellifin belirttiği fîili mutlak olan hususlarda olsun ister olmasın. Dolayısıyla problem izale edilmiş değildir.

[2] Bu konuda bilgi ve kaynakları hk. bkz. Erdoğan, M.Ahkâmın Değişmesi, İstanbul, 1991.

[3] Abdulmelikb. Ömer(v. 101/719), babasına büyük destek olmuş, onun gidişa­tına uymuş Emevî emirlerinden birisidir. Babasından biraz önce vefat etmiş­tir. (Âlâm, 4/161) (Ç)

[4] Vakıa, içki Kur’ân’da bir defada yasaklanmamış, tedricî olarak nihâî yasağa sırasıyla: 16/67, 2/19, 4/43 ve nihayet 5/90 âyetleriyle ulaşılmıştır. (Ç)

[5] Hac 22/98.

[6] Nahl 16/123.

[7] Âl-i Imrân 3/68.

[8] Müellifin sözünün zahiri hem Mekkî hem de Medeni âyetleri kapsamaktadır. Medenî olan CJ/6H gibi) ve. daha sonra gelen âyetler hak kında sözü açık değil­dir. Ancak bu tür Medeni âyetlerin daha imce ki Mekkî âyetleri takrir ve teyit ettiği  anlamına yorulabilir. Nitekimle’yi  ve  le’kil   mahiyetinde  Mekkî âyetlerde işlenen konuların Medine’de  tekrarlandığı bilinmektedir.

[9] ibn Mâce nin Sünen’inde (Mukaddime, 18| 1/801.) rivayet ettiği bu hadisin ta­mamı şöyledir: “Hayır âdettir, şer ise husûmettir, ‘içi tırmalan Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde anlayışlı fakih kılar.” Hadisi şu şekilde yorumlamak mümkündür: iman ve takva ölçülerini uygunIarak yaşayan müminin kalbine, hayrın yolları açılir ve hayır, onun için bir âdet olur. Çünkü insan bayır üzere yaratılmıştır, Şer ise, öyle delil­dir. Ona kalp açılmaz, insanın kalbine ondan ancak şeytanın ve nefs-ı emmâre.nin vesvesesi dolar. (Ç)

[10] Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/77-92

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*