Sebb-i Sahabe Meselesi


“Sahâbe-i Kirâm Hakkında Uygunsuz Konuşmanın Hükmü”

Ehl-i Sünnet nazarında Sahabe, muhabbet duyulması vacip olan, faziletleri gerek Kur’ân gerekse Sünnet tarafından sabit olmuş kimselerdir. Ehl-i Sünnet’in bu zatlara karşı duyduğu muhabbet ve bağlılık duygusu, başından beri mezhebin en belirgin alametlerinden olmuştur. Hamele-i din ve Kur’ân olan Sahabenin hatırasına gösterilecek hürmet, onlar tarafından İslam dinine duyulan muhabbet ve bağlılığın bir gereği olarak görülmüştür.

Sahabe’den bir teki hakkında bile sarf edilecek uygunsuz sözlerin (sebb-i sahabe), zamanla Sahabe tabakası hakkında bir karalama kampanyasına dönüşeceğini ve bunun da başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere dinin diğer bütün sabitelerini sarsacağını görme basiretini gösterenler yine Ehl-i Sünnet âlimleri olmuştur.

Bu yazıda, ağırlıklı olarak fıkıh kitaplarında ve konuyla İlgili kaleme alınmış müstakil eserlerde enine konuna incelenmiş olan sebb-i sahabe meselesinin önemli başlıkları, Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşleri nazar-ı dikkate alınarak tahlil edilmeye çalışılmıştır.Ehl-i Sünnet nazarında Sahabe, muhabbet duyulması vacip olan, faziletleri gerek Kur’ân gerekse Sünnet tarafından sabit olmuş kimselerdir. Sahabe-i kiramın faziletleriyle ilgili ilk bilgileri doğrudan Kur’ân-ı Kerim vermektedir.

Kur’ân-ı Kerim’in birçok ayetinde, kimi zaman genel olarak Sahabe’den, kimi zaman Muhacir ve Ensar gruplarından veya yalnızca Muhacirlerden, kimi zaman da özel olarak bazı sahabilerden veya tek bir sahabiden bahsedilmiştir.(1)
Bu ayet-i kerimelerin hemen hepsinin ortak özelliği, Sahabeyi hep hayırla yâd etmeleridir.

Yüce Allah’ın Kur’ân’da kendilerinden razı olduğunu belirttiği (Tevbe, 100), “seçilmiş kullar” diye bahsedip selam ettiği (Nemi, 59) (2) ve “vasat ümmet”, “en hayırlı ümmet” (Bakara, 143; Âli Imrân, 110) övgülerinin ilk muhatapları olan bu kimselerin izinden gitmek, başından beri Ehl-i Sünnet’in en belirgin alametlerinden olmuştur. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel, “Ehl- i sünnetin temel dayanak noktası, Ashab-ı kiramın yoluna sarılmak ve onlara tabi olmaktır” derken, Ehl-i Sünnet’i diğer bid’at fırkalardan ayıran alamet-i farikaya işaret etmiştir.(3)

Ehl-i Sünnet âlimleri nazarında Sahabe’nin sahip olduğu kıymet ve hürmeti en güzel şekilde ifade edenlerden biri de İmam Şâfiî’dir. O, kadim er-Risale’sinde şunları söyler:

“Allah Teâlâ, Hz. Peygamberin (s.a.v.) ashabını hem Kur’ân’da, hem de Tevrat ve Incil’de övmüştür. Hz. Peygamber de (s.a.v.) kendilerinden sonra hiç kimseye nasip olmayacak birtakım faziletleri onlar hakkında dile getirmiştir. (…) Allah Rasûlü’nün(s.a.v.) sünnetlerini bizlere ulaştıranlar onlardır. Allah Rasûlüne(s.a.v.) vahyin indiği süreçte Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanındaydılar. Bu sayede Hz. Peygamberin(s.a.v.) muradının genel mi yoksa özel mi, (umum-husus) bağlayıcı mı yoksa tavsiye niteliğinde mi (azm-irşad) olduğunu bilebilmişlerdir. Yine onlar, bizlerin vakıf olduğu ve olmadığı birçok nebevî sünneti de bilmekteydiler. Onlar yeni bir bilgi/hüküm istinbâtına imkân tanıyacak hususlarda, verâ, akıl, ictihad ve bütün (dinî) ilimlerde bizlerin fevkindedirler. Kanaatimiz şudur ki, onların (kişisel) görüşleri, bizlerin kişisel görüşlerinden tercihe daha şayandır.”(4)

Ehl-i Sünnet âlimleri, inanç sahasında telif ettikleri onlarca akide ve kelam kitabında, bir yandan Sahabeyle ilgili kendi inanç ve duruşlarını ifade ederken, bir yandan da aksi düşünceye sahip fırkalara en sert eleştirileri yöneltmekten geri durmamışlardır.Onların bu tutumunun kuşkusuz çok büyük bir anlamı vardır. Bu durumu sadece bir tarafgirlik ve mezhepçilik duygusu ile izah etmek, Ehl-i Sünnet’e karşı bir haksızlık olacaktır.

Zira onların bu tavrının arkasında, Sahabe meselesinin dinin en temel meselelerinden olduğunun farkında oluşları yatmaktadır. Ehl-i Sünnet âlimleri, Sahabe’den bir teki hakkında bile sarf edilecek uygunsuz sözlerin, zamanla Sahabe tabakası hakkında bir karalama kampanyasına dönüşeceğini ve bunun da başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere dinin diğer bütün temel değerlerini sarsacağını görme basiretinde bulunmuşlardır.

Nitekim mahfûziyeti Allah Teâlâ tarafından tekeffül edilen Kur’ân-ı Kerim ve İslam’ın ikinci kaynağı olan Sünnet-i Nebeviyye’nin sonraki nesillere, olduğu gibi aktarılması Sahabe’nin eliyle gerçekleşmiştir. Onların, kendilerine yüklenen bu mukaddes vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş olmaları sayesindedir ki, İslam dini, Yahudilik ve Hıristiyanlığın başına gelen tahrif ve tebdilden korunmuştur. Bu açıdan Sahabe-i kiramın, kendilerinden sonra gelen bu ümmetin tüm fertleri üzerinde minnetleri, bu ümmetin de onlara karşı büyük bir vefa borcu vardır.

Bu minnete vefasızlık göstererek Sahabe tabakasını tevhin etmek ve onlar hakkında ta’n u teşnide bulunmak, bir noktada dini ve özellikle de Kur’ân-ı Kerim’i ta’n etmekle kesişir.

Hamele-i din ve Kur’ân olan Sahabe’nin iman ve adaletlerinden şüphe duyan zihniyet, kuşkusuz bunun bir adım sonrasında Kur’ân-ı Kerim’in güvenilirliğini tartışma konusu yapacaktır.

Bu durum yalnızca bir varsayım ve tahminden ibaret değildir. Sahabe tabakasına ilişkin olumsuz görüşleri malum olan Şia mezhebinin önde gelen otoriteleri, Kur’ân-ı Kerim’in birçok ilave ve çıkartmalara maruz kaldığını, Allah’ın kitabının tıpkı önceki İlahî kitaplar gibi tahrif ve tebdile uğradığını söyleme cüretini göstermişlerdir.(5) Hatta onların bir kısmı, kendileri gibi düşünmeyen mezhebdaşlarına karşı, tahrife dair varit olan (Şiî kaynaklı) rivayetlerin tevatür seviyesine ulaştığını söyleyerek ihticacta bulunmuşlardır.(6)

Şia’nın bu görüşünü, bağımsız ve müstakil bir görüş olmaktan ziyade, dindarlıklarında, adaletlerinde ve hatta imanlarında şüphe duydukları Sahabe hakkındaki görüşlerinin bir uzantısı ve sonucu olarak görmek isabetli olacaktır. Zira onlar, Kur’ân’ın maruz kaldığını iddia ettikleri bu sözde tahrifin yegâne sorumluları olarak Sahabeyi işaret etmişlerdir.(7)

Sahabe’nin hürmetine uzanan dillerin, bir noktadan sonra Kur’ân’a ve tabii ki Sünnet’e uzanması kaçınılmazdır. Tarih, bu talihsiz akıbetin şahitliğini yapmıştır. Ehl-i Sünnet’i “Sahabe meselesi”nde bu denli hassas davranmaya iten gerçek neden de işte budur.

Din açısından sahip olduğu ehemmiyete binaen mesele, hem itikat hem de fıkıh alanlarına dair yapılan çalışmalarda enine konuna incelenmiştir.

Biz de bu yazımızda, Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Sahabe ile ilgili uygunsuz konuşmanın (sebb-i sahabe) hükmünü ağırlıklı olarak fıkıh literatürümüze dayanarak tahlil etmeye çalışacağız.

Yazının hazırlanma aşamasında, Sahabe hakkında uygunsuz konuşma meselesini, nispeten müstakil olarak inceleyen kitap ve risalelerden de olabildiğince faydalandığımızı belirtmeliyiz.

Kavramsal Çerçeve

Mü’minin, bir başkası hakkında dilini kötü söz söylemekten muhafaza etmesi onun iffetinin ve güzel ahlakının bir gereğidir. Bunun aksine, kötü sözlerin mü’minin ağzından alenen sadır olması Allah Teâlâ’nın sevmediği hususlardandır:
“Allah kötü sözün alenen söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka… Allah her şeyi işitici ve bilicidir.” (Nisa, 148) Ayrıca gıybet ve sû-i zann Kur’ân’da yerilmiş ve yasaklanmış hususlardandır. (Hucurât, 12)

Hz. Peygamber (s.a.v.), “(Kâmil bir) mümin, insanların kusurlarını ortaya döken, lanet okuyan ve başkalarına kötü/edep dışı söz söyleyen veya davranan biri olamaz, olmamalıdır”(8) buyurmuştur.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber (s.a.v.) müminler için bir üsve-i hasene olmuştur. Enes b. Malik (r.a.) buyuruyor ki: “Hz. Peygamber hiçbir zaman lanet okuyan, ağzından kötü söz ve fuhşiyât çıkan bin olmamıştır.”(9)
Meselenin ahlakî boyutunun yanında, bir de mükellefiyetlerle alakalı tarafı vardır. Bir Müslüman hakkında -haksız yere- kötü söz söylemek (sebb/sövgü) ümmetin icmâı ile haramdır.(10)

Bu durum, kebâir kitaplarında büyük günahlardan addedilmiştir.(11) Ayrıca kişi bu fiili ile fasık olacağından adaleti düşer ve bu yüzden şahitliği de kabul edilmez.(12)
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Müslüman bir kimseye sövmek/hakkında kötü konuşmak fasıklıktır…”(13)

Bütün bunlar, genel olarak bir Müslüman hakkında yapılan sövgü ve ta’nla ilgili hususlardır. Sövgü ve ta’nın hedefi Sahabe olduğunda ise durum daha da vahim bir hal aldığından, fakihler tarafından özel olarak mevzubahis edilmiş ve fıkıh kitaplarında “sebb-i sahabe” kavram altında bu faziletli kimseler hakkında sarf edilen her türlü kötü nitelemenin hükmü etraflıca ele alınmıştır.

Öncelikle bu terkibi oluşturan “sebb” ve “sahabe’ sözcüklerinin ne ifade ettiğini bilmemiz, ilgili kavram altında incelenen hükümleri doğru anlamamızı sağlayacaktır.

Sebb/Şetm: “Sebb” kelimesi lügatte “(bir şeyi) kesmek” ve “(bir kimseye) şetm etmek” (sövmek, yermek, kötülemek) anlamlarına gelir.(14)

Bu kelimenin anlam sınırıyla ilgili olarak kaynaklarda ifade edilen önemli bir husus da “şetm’in, bir başkana söylenen bütün kötü sözleri ve tenkis ifadelet içine aldığıdır.(15)

Bazı alimler bu kelimeyi “istihfaf ve ayıplama anlamında kullanılan bütün sözler”(16) şeklinde açıklamıştır. Zaten fıkıh kitaplarında da “sebb” bu geniş anlamıyla kullanılmıştır.

“Sebb-i sahabe” kavramı altında ele alınan meselelere bakıldığında “sebb” kelimesinin tekfir, tefsik, iftira ve lanetleme dâhil her türlü kötüleme ve yerme anlamını içine alacak şekilde kullanıldığı görülmektedir. Sövgü sözcüklerine verilen örnekler de bu umumi anlamı destekler: “Kâfir”, “fâsık”, “fâcir”, “münafık”, “habis”…(17)

Biz de buna binaen, yazımız boyunca yapacağımız alıntılarda yer alan “sebb” ve “şetm” sözcüklerini “kötü söz söylemek” “ileri geri konuşmak” ve “uygunsuz konuşmak” gibi tabirlerle karşılayacağız.

“Sahabe”nin kim olduğunun tayini hususunda ise usulcülerle muhaddisler arasında ihtilaf vardır. Usulcülerin tarifine göre sahabe, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) meclisinde uzun süre bulunan ve onunla birlikteliği, aralarında arkadaşlık oluşturacak kadar süren kişidir.(18)

Muhaddislerin tarifi ise usulcülerinkinden daha kapsamlıdır. Onlara göre sahabe, Müslüman olarak Hz. Peygamber efendimizle bir arada bulunan ve bu hal üzere vefat eden kişidir.(19)

Muhaddislerin tarifini aktardıktan sonra ez-Zerkeşî’nin sarf ettiği cümleler, onların tariflerinde meselenin daha ziyade fazilet boyutunu esas aldıklarını gösteriyor.
Nitekim Hz. Peygamber(s.a.v.) efendimizin bazı hadislerinde de, kendisini görme şerefine nail olmuş kimselerin böyle olmayan kimselere nazaran daha üstün ve faziletli bir konumda oldukları vurgulanmıştır:”Ne mutlu beni görene…”(20)

“Bir zaman gelir ki, insanlardan bir grup cihada çıkar ve onlara denilir ki: Aranızda Rasûlullah’ı (s.a.v.) gören var mı? Derler ki: Evet! Bunun üzerine onlara fetih müyesser olur…”(21)

Bu ve benzeri rivayetlerde Hz. Peygamberi (s.a.v) görmenin faziletine yapılan vurgular, sahabe tarifinde muhaddislerin, rüyeti esas almalarında etkili olsa gerektir.
Sahabe hakkında uygunsuz konuşma meselesinin muhaddislerin tarifi esas alınarak mevzubahis edilmesi kanaatimizce daha uygundur.

Zira onlar hakkında uygunsuz konuşmak daha ziyade sahip oldukları faziletli konumla aykırılık arz eden bir durumdur.

Hal böyleyken burada, daha çok usûlî ve fıkhî endişelerle; özellikle de Sahabe kavlinin hücciyeti bağlamında değerlendirilebilecek olan usulcülerin tarifini sebb-i sahabe meselesi bağlamında esas almanın çok da isabetli olmayacağını düşünüyoruz.Ayrıca meselenin bir de şu boyutu var: Spesifik olarak haklarında uygunsuz kelam edilen sahabilerin hemen hepsi, her iki tarife göre de Sahabe’den olduklarında şüphe bulunmayan kimselerdir.

Örneğin, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Âişe ve Hz. Muâviye (Allah hepsinden razı olsun), hangi tarif esas alınırsa alınsın, Sahabe dairesinden çıkmayacak zatlardır. Dolayısıyla bu iki tariften birini tercih etmenin pratikte hükme yansıyan bir etkisi neredeyse olmayacaktır.

Bu iki kavramı açıklığa kavuşturduktan sonra artık esas meseleye geçebiliriz.

Sahabe Hakkında Uygunsuz Konuşmak

Sahabe-i kiram hakkında medh-u senâda bulunmak, onlara rahmet ve mağfiret dilemek, onlara hürmet gösterip muhabbet beslemek vaciptir.(22)

İbni Teymiye (728/1327) ilim ve fıkıh ehlinin bu hususta ittifak halinde olduğunu söyler.(23)

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Bunların (Muhacir ve Ensar’ın) ardından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin” (Haşr, 10)

İmam Tahavî (321/933) bir Ehl-i Sünnet manifestosu niteliğindeki akide risalesinde, Sahabeye muhabbet duymayı Ehl-i Sünnet itikadının ilkesi olarak kabul eder.(24)
İlim ehli arasında ittifak konusu olan bir diğer husus da Sahabe hakkında uygunsuz konuşmanın (sebb, ta’n) dinen yasak olduğu ve bu hususun büyük günahlardan sayıldığıdır.(25)

İmam Ahmed b. Hanbel (241/855), içeriğini, kendisinin yetiştiği ilim ehlinin ortak görüşü olarak nitelediği, talebesi el-İstahrî’nin kendisinden rivayet ettiği akide risalesinde şöyle der:

“Hiç kimsenin sahabeyi kötü bir şekilde anması, onları tenkis etmek ve ayıplamak suretiyle ta’n etmesi caiz değildir.”(26)

Bir Müslüman hakkında -özellikle de dâr-ı bekaya irtihal etmiş bir Müslüman’ın arkasından- kötü konuşmayı yasaklayan rivayetlerin yanında,(27) hususen Sahabe ile ilgili uygunsuz konuşmayı yasaklayan birçok hadis varit olmuştur:

Ebu Said el-Hudrî (r.a.): Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle dedi: “Ashâbıma dil uzatmayınız! (sebb) Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin (infak ettiği) bir müdd ölçeğe ve hatta (bir müdd’ün) yarısına bile ulaşamaz.”(28)

Abdullah b. Muğaffel (r.a.): Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle dedi: “Ashâbım hakkında Allah’tan korkun! Benden sonra onları hedef haline getirmeyin. Kim onları sevmişse bana olan sevgisi sebebiyle sevmiştir. Kim de onlara buğz etmişse bana olan buğzu sebebiyle buğz etmiştir. Kim onlara eziyet etmişse bana eziyet etmiştir. Bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş demektir. Kim ki Allah’a eziyet etmişse Allah’ın onu alıvermesi yakındır.”(29)

Abdullah b. Mesud (r.a.): Hz. Peygamber efendimiz (S.a.v.) şöyte buyurmuştur: “Ashabım söz konusu olduğunda dilinizi tutun…”(30)

Hz. Âişe (r.anha): Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ashabıma dil uzatmayınız! (Sebb) Ashabıma dil uzatana Allah lanet etsin. “(31)

Hz. Âişe (r.anha): “İnsanlar Allah Rasûlü’nün ashabı için mağfiret talep etmekle emrolundular; fakat insanlar (tam tersine) onlar hakkında ileri geri konuştular (sebb).”(32)

İbni Abbas (r.a.): “Muhammed’in (s.a.v.) ashabına sövmeyin! Andolsun ki onların -Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanındaki- bir anlık bulunuşu, sizin kırk senelik amelinizden daha hayırlıdır.”(33)

Fakihler, Sahabe hakkında uygunsuz konuşma (sebb-i sahabe) meselesiyle ilgili olarak pek çok fer’î hüküm zikretmektedirler. Biz bu fer’î hükümleri, “ittifak bulunan durumlar” ve “ihtilaflı durumlar” şeklinde iki ana başlık altında toplayarak inceleyeceğiz. İlgili hükümler üzerine ittifak yahut ihtilaf bulunmasının, mesnetlerinin kat’î yahut zannî olmasıyla doğrudan ilgili olduğunu özellikle belirtmeliyiz.

A- İttifak Bulunan Durumlar

1.

Hz. Âişe’nin iffetine taarruzda bulunarak taarruzda bulunarak iftira etmenin küfür olduğu:

Beni Mustalık gazvesi dönüşünde Hz. Âişe’nin İftiraya uğraması üzerine kendisini temize çıkaran Kur’ân ayetleri (Nur, 11-26) nazil olmuştur. Dolayısıyla Hz. Âişe’nin iffeti meselesi, diğer ümmehât-ı müminin ve sair sahabenin hürmetinden farklı bir boyut kazanmış ve bu husus Kur’ân-ı Kerim’le sabit kat’î bir hüküm haline gelmiştir. Bu açıdan, ilgili Kur’ân ayetlerinin nüzulünden sonra Hz. Âişe’nin iffetine iftirada bulunan kişi, Kur’ân-ı Kerim’i tekzib etmiş olacağından kâfir olur.

Nitekim birçok âlim, bu hususta icmâ bulunduğunu nakletmiştir.(34)

2. 

Hz. Ebu Bekir’in sahabi olduğunu İnkâr etmenin küfür olduğu:

Ehl-i Sünnet âlimleri, Kur’ân (Tevbe, 40) nassını inkârı gerektirdiğinden, Hz. Ebu Bekir’in sahabi oluşunu inkârın küfür olduğunu söylemişlerdir.(35)

3. 

Sahabe’den herhangi biri hakkında kötü söz sarf eden (sebb) kimsenin en azından fâsık olduğu:

es-Sübkî ve Aliyyü’l-Kârî, Sahabe hakkında kötü söz sarf eden kimselerin kâfir olmadığına kail olan alimlerin, bu kişilerin en azından fâsık olduğu hususunda icmâ ettiğini nakleder.(36)

Ayrıca es-Sübkî -bir ittifak ve icmâ nakletmeksizin- sahabe olması açısından bir sahabeye söven kişinin kâfir olacağı hususunda bir şüphe olmadığını söylemiştir.

Es-Sübkî, sahabelik mertebesini hafife almaktan kaynaklanan bu durumu, dolaylı olarak Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hürmetine ilişmek olarak değerlendirmiştir.(37)

B. İhtilaflı Olan Durumlar

1.

Sahabe tabakasının tamamını veya genelini kâfir yahut fâsık kabul etmenin küfür olduğu:

Kurtubî, Sahabe’nin küfür yahut dalalet üzere olduğunu söyleyen kişinin kâfir olduğu konusunda ihtilaf olmadığını belirtmiştir.(38)

İmam es-Serahsî’nin “onları (ashabı) ta’n eden mülhit olup İslam’dan çıkmıştır”(39) sözü ile İmam Tahavî’nin “onlara buğz etmek, küfür, nifak ve tuğyandır”(40) sözlerinin, Sahabe tabakasının tamamıyla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Önemine binaen bu görüşü savunanların delillerini zikredelim:

-Kur’ân-ı Kerim’in birçok ayetinde Sahabe övülmüş ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu ifade edilmiştir. Allah Teâlâ’nın rızası ise onun kadim sıfatıdır.

Allah ancak rızasının gereklerini yerine getireceğini bildiği kişilerden razı olur ve bir daha asla o kişiye karşı hoşnutsuzluğu diye bir şey söz konusu olmaz.

Onun için bedâ söz konusu değildir. Hal böyleyken, Sahabe’nin tamamı yahut geneli hakkında kâfir ya da fâsık nitelemesinde bulunmak bu nassları inkâr etmek demektir.(41)

-Sahabe-i kiram, “Siz en hayırlı ümmetsiniz”(Âli Imrân, 110) ayetinin ilk muhataplarıdır. Sahabe’nin tamamının ya da genelinin kâfir ya da fâsık olduğunu söylemek onların en şerli ümmet olduklarını söylemek demektir. Bu görüşe sahip bir kimsenin küfre düştüğü ise dinde zorunlu olarak bilinen hususlardandır.(42)

-Böyle bir düşünce, dinden olduğu zorunlu olarak bilinen (zarûrât-ı diniyye) şeriatın bütün fer’î hükümlerini iptal eder. Bu ise “zarûrât-ı diniyyeyi inkâr küfürdür” mucibince küfürdür.(43)

-Aslında bu düşünce fer’î hükümlerden önce, hem Kur’ân-ı Kerim’in hem de Sünnet-i Nebeviyye’nin güvenilirliğini tartışma konusu haline getirir. Sahabe’nin genelinin kâfir ya da fâsık olduğunu kabul etmek, Kur’ân-ı Kerim’in naklini ilk tabakada tevatür derecesinden düşürür ve hücciyetini ıskata yol açar.

Ancak İbni Âbidîn, Sahabe ile ilgili sebb, itham gibi hususlar -onların geneli hakkında bile olsa- eğer bir tevile/ictihad şüphesine istinat ediyorsa, bunun tekfiri gerektirmeyeceğini söyler.(44) Onun bu husustaki dayanağı, Haricilerdir. Nitekim onlar, Sahabe hakkındaki bütün itham ve ta’nlarına rağmen fukahâ ve muhaddislerin cumhuru tarafından -fasit de olsa bir tevile istinat ettikleri gerekçesiyle- tekfir edilmeyip bâğî hükmünde kabul edilmişlerdir.(45)

Bununla birlikte İbni Âbidîn, sarih Kur’ân ayetlerini ve Nebevî hadisleri tekzib anlamına geldiği gerekçesiyle, Sahabe’nin tamamını tekfir edenlerin küfrüne kail olmuştur.(46)

Buna göre Sahabe’nin tamamı hakkında böyle bir nitelemede bulunmanın küfür olduğu hususunun ittifakla sabit bir mesele olduğunu da söyleyebiliriz.

2.

Hz. Âişe(r.anha) dışındaki diğer ümmehât-ı mümininin iffetine taarruzda bulunarak iftira atmak:

Bu hususta âlimlerin iki farklı görüş benimsediğini görüyoruz:

a.Böyle bir kimsenin tıpkı Hz. Âişe’ye (r.anha) iftira atan kimse gibi kâfir olacağına kail olanlar;

Bunların başında Kâdı İyâd , İbni Hazm , ve İbni Kesir gelmektedir.(47)

İbn Kesir bu hususta Nur, 23 ayetinin hem Hz. Âişe hem de diğer ümmehat-ı müminin hakkında nazil olduğunu söyleyen İbni Abbâs’ın sözüne(48) ve bu durumun, (küfür olduğunda şüphe olmayan) “Hz. Peygamber efendimizi (s.a.v.) lekelemekle aynı olduğu düşüncesine istinad eder.(49)

b.Böyle bir kimsenin kâfir olmayacağını söyleyenler;

Bu görüş bazı Hanefi mezhebi kitaplarında zikredilen(50) ve İbni Âbidîn tarafından da tercih edilen görüştür. İbni Âbidîn bu görüşü tercih ederken, “ilgili ayetin nüzulünden önce Hz. Âişe’ye(r.anha) iftira edenlerin küfrüne kail olunmaması” gibi güçlü bir delille ihticac eder.(51)

3.

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhuma) hakkında kötü söz sarf etmek (sebb):

Birçok Hanefî fıkıh kitabında geçtiğine göre, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e kötü söz sarf eden (ve İbni Âbidîn’in getirdiği ilk kayda göre “bunu helal sayan”)(52) kişi kâfir olur.(53)

Bu görüş aynı zamanda Şâfiî mezhebinde zayıf addedilen bir vecihtir.(54) Takiyüddin es-Sübkî’nin şahsi tercihi de böyle bir kimsenin kâfir olacağı yönündedir.(55)
Fukahanın cumhuru ise Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’den birine kötü söz sarf etmenin (sebb) küfür olmadığı görüşündedir.(56)

İbni Âbidîn, Hanefî mezhebindeki tekfir görüşünün mutlak haliyle zayıf bir görüş olduğunu, kesinlikle bununla fetva verilmemesi gerektiğini söyler(57) ve meseleye ikinci bir kayıt getirir: Ona göre helal kabul ederek bu iki halifeye kötü söz sarf eden kişi bunu -fasit bile olsa- bir tevile dayandırmıyorsa o vakit kâfir olur. Yok, eğer Haricilerin (ve Rafizilerin -A.Y-) Sahabeyi itham (ve hatta tekfir – A.Y-) ederken yaptığı gibi bunu bir tevile binaen yapıyorsa o vakit -dalalet ve bid’ate nispet edilse de- kâfir olmaz. Zira meşhur olan görüşe göre, bid’at görüşlerini bir tevile dayandırdıkları için bid’at ehli tekfir edilemez. Ayrıca bu hüküm (yukarıda ittifakla küfür kabul edildiği belirtilen durumlar dışında -A.Y.-) Sahabe-i kiramın tamamı için geçerlidir.(58)

4.

Sahabe’den herhangi biri hakkında uygunsuz konuşmak (sebb):

Bir grup Küfe fakihi, Sahabeye kötü söz sarf edenin katline ve Rafizilerin küfrüne kail olmuştur. Bunlara örnek olarak Muhammed b. Yusuf el- Firyâbî (212/827), Ahmed b. Yûnus (227/841), Ebu Bekir b. Hânî (261/874), Abdullah b. İdris (192/807) ve el-Hasan b. el-Hasan’ı (99/717) zikredilebilir.(59)
Şâfiî mezhebinde mutemet olan görüş ise böyle bir kimsenin kâfir olmayacağı yönündedir.(60)

Kâdı İyâd’ın ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Sahabe’den biri hakkında kötü söz sarf eden kişi Malikî mezhebinin meşhur olan görüşüne göre kâfir olmaz. O, konuyla ilgili İmam Malik’ten gelen farklı rivayetlere de yer vermektedir. Örneğin İmam Malik’ten gelen bir rivayette Sahabe’den birini dalalet ve küfür ile itham eden kişi ölüm cezasına çarptırılır. Eğer bunun dışında normal insanların birbirine söylediği kabilden bir şeyler söylemişse ağır bir şekilde cezalandırılır.Müdevvene râvisi Sahnûn’un “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ashabından birini tekfir eden kişi dayak cezasına çarptırılır” demesinden anlıyoruz ki, o böyle bir kimseyi tekfir etmemektedir. Kendisinden gelen bir başka rivayette ise o, yalnızca dört halifeyi dalalet ve küfürle itham eden kişinin ölüm cezasına çarptırılacağını söylemiştir.(61)

Yine, kendisinden gelen bir rivayette İmam Ahmed b. Hanbel, Sahabe’den birine kötü söz sarf eden (sebb) kişinin kâfir olduğu görüşündedir.(62) Kendisinden yapılan bir diğer rivayetin muktezası ise bunun küfür olmadığını göstermektedir.(63)

Kâdı Ebû Ya’lâ bu iki rivayet hakkında özetle şunu söyler: “Bu iki görüş İmam’dan gelen iki farklı rivayet olarak kabul edilir, ya da iki rivayetin arası cem edilir. Örneğin küfrü gerektiren rivayet, kişinin Sahabeye kötü söz sarf etmeyi helal kabul etmesi ya daSahabe’nin din veya adaletlerine halel getirecek şekilde bir kelam etmesi şıklarına yorulur. Küfrü gerektirmeyen rivayet ise, bunu helal kabul etmediği yahut din veya adaletlerine halel getirmeyecek şekilde ileri geri konuşması şıklarına yorulur.”(64)

Hanefî mezhebinin meşhur kitaplarından e/- İhtiyar’da, Sahabe’den biri hakkında kötü söz sarf etmenin ve ona buğz etmenin dalalet olduğu; ancak küfür olmadığı tasrih edilmiştir. Nitekim Hz. Ali de kendisine söven bir kişiyi tekfir etmemiş hatta öldürmemiştir.(65)

İbni Semâa’nın Nevâdiru Ebî Yûsuf’ta İmam Ebu Yusuf’tan naklettiği görüşün, el-ihtiyar’daki hükmü desteklediğini düşünüyoruz: “Hz. Peygamber’in ashabı hakkında ileri geri konuşan (şetm) kişinin şahitliğini kabul etmem; zira böyle bir kimse mecnun ve sefihtir.”(66)

Nitekim İmam Ebu Yusuf, hükmünü gerekçelendirirken bunun küfür olduğunu söylememiştir. Tenbîhü’l-Vülât’taki ifadelerinden İbni Âbidîn’in de bu görüşe katıldığı anlaşılmaktadır.(67)

Hanefî fakihlerinden Molla Aliyyü’l-Kârî de, Sahabe’den biri hakkında kötü söz sarf eden kişinin (sebb) fasık ve bid’atçi olduğunda icma olduğunu söylemiştir. Ancak, kişi böyle davranmanın mubah yahut üzerine sevap terettüp edecek mendub bir iş olduğuna inanıyorsa… icma ile kâfir olur.(68)

Her ne kadar Ibni Âbidîn, Aliyyü’l-Kârî’nin bu sözlerini naklederken(69) herhangi bir kayıtla takyit etmemiş olsa da, geride yaptığı açıklamalardan onun “eğer bir tevil ve delil şüphesine dayandırmıyorsa” kaydını bu son meselede de geçerli kabul ettiği anlaşılmaktadır. Buna göre kişi bir tevile/delil şüphesine binaen bu davranışının mubah yahut üzerine sevap terettüp edecek mendub bir iş olduğuna inansa bile kâfir olmaz.(70)

Hz. Muâviye Hakkında Konuşmak:

Son olarak, hakkında uygunsuz konuşulan sahabilerin başında gelen Hz. Muâviye’den söz açmak istiyoruz.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin Hz. Muâviye hakkındaki görüşleri, müstakil ve daha geniş bir incelemeyi gerektirmektedir. Biz burada, yalnızca konumuzla ilgili iki hususa işaretle iktifa edeceğiz.

Bunlardan ilki Hz. Muâviye’ye “bâğî” isminin ıtlak edilebilirliği meselesidir.Fıkıh ıstılahında bâğî: “Hak üzere olan bir veliyyü’l-emr’e yahut onun naib’ine karşı bir tevile (kendisince doğru görülen bir delile) istinaden isyan ederek itaat dairesinden çıkan, bununla birlikte Müslümanların katlini, mallarının müsaderesini, zürriyetlerinin esir edilmesini helal görmeyen kuvvet sahibi Müslüman’dır.” Çoğulu “Bugât”tır.(71)
Hz. Muâviye’nin (ve tâbilerinin) Hz. Ali karşısındaki konumunda “bâğî” olduğu hususu, birçok fakih ve Ehl-i Sünnet âlim tarafından dile getirilmiştir.(72)

Hatta Abdülkahir el-Bağdâdî “el-İmâme” adlı eserinde, başta İmam Malik, İmam Şâfiî, İmam Ebu Hanife, İmam Evzâî olmak üzere, Hicaz ve Iraklı ehl-i rey ve ehl-i hadis fakihleri ile kelamcıların kahir ekseriyetinin, Hz. Ali’ye karşı savaşanların bâğî olduğu hususunda görüş birliği içerisinde olduklarını nakletmiştir.(73) Nitekim Hz. Peygamber efendimiz, Ammar b. Yasir’e, “Seni bâğî fırka öldürecektir”(74) demek suretiyle buna işaret etmiştir. Malum olduğu üzere Hz. Ammar, Sıffîn günü Hz. Ali saflarında yer almış ve Hz. Muâviye’nin ordusu tarafından öldürülmüştür.

Ayrıca şunu da özellikle belirtmeliyiz ki, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından kaleme alınan fıkıh kitaplarının “bâğîler babı”, hükümlerini büyük ölçüde Hz. Ali ile muharipleri arasında cereyan eden savaşlardan almaktadır. Bu bapta verilen birçok hükmün dayanağı olarak, Hz. Ali’nin bu konudaki hüküm ve uygulamaları gösterilmiştir.(75) Hatta İmam Şâfiî, bâğîlerle savaş hakkında yazdığı kitabını, baştan sona Hz. Ali’nin hükümlerine dayandırmıştır.(76)

Dolayısıyla Hz. Muâviye hakkında yapılan “bâğî” nitelemesi, sebb-i sahabe konusunun “haricinde” mütalaa edilmelidir. Zira birazdan değineceğimiz üzere “bâğî” nitelemesi her daim bir ta’n ve tenkis bildirmez. Bazı durumlarda -ki Hz. Muâviye’nin durumu da böyledir- bu niteleme sadece fıkhî-siyasî bir statüye dikkat çekmektedir.

İkinci mesele ise, Hz. Muâviye’nin meşru Halife’ye karşı huruç fiili üzerine terettüp edecek uhrevî neticedir.

Bu hususla ilgili olarak Ehl-i Sünnet âlimleri arasında yaygın olarak iki farklı görüş olduğunu müşahede ediyoruz:

(Aranot: Bu konu müstakil olarak ve daha geniş bir şekilde incelendiğinde, Ehl-i Sünnet arasında yukarıda verdiğimizden daha farklı görüşlere sahip kimselerin bulunabileceği ihtimalini göz ardı etmiyoruz. Burada kastımız, -ifademizde de vurguladığımız gibi- değineceğimiz iki görüşün Ehl-i Sünnet arasında “yaygın” ve “meşhur” olan görüşler olduğudur. Bunların dışında kimi münferit görüşler mutlaka vardır, örneğin ünlü Eş’ârî kelamcısı Bâkıilânî, Cemel ve Sıffîn olaylarını, diğer bir ifadeyle Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr’in Hz. Ali’ye karşı hurucu ile Hz. Muâviye’nin hurucunu farklı mütalaa etmiştir. Bkz. el-Bâkıllânî, Menâkibü’l-Eimme el-Erba’a, nşr. Semîre Ferhât, -Beyrut, Dârü’l-Müntehabi’l-Arabî, 1422/2002- s, 74-75.)

1.

Mütekaddim(önceki) Ehl-i Sünnet âlimleri fitne olaylarında Hz. Ali yi haklı görmekle birlikte(77) Hz. Muâviye ile ilgili olumsuz herhangi bir düşünce arz etmekten sakınmışlardır.

Onlar genelde müşkil meselelerde selefin takındığı tavra uygun olarak Hz. Muâviye’nin bu fiili üzerine terettüp edecek uhrevi neticenin ne olduğu hususunda sükût etmeyi tercih etmişlerdir.(78) Bu görüş sahiplerine örnek olarak Ömer b. Abdülaziz’i(79), İmam Ebu Hanife’yi(80), İmam Şâfiî’yi(81) ve Ahmed b. Hanbel’i(82) verebiliriz.(83)

Müteahhir âlimlerden el-Beyhakî ile el-Aynî’nin de bu görüşü tercih ettiklerini görüyoruz.(84)

2.

Müteahhir Ehl-i Sünnet âlimleri ise -mütekaddim âlimlerinin de tasrih ettiği gibi- Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında cereyan eden savaşta Hz. Ali’yi haklı, Hz. Muâviye’yi haksız görmektedirler. Ancak onlar bu noktadan sonra, mütekaddim âlimlerin tersine görüşlerini netleştirmişler ve meseleyi ictihad teorisiyle tafsile dökmüşlerdir.

Buna göre, Hz. Muâviye’nin hurucu, kendisinden sadır olmuş hatalı bir ictihaddır “İçtihadında hata edene bir sevap terettüp etmesi’ kaidesine binaen kendisi bu hususta me’curdur.

Ayrıca bu âlimlere göre, meseleyi “eninde sonunda kendisine sevap terettüp edecek ictihadî bir konu” olarak yorumlamakla, “Hz. Muâviye’ye bâğî denmesi arasında bir çelişkiden de bahsedilemez. Zira “bâğî kelimesi ıstılahî anlamında kullanıldığında başlı başına bir zemm ve tenkis bildirmez.(85)
Örneğin bu kelime Hz. Muâviye hakkında kullanıldığında, onun Hz. Ali karşısındaki hukuki statüsünden ve -İmam Eş’arî’nin de dediği gibi-(86) meşru halifeye karşı huruç etmiş olmasından başka bir anlam ifade etmez.

Nitekim iki çeşit bâğî vardır: Bir tevile/ictihada istinad eden ve etmeyen. Birinci kısma girenlere verilen “bâğî” ismi, fısk bir yana günahı (zenb) bile gerektirmez. Bu yüzden birçok Ehl-i Sünnet âlimi, “bâğî” ismini Hz. Muâviye’ye ıtlak etmekte bir sakınca görmemişlerdir.(87)

Zaten Hz. Ali’nin bizzat kendisi de muhariplerini bâğî olarak tanımlamıştır.(88)

Meseleyi ictihad zemininde ele alarak tafsil edenler arasında başta İmam Eş’ârî olmak üzere(89) Gazâlî(90), Ebu bekr İbnü’l-Arabî(91), Şehristânî(92), Taftazânî(93), Nevevî(94), İbni Kesir(95), İbni Hacer el-Askalânî(96) ve İbni Hacer el- Heytemî(97) gibi kimseleri sayabiliriz.

Konuyla ilgili farklı iki eğilim içerisinde olan Ehl-i Sünnet âlimlerinin, Hz. Muâviye’yi asla fısk ile itham etmeme ve hakkında uygunsuz konuşmama hususunda ortak bir noktada buluştuklarını görüyoruz.Ayrıca, müşkil kelamî-fıkhî meselelerde selefin gösterdiği icmalî beyan tavrının, sonraları toplumda baş gösteren değişimin ve şartların iktiza etmesiyle müteahhir âlimler tarafından tafsîlî beyana dönüştürülmesi ve bu müşkil meselelerin sınırları biraz daha belli, açıklanabilir teorilerle izah edilmesi olgusunun burada da söz konusu olduğunu ifade etmeliyiz.

Evvelki dönemlerin saf inanç sahibi ve teslimiyetçi fertleri için yeterli olan “sükût” ve “işlerin hakikatini Allah’a havale etme” tavrı, özellikle Şii propagandalarıyla inanç ve zihniyetleri bulandırılmış sonraki nesiller için çoğu zaman kifayet etmemiştir. Gelişen bu durum karşısında sonraki âlimler meseleyi, sınırları daha belli ve açıklanabilir bir teori olan ictihad zemininde izah etmişlerdir.

Son olarak şunu söylemeliyiz ki, önceki ve sonraki âlimlerimizin tavırları mahiyet olarak birbirinden farklı olsa bile, gâye itibariyle birbiriyle aynı çizgidedir. Zira her iki görüşte de, Sahabeye hürmetin aşınmaması, sonrakilerin öncekiler hakkında hüsn- i zann içerisinde bulunmalarını sağlama hedefi gözetilmiştir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanlar, bu iki görüşten hangisine tabi olurlarsa olsunlar, Sahabe-i kirama hürmet çatısı altında bir araya gelmiş olacaklardır.

ABDULKADİR YILMAZ
RIHLE / SAYI-7

DİPNOTLAR: 

1 – Genel olarak Sahabe’den bahseden ayet-i kerimeler 8/Enfal: 64; 9/Tevbe: 88, 89, 100; 48/Fetih: 29; 3/ÂIİ Imrân; 172-174.Muhacirler İle Ensar’dan bahseden ayet-l kerimeler. 8/Enfâl: 74; 9/Tevbe: 117; 48/Fetih; 18,19; 59/Haşr: 8, 9.Yalnızca Muhacirlerden bahseden ayet-i kerimeler. 2/Bakara: 218; 3/Âli Imrân: 195; 9/Tevbe: 19-22; 16/Nahl: 41-42; 22/Hacc: 58, 59.
Belli başlı sahabelerden bahseden ayet-i kerimeler. 6/En’âm: 51-53 (Sa’d, ibni Mesud, Bilal, Suheyb, Ammar ve Habbâb -r.ahnüm- hakkında nazil olmuştur.
Bkz. Müslim: Fadâilü’s-Sahabe, 5; Müsned-i Ahmed: No: 3985); 2/Bakara: 207 (Suheyb-i Rûmî hakkında nazil olmuştur.
Bkz. İbni Cerir et-Taberi, Câmi’u’l-Beyân ‘an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, nşr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, (Kahire, Dâru Hicr, 1422/2001) III, 591); 33/Ahzâb: 23 (Enes b. Nadr vb. sahabeler hakkında nazil olmuştur. Bkz.Buhârî: Cihat, 12); 33/Ahzâb: 32 (Hz. Peygamber efendimizin hanımlarına hitaben nazil olmuştur)
2-İbni Abbas (r.a.) bu ayette selam edilen kişilerin Hz. Peygamberin ashabı olduğunu söylemiştir. Bkz. es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fı’t- Tefsîri bi’l-Me’sûr, nşr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî (Kahire, Hicr, 1424/2003) XI, 388-89.)
3-Ebu’l-Huseyn Ibni Ebi Ya’lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, nşr. Abdurrahman b. Süleyman el-Useymîn (Suud, 1419/1999) II, 166.
4-el-Beyhakî, Menâkibü’ş-Şâfıî, nşr. Seyyid Ahmed Sakr (Kahire, Mektebetü Dâri’t-Türâs, trhs.) I, 442.
5-Bkz. Abdülkadir b. Muhammed Muhammed Atâ Sûfî, Mevkıfü’ş-Şîa el-lsnâ Aşeriyye min Sahabeti Rasûlillâh, (Riyad, Advâü’s-Selef, 1426/2006) I, 345-383.
6-Muhammed Habîb, Faslü’l-Hitâb fi Tahrifi Kelâmi Rabbi’l-Erbâb -Arz, Nakd(Yrs., 1428/2007) 68-69 vd. Muhammed Habib bu eserinde, H. XIV. Asır Şiî âlimlerinden Ayetullah Mirza Hüseyin Nuri et-Tabersî tarafından Şia mezhebine göre Kur’ân-ı Kerim’in tahrif edildiğine dair kaleme alınan Faslü’l-Hitâb fî Isbâti Tahrifi Kitabi Rabbi’l-Erbâb isimli eseri kritik etmiştir.
7-Bkz. Atâ Sûfî, Mevkıfü’ş-Şîa, I, 352, 362 vd. (Burada yazar, bizzat Şiî kaynakları referans göstermiştir.)
8-et-Tirmizi, el-Birr ve’s-Sıla, 48.
9-Buhari, Edeb, 38.
10-Yahya b. Şeref en-Nevevi, Şerhu Müslim, (Mısır, el-Matbaatü’l- Mısriyye bi’l-Ezher, 1347/1929) II, 54.
11-el-Heytemî, ez-Zevâcir ani’ktirâfi’l-Kebâir, (yrs., trhs.) II, 60.
12-el-Haskefi, ed-Dürrü’l-Muhtâr Şerhu Tenvîri’l-Ebsâr, (Reddü’l- Muhtâr ile birlikte) nşr. A. Ahmed Abdülmevcud ve A. Muhammed Muavvaz (Riyad, Dâru Âlemi’l-Kütüb, 1423/2003), VIII, 203.
13-Buhari, İman, 35; Müslim, İman, 28.
14-Mecdüddin el-Firuzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît, (Mısır, el-Matbaatü’l- ^ Emîriyye, 1301/1883) I, 80. Cemalüddin Ibni Manzûr, Lisânü’l-Arab, (Beyrut, Dâru Sâdır, 1414/1999) I, 455.
15-İbni Manzûr, Lisânü’l-Arab, XII, 318. Muhammed Mürtezâ ez-Zebîdî, 3 Tâcü’l-Arûs min Cevâhiri’l-Kâmûs, nşr. Abdüssettar Ahmed Ferrâc J (Kuveyt, Lecnetü’t-Türâs el-Arabî, 1385/1965) XXXII, 453. Mahmud Şükrî el-Âlûsî, Sabbü’l-Azâb ‘alâ men Sebbe’l-Ashâb, nşr. Abdullah el- Buhârî, (Riyad, Edvâü’s-Selef, 1417/1997) s. 468.
16- Muhammed b. Abdullah el-Hulvânî ve Muhammed Kebir Ahmed. (Yrs.,Ramâdî & el-Mü’temen, trhs.) Ill, 1041.
17-Muvaffakuddin İbni Kudame, el-Muğnî Şerhu Muhtasari’l-Harkî, nşr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türki ve A. Muhammed el-Hulv (Riyad, 4l Dâru Âlemi’l-Kütüb, 1417/1997) XXII, 390.
18-ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît, nşr. M. Muhammed Tâmir (Beyrut, Al Dârü’l-Kütübi’l-llmiyye, 1421/200) III, 359. el-Alâî, Tahkîku Münifi’r- 4- Rütbe limen Sebete lehû Şerîfü’s-Suhbe, nşr. M. Süleyman el-Eşkar (Beyrut, Müessesetü’r-Risâle, 1412/1991) s. 36.
19-İbni Hacer el-Askalânî, Nüzhetü’n-Nazar, nşr. Nureddin Itr (Yrsz, Matbaatü’s-Sabah, 1414/1993) s. 111. ez-Zerkeşî, el-Bahru’l- Muhît, III, 359. İbni Hümam, et-Tahrir, (-et-Takrir ile birlikte- Beyrut, 1417/1996) II, 347.
20-Müsned-i Ahmed, No: 11673, XVIII, 211.
21-Müslim, Fazâilü’s-Sahâbe, 52.
22-el-Kurtubî, el-Câmı’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, nşr. H. Semir el-Buhârî (Riyad, Dâru Âlemi’l-Kütüb, trhs.) XVIII, 32; İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-l Vülât vel-Hukkâm (Resâilu İbni Âbidîn içinde) I, 357.
23-İbni Teymiye, es-Sârimü’l-Meslûl, III, 1085
24-Ebu Cafer et-Tahâvî, el-’Akîdetü’t-Tahâviyye, (Beyrut, Dâru İbni Hazm, 1416/1995) s. 29.
25-Bkz. ibni Hacer el-Heytemi, es-Savaiku’l-Muhrika fi’r-Reddi ‘ala Ehli’l- tfevá ve’z-Zendeka, (İstanbul, Hakikat Kitabevi, 1424/2003) s. 291; ez- Zevâcir, II, 247; İbni Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bâri Bişerhi Sahîhi’l-Buhârî,
26-İbni Ebi Ya’lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, I, 64.
27-Buhari, iman, 4; el-Cenâiz, 97. Müslim, iman, 14.
28-Buhari, Fazâilü’s-Sahâbe, 5; Müslim, Fazâilü’s-Sahâbe, 54.
29-Tirmizi,Menâkıb, 59; Müsned-i Ahmed, No: 20578; İbni Hibban, No: 7256. (Ibni Belbân, el-İhsân fî Takribi Sahîh-i Ibni Hibbân, XVI, 244.)
30-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, X, 243-244, No: 10448.
31-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, V, 94, No: 4771.
32-Musannef ibni Ebi Şeybe, No: 33085. Hakim, el-Müstedrek, No: 3719.
33-Ahmed b. Hanbel, FazâHü’s-Sahâbe. nşr. Vasiyyullah b. Muhammed Abbas (Mekke, Câmiatü Ümmi’l-Kurâ, 1403/1983) No: 20,1, 60.
34-Takiyüddin es-Sübki, es- Seyfü’l-Meslûl ‘âlâ men Sebbe’r-Rasûl, nşr. lyad Ahmed el-Avc (Amman, Dârul-Feth, 1421/2000) s. 417-418. en-Nevevi, Şertıu Müslim, XVII, 117. İbni Kesir, Tefsîrül-Kur’âniI-Azîm, nşr. M. es-Seyyid Muhammed v.dğr., (Kahire, Müessesetü Kurtuba, 1421/2000) X, 198.
35-Muhyi’s-Sünne el-Bağavî, MeâlimüY-Tenzîl, nşr. M. Abdullah en- Nemir v.dğr., (Riyad. Dâm Taybe,1411/1990) IV, 49. Fahruddin er-Râzi, MefâtîhuT-Gayb, (Beyrut, Dâru’l-Rkr, 1401/1981) XVI, 67. Ebu Hayyân, el-Bahnj 1-Muhît, nşr. A. Ahmed Abdülmevcud v.dğr., (Beyrut, Dâru’I- Kutüb ef-İimiyye, 1413/1993) V, 45. el-Âlûsî, Rûhul-Maanî fi TefsîriT- Kurâni’l-Azîm ve s-Seb’i’l-Mesânî, (Beyrut İdâratu’t-Tıbâati’I-Munîriyye & Dâru Ihyâi’t-TürâsTI-lslâmî, trhs.) XXII, 20. İbni Âbkiîn, Tenbîhü’l- Vûlât, I, 360; el-Haskefi, ed-Düırü l-Muhtâf, II, 301. Şemsüddin ed- Düsukî, Hâşiyetû ’d-Düsûkî fale *ş-Şerhfl-Kebîrt (Yrsz, Dâru İhyâö’l- Kutöb el-Arabiyye, trhs.) IV, 303. Şemsüddin er-Remlî, Nihâyetü’l- Muhtâc ilâ Şerhi’l-Minhâc, (Beyrut, Dâru Ihyâüt-Türâsi’l-Arabî & Müessesetü’t-Târîhi’l-Arabî, 1414/1993) VII, 416. el-Mevsûatü’l- Fikhiyye el-Kuveytiyye, XXVI, 315. (Burada, konuyla ilgili fukahanın ittifak halinde olduğu nakledilmiştir.) Aynca Mutezile den el-Câhız da, Ehl- i Sünnet ile aynı görüşü paylaşmaktadır. Bkz. el-Osmâniyye, nşr. Abdüsselam Muhammed Harun (Beyrut, Dâru’l-CÎI, 1411/1991) s. 44.
36-Takiyüddin es-Sübki, Fetâva’s-Sübkî, (Beyrut, Dâru’l-Marife, trhs.) II, 580; Aliyyü’l-Kârî, Şemmü’l-’Avâriz fî Zemmi’r-Revâfız, -Resâilü Aliyyi’l-Kârî içinde- v. 166b [Yz. D. İbrahim, No: 298/25].
37-es-Sübkî, el-Fetâvâ, II, 575.
38-Ebu’l-Abbas el-Kurtubi, el-Müfhim limâ Eşkele min Telhisi Kitâbi Müslim, nşr. Muhyiddin Dîb Mustû v.dğr., (Beyrut, Dâru ibni Kesir & Dâr el-Kelimu’t-Tayyib, 1417/1996) VI, 493.
39-Şemsü’l-Eimme es-Serahsi, Usûlü’s-Serahsî, nşr. Ebu’l-Vefâ el- Afgânî (Haydarâbâd, Ihyâü’l-Maârif en-Nu’mâniyye, trhs.) II, 134.
40-Ebu Cafer et-Tahâvî, el-’Akîdetü’t-Tahâviyye, (Beyrut, Dâru İbni Hazm, 1416/1995) s. 29.
41-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât
42-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât
43-İbni Hacer el-Heytemi, el-l’lâm bi Kavâtii’l-islâm, -el-Câmi’ fî Elfâzi’l-Küfr içinde- nşr. Muhammed b. Abdurrahman el-Humeyyis (Kuveyt, Dâru Îlâf’id-Devliyye, 1460/1999) s. 276
44-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 360.
45-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât I, 361.
46-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât; I, 364. Açıkçası İbni Âbidîn’in burada söyledikleriyle s. 361’te İbnü’l-Hümam’ın Fethu’l-Kadir’inden tasvip ederek yaptığı nakil arasında bir çelişkiden bahsedilebilir. Zira yaptığı bu nakilde o, Haricilerin Ashâb’ı tekfir etmelerine rağmen fukahanın ve muhaddislerin cumhuru tarafından tekfir edilmediklerini nakletmiş; ancak daha sonra Sahabemin tamamını tekfir eden kişinin tekfir edilmesi gerektiğini söylemiştir. Belki bu çelişkiden, onun görüşünü “Hariciler, Sahabe’nin tamamını tekfir etmedikleri için tekfir edilmezler, buna karşılık Sahabe’nin tamamını tekfir eden kişi behemehâl tekfir edilir” şeklinde anlayarak kurtulmak mümkündür.
47-Kadı İyaz, eş-Şifa bi Ta’rifı Hukûki’l-Mustafâ, (Beyrut, Dâru’l-Kütüb el-İlmiyye, trhs.) II, 311. İbni Hazm, el-Muhallâ, nşr. A. M. Şakir (Mısır, İdâratü’t-Tıbâati’l-Müniriyye, 1347/1928) XI, İbni Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, X, 198.
48-İbni Cerir et-Taberi, Câmi’u’l-Beyân, XVIII, 228.
49-İbni Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm
50-Şeyh Nizam, el-Fetâvâ el-Hindiyye, (Beyrut, Dâru Sâdır, 1411, 1991) II, 264.
51-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, l, 361.
52-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 359.
53-İbni Nüceym, el-Bahru’r-Râik, (el-Hulâsa ve el-Bezzâziyye’den naklen) nşr. Zekeriya Amîrât (Beyrut, Dâru’l-Kütüb el-İlmiyye, 1418/1997) V, 212; el-Eşbâh ve’n-Nazâir, (Gamzü Uyuni’l-Basâir ile birlikte, Beyrut, Dâru’l-Kütüb el-İlmiyye, 1405/1985) II, 191. Şeyh Nizam, el-Fetâvâ el- Hindiyye, II, 264. el-Haskefî, ed-Dürrü’l-Muhtâr, VI, 376.
54-Abdulhamid eş-Şirvânî ve Ahmed b. Kasım, Havâşî Tuhfetfl-Muhtâc bi Şerhi’l-Minhâc, (Mısır, el-Mektebetü’t-Ticâriyye el-Kübrâ, trhs.) IX, 89. Şemsüddin er-Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VII, 416.
55-es-Sübki, Fetâvâ es-Sübkî, II, 569.
56-el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye el-Kuveytiyye, XIII, 232.
57-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 366.
58-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 360.
59-es-Sârimü’l-Meslûl, III, 1061-3.
60-el-Kalyûbî, Haşiye ‘alâ Şerhi Minhâci’t-Tâlibîn, (Mısır, Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1375/1956) IV, 175. el-Heytemî, el-İ’lâm bi Kavâti’il-lslâm, -el-Câmi’ fî Elfâzi’l-Küfr içinde- s. 207.
61-Kâdı lyaz, eş-Şifâ, il, 309.
62-İbni Ebi Ya’lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, I, 63.
63-İbni Ebi Ya’lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, I, 63.
64-İbni Ebi Ya’lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, I, 64.
65-el-Mevsılî, el-lhtiyâr li Ta’lîli’l-Muhtâr, (yrs. Dâru’l-Fikri’l-Arabî, trhs.) IV, 151.
66-en-Nâtifî, el-Ecnâs, (Doktora Tezi, -Tahkik ve Tahlil- M. Ali Orhan, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1996) s. 324.
67-ibni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 360.
68-Aliyyü’l-Kârî, Şemmü’l-’Avâriz fî Zemmi’r-Revâfız, -Resâilü Aliyyi’l-Kârî içinde- v. 166b [Vz. D. İbrahim, No: 298/25]
69-İbni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 367.
70-Bkz. ibni Âbidîn, Tenbîhü’l-Vülât, I, 360, 367.
71-Bkz. Ömer Nasûhî Bilmen, Hukûk-I Islâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, (İstanbul, Bilmen Yayınevi) III, 33.
72-el-Kuraşî, el-Cevâhiru’l-Mudiyye, (İmam Muhammed b. el-Hasen eş- Şeybânî’den naklen) nşr. A. Muhammed el-Hulv (Mısır, Hicr, 1413/1993) No: 1209, III, 70. İbni Fûrek, Makâlati’ş-Şeyh Ebil-Hasen el-Eş’ârî, s. 195. el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, nşr. M. Sadık Kamhâvî (Beyrut, Ihyâü’t-Türâsi’l-Arabî, 1412/1996) V, 280. Abdülkahir el-Bağdâdî, Usûlü’d-Dîn, Ahmed Şemsüddin (Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-llmiyye, 1423/2002) 315. el-Beyhakî, el-ltikâd ve’l-Hidâye ilâ Sebîli’r-Reşâd, nşr. Abdürrezzak el-Afîfî ve dğr. (Riyad, Dârü’l-Fazîle, 1420/1999)s.531. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-lrşâd ilâ Kavâtii’l-Edille fi Usûlfl-ltikâd, nşr. M. Yusuf Musa ve A. Abdülmünim Abdülhamid (Mısır, Mektebetü’l- Hancî, 1369/1950) s. 433. et-Taftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, nşr. Abdurrahman Amîra, (Beyrut, Dâru Âlemi’l-Kütüb, 1419/1998) V, 308. el- Alâî, Münîfü’r-Rütbe Limen Sebete Lehû Şerîfü’s-Suhbe, nşr. M. Süleyman el-Eşkar (Beyrut & Uman, Müessesetü’r-Risâle & Dârü’l- Beşîr, 1412/1991) s. 103. el-Heytemî, Tathîru’l-Cinâni ve’l-Lisân, (es- Savâiku’l-Muhrika ile birlikte) s. 406,409,411,416. Ibni Hümam, Fethu’l- Kadîr, nşr. A. Gâlib el-Mehdî, (Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-llmiyye, 1424/2003) VII, 245. Aliyyü’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtîh, nşr. Cemâl Aytânî, (Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-llmiyye, 1422/2001) X, 31. el-Münâvî, (Kâdı Beyzâvi’den naklen) Feyzu’l-Kadîr (Beyrut, Dârü’l-Marife, 1391/1972) No: 9640, VI, 365. Ebü’l-Yüsr el-Bezdevî, Usûlü’d-Dîn, nşr. Hans Peter Lins (Kahire, Dârü Ihyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, 1383/1963) s. 198.Ebü’l-Mu’în en-Nesefî, bazı Ehl-i Sünnet kelamcılarının Hz. Muâviye’ye bâğî denmesini caiz görmediklerini nakletmiştir. Tebsiratü’l-Edille, (Dımaşk, 1413/1993) II, 504.
73-Abdülkâhir el-Bağdâdî’nin “el-İmâme” adlı eserinden naklen bkz. İbni Dihye el-Kelbî, A’lâmü’n-Nasri’l-Mübîn fî’l-Mufâdele beyne Ehley Sıffîn, nşr. Muhammed Emahzûn (Beyrut, Dârü’l-Garbi’l-İslâmî, 1418/1998) s. 83-85.
74-Buhâri, Cihat, 17. Müslim, Fiten, 18.
75-örnek olarak bkz. Muhammed b. el-Hasan, Kitâbü’s-Siyer ve’l- Harâc ve’l-öşr min Kitâbi’l-Asl, (Bâbu’l-Havâric ve Ehli’l-Bağy) nşr. Mecid Haddûrî (Karaçi, Idâratü’l-Kur’ân, 1417/1996) s. 217. eş-Şâfıî, el-Ümm, nşr. M. Zühri en-Neccâr, (Kahire, Mektebetü’l-Külliyyât el- Ezheriyye, 1381/1961) IV, 216, 224. el-Kudûrî, Şerhu Muhtasari’l- Kerhî, vr. 475b [Yz. D. İbrahim, No: 563]. el-Mâverdî, el-Hâvri nşr. A. Muhammed Muawaz ve A. Ahmed Abdülmevcud (Bevn Dâru’l-Kütüb el-ilmiyye, 1414/1994) XIII, 102.
76-İmam Şâfifnin bu tutumunu Yahya b. Maîn eleştirmiş, İmam Ahmed b. Hanbel de İmam Şâfiî’yi müdafaa etmiştir. Bkz. el-Beyhakî. Menâkibü’ş-Şâfiî, I, 451.
77-örneğin, Muhammed b. Şücâ’ es-Selci’nin ashabından Ebu Bekir b. Yakub et-Taberî, Ihtilâfü’l-Fukaha isimli eserinde İmam Ebu Hanife’den şöyle nakletmiştir: “Hz. Ali mücadelesinde haklı, onunla savaşanlar ise hatalıydı.” Bkz. en-Nâtifî, el-Ecnâs, s. 325. Benzer bir rivayet, el-Muvaffak el-Mekkî ile el-Kerderî’nin Menâkiblerinde de yer almaktadır. Bkz. el-Mekkî, Menâkibü Ebî Hanife, (Beyrut, Dâru’l* Kitâbi’l-Arabî, 1401/1981) s. 342. el-Kerderî, Menâkibü Ebî Hanife, (Beyrut, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1401/1981) s. 344.
78-Muhyi’s-Sünne el-Beğavî, Şerhu’s-Sünne, nşr Şuayb. el-Arnavut (Beyrut, el-Mektebül-islâmî, 1403/1983) XIV, 137.
79-İbnü’l-Cevzî, Sîretü Ömer b. Abdulaziz, nşr. Muhibbüddin et-Hatîb. (Mısır, Mektebetü’l-Menâr, trhs.) s. 165. Ebu Süleyman el-Hattâbi eI-Uzle, nşr. Y. Muhammed es-Sevvâs (Beyrut, Dâru Ibn-i Kesit 1410/1990) s. 136.
80-el-Kerderî, Menâkıbü Ebî Hanîfe, s. 347. İmam Ebu Hanîfe Cemel vakasında Hz. Ali’nin karşısında yer alan Hz. Âişe, Hz. Taiha ve Hz. Zübeyr (r.anhüm) ile ilgili de aynı tavrı sergilemiştir. Bkz. en- Nâtifî, el-Ecnâs, s. 325. Beyâzîzâde, el-Usûlü’l-Münîfe li’l-lmâm Ebî Hanîfe, nşr. İlyas Çelebi (İstanbul, Ifav, 1420/200) s. 146.
81-el-Beyhakî, Menâkibü’ş-Şâfiî, I, 449. Ömer b. Abdülaziz’den Sıffîn savaşıyla ilgili meşhur yorumunu rivayet etmesi ve bunun aleyhine bir şey söylememesinden, İmam Şâfiî’nin de aynı görüşte olduğu sonucunu çıkarıyoruz.
82-İbnü’l-Cevzî, Menâkibü’l-lmam Ahmed b. Hanbel, nşr. Abdullah b Abdülmuhsin et-Türkî (Kahire, Hicr, trhsz.) s. 221. ibn ebi Şeybe’nin Müsned’inden naklen-nşr.M Reşad Saim (Yers., 1406/1986) IV, 414.
83-Hanefî fakihlerinden Muhammed b. Şücâ’ es-Selcîde buna yakın bir tavır sergilemiştir. Bkz. en-Nâtifî, el-Ecnas, s. 325.
84-el-Beyhakî, Menâkibü’ş-Şâfiî, I, 449; el-Aynî, Umdetü’l-Kâri, nşr.A. M. Muhammed Ömer (Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-llmiyye, 1421/2001) XVI, 195. Ayrıca el-Aynî, olayın ictihâdî bir mesele olarak görülmesine ve Hz. Muâviye’nin içtihadında hatalı olduğu için bir ecir sahibi olacağı görüşüne açıkça karşı çıkar. Bkz. el-Aynî, Umdetü’l-Kârî, XXIV, 286.
85-el-Heytemî, Tathîru’l-Cinâni ve’l-Lisân, s. 392, 409, 416. Ömer Nasûhî Bilmen, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikatları, (İstanbul, Hisar Yayınevi, trhs.) s. 163.
86-Bkz. İbni Fûrek, Makâlati’ş-Şeyh Ebi’l-Hasen el-Eş’âri, nşr. A. Abdurrahim es-Sâyih (Kahire, Mektebetü’s-Sekâfe ed-Dîniw 1425/2005) s. 195. Ayrıca bkz. Ibni Hümam, Fethu’l-Kadîr, VII,
87-Bu âlimlerin bir kısmına ilk meselede işaret edilmişti.
88-İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, XXI, 368, No: 38918.
89-ibni Fûrek, Makâlati’ş-Şeyh Ebi’l-Hasen el-Eş’ârî, s. 195; el-İbâne an Usûli’d-Diyâne, (Beyrut, Dâr İbni Zeydûn, trhs.) s. 73.
90-el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, (Kahire, Dârü’ş-Şa’b, trhs.) 1,202.
91-İbnü’l-Arabî, el-‘Avâsım mine’l-Kavâsım fi Tahkiki Mevâkıfi’s- Sahabe ba’de Vefâti’n-Nebiyy, nşr. M. Mehdi İstanbûlî ve Muhibbüddîn el-Hatîb (Kahire, Mektebetü’s-Sünne, 1412/1991) s. 174.
92-eş-Şehristânî, Nihâyetü’l-ikdâm fi llmi’l-Kelâm, nşr. A. Ferit el Mezidî (Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-ilmiyye, 1424/2004) s. 330.
93-et-Taftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, nşr. Abdurrahman Amîra, (Beyrut, Dâru Âlemi’l-Kütüb, 1419/1998) V, 308.
94-en-Nevevi, Şerhu Müslim, XV, 149.
95-İbni Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî, (Yrs., Hicr, 1418/1998) X, 563.
96-İbni Hacer, Fethu’l-Bârî, nşr. Abdülaziz b. Abdullah b. Bâz ve dğr. (Beyrut, Dârü’l-Marife, trhs.) XIII, 34.
97-el-Heytemî, es-Savaiku’l-Muhrika, (İstanbul, Hakikat Kitabevi, 1424/2003) s. 303.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir