Şarklı Globalleşme: Geçmişi ve Bugünü

Jan Nederveen Pieterse

Avrupamerkezcilik eleştirisi birden fazla aşamadan geçmiştir. Bunlar­dan birincisi, öncelikle bir Oryantalizm eleştirisi içermektedir. Diğer düşünürlerin yanı sıra, özellikle Edward Said ve Martin Bernal Avru- pamerkezci tarihte ırkçılık ve kültürel ön yargı meselelerine yoğunlaş­mışlardır. Diğerleri ise ilerlemeci düşünce (Samir Amin, Paul Bairoch, Stavrianos) ve tarih yazımında (Eric Wolf, James Blaut, Jack Goody) Avrupamerkezci ön yargıları işlemişlerdir.

Ikinci aşamada, Hindistandaki Madun Çalışmaları ve Afrika re­vizyonist tarihi gibi global Güney dünyasının bakış açısından tarih anlayışı farklı birçok perspektif ortaya koymuştur. Ayrıca global tarih, özellikle Asya ve Orta Doğunun global ekonomi ve dünya toplumunu oluşturmadaki önemini belirleyen eleştirel tarihî çahşmalar ortaya çı­karmıştır. Farklı birçok diğer çalışmanın yanı sıra, Janet Abu-Lughod Orta Doğuya, Marshall Hodgson İslam dünyasına, K. N. Chaudri Güney Asya’ya, Andre Gunder Frank Doğu ve Güney Asya’ya, Ken- neth Pomeranz, Robert Temple ve Bin Wong Çin’e, Eric Jones Japon­ya ya ve Anthony Reid Güney Asya’ya yoğunlaşmıştır. Bu çalışmalar bütünü, geleneksel Avrupamerkezci perspektifleri sadece eleştirmek­le kalmamakta, onları ters yüz ederek sosyal bilimler ve gelişim çalış­malarına dair önemli çıkarımlar sağlayacak dünya tarihini yeniden derinlikli bir şekilde düşünmeyi teşvik etmektedir.

Bu çalışmalar, globalleşme literatürüne hâkim olan Avrupamerkezci globalleşme kalıbını kırmaktadır. Avrupamerkezci globalleşme coğrafi olarak Batıyı merkez alır ve yakın tarih ile oldukça yakından ilişkilidir: savaş sonrası (özellikle ekonomi, siyaset bilimi, uluslarara­sı ilişkiler ve kültürel çalışmalar alanlarında), 1800’ler sonrası (özel­likle sosyoloji), veya 1500’ler sonrası (Marksist politik ekonomi ve dünya sistemler teorisinde).1 Tarih müfredatında sonraki dönemler, “modern” ve “erken modern dönemler” olarak geçmektedir.

Bu görü­şe göre, globalleşme literatürünün etki alanı sürekli olmasa bile Ba­tıdan dışarıya doğrudur. Şarklı globalleşme literatürü ise daha uzun bir zaman çerçevesini benimseyerek bu ilişkiyi tersine çevirmektedir: Merkez alanı öncelikle Doğudan dışarıya doğru hareketlidir. Bu tar­tışmada, geçmişte vuku bulmuş Şarklı globalleşmeye dair argümanları gözden geçirerek bazı sonuçlar ve anlamlar çıkarmaktayım. Bölüm 2’de ise çağdaş Şarklı globalleşme ve “Asya’nın yükselişi” hususuna yönelerek Şarklı globalleşmenin geçmiş ve bugünü arasındaki devam­lılıkları tartışacağım.

Şarklı Goballeşmenin Geçmişi2

Yakın global tarih literatürü, büyük tek bir tez üzerine yoğunlaş­maktadır: Şark önce gelmiş, Garp ise geç kalmıştır. Andre Gunder Frank’ın ReQrient’i, 1400-1800 arasını bir “Asya hegemonyası” olarak kurmaktadır: “Dünya ekonomisinin en merkezinde’ bulunan iki ana bölge Hindistan ve Çin idi.” (1998:166). Bu merkezilik “endüstri, ta­rım (su), taşıma ve ticarette daha sınırsız ve göreceli üretkenliğe” da­yanmakta ve özellikle Çin olmak üzere, onların ticarette sağladıkları dengede de görülmekteydi (127).

Pomeranz’ın The Great Divergence adlı eseri, Çin ve Britanya’nın gelişimlerini dikkatli bir biçimde kı­yaslayarak bu tezi doğrular ve Avrupa’nın dünyanın geri kalanından önemli bir derecede ayrılması tezinin bir mit olduğunu ifade eder. Ge- offrey Gunn (2003), Güneydoğu Asya ve Avrupa arasındaki on altıncı yüzyıldan bu yana devam eden alışverişlere “ilk globalleşmenin” bir parçası olarak dikkat çekerken; A. G. Hopkins (2002) ve John Hob- son (2004) ise bu literatürü bir sentez hâline getirmektedirler.

Şarklı Globalleşme: Geçmişi ve lbıgünii
Genel ana hatlarıyla Şark tezi, önce şu şekilde işlemektedir. Kü­resel bağlantılar, milattan önce 3500 ve daha da ötesine kadar gidiyor olabilir, ancak MS 500 Şarklı globalleşmenin başlangıç tarihi ve 600 de global ticaretin ciddi oranda yayılmasının başlangıcı olarak nitelen­dirilebilir. Bu zamanlandırma, 300 ve 500 yılları arasında deve ticare­tinin canlanmasına dayalıdır. O dönemde global ekonominin merkezi Orta Doğu, Mekke ise bu merkezin global ticaret odağıydı. Örneğin, 875’te Bağdat Çine bağlı bir “dünya kıyısı” olarak geçmektedir (Hob- son 2004: 40).

Diğer kaynaklara göre; “MS 900 civarında İran’daki al- Jibal Arap bölgesinin posta müdürü ibn Khordabeh, sekiz ciltlik Book ofthe Roads and Countries (Yollar ve Ülkelerin Kitabı) eserini posta­cılık sisteminde bir rehber olması amacıyla derlemiştir. Kore’ye kadar uzanan yol ve deniz rotalarını detaylı yönlendirmeler, uzaklıklar, hava durumları ve yol güvenlik durumlarını da ekleyerek tarif etmiştir.” (Hoerder 2002: 31). Orta Doğu, ikinci milenyuma kadar “Dünyanın Köprüsü” görevi görmüş, ancak 1100’den (bazı kaynaklara göre daha geç bir vakitte)3 başlıca birikim alanı olan Çin’e doğru kayarak tam on dokuzuncu yüzyıla kadar orada kalmıştır.

Hobson a göre Çin’in “ilk endüstriyel mucizesinde”, “on sekizinci yüzyıl İngiliz Sanayi Devrimi ile ilişkilendirdiğimiz özelliklerin birço­ğu 1100 itibariyle ortaya çıkmıştı” (2004: 50); demir ve çelik üretimi, tarım, gemicilik ve askerî gelişmeler bunların arasında sayılabilirdi. Japonya’dan Orta Doğuya, Doğu -tarım, endüstri, şehirleşme, ticaret ağlan, kredi kuruluşları ve devlet kurumlan alanlarında Avrupa’dan çok önde olmakla birlikte, ilk gelişendi. Birçok tarihçi “Avrupa, tari­hin 1800’lerden önceki herhangi bir noktasında dünya ekonomisinin öncü aktörlerinden değildi.” sonucunu çıkarır (Hobson 2004: 74) .4

Avrupa sadece geç gelişmekle kalmadı; aynı zamanda Avrupa fe­odalizmini, Orta Çağ İtalyası’ndaki ekonomik devrim ve Rönesans’ı mümkün kılan şey, Doğu fikirleri ve teknoloj isiydi: “Şarklı global­leşme, Orta Çağ ve modern Batının annesi denilemese bile, ebesiy- di denilebilir.” (Hobson 2004: 36). Bu kadarı, Needham (1956) ve Goonatilake’in (1999) çalışmalarında olduğu gibi, bilim ve teknoloji alanlarında yerleşmişti. Burada aynı zamanda, İslam dünyasının Av­rupa Rönesans’ı üzerindeki büyük etkisi de söz konusudur. Donald Lach’ın Avrupa’nın oluşumunda Asya’nın rolü konulu çalışması gi birçok çalışma Avrupa ve Aydınlanma ’da Asya’nın etkilerini gözler önüne sermektedir (ör., Marshall ve Williams 1982; Nederveen Pie. terse 1994). Son dönemlerdeki çalışmalar ise bu tabloya politi k eko- nomi ve ekonomik kurumlara yapılan vurguyu eklemektedir.

Marshall Hodgson’ın sözleriyle Garp “Sung Çin’in Endüstri Dev- rimi’nin bilinçsizce ortaya çıkan varisidir.” (Hobson 2004: 192’de). Hobson, Çin’in merkezî rolünü 1100’lere varana kadar daha erken bir döneme atfeder ve Andre Gunder, Frank’tan daha geç zamanlara ka­dar sürdürür. Hobson’a göre, dünya çapındaki üretim faaliyetlerinde Çin Britanya’yı 1860’lara kadar geride bırakmıştır; ayrıca “1750’de Hindistan’ın payının tüm Avrupa’nın sahip olduğundan daha yüksek, 1830’lara kadar da Britanya’nın payından %85 daha fazla” (77,76) ol­duğunu ifade etmiştir. GNP yönünden Batı Doğu’yu ancak 1870’ler- de; daha az sembolik bir ölçüt olarak kişi başına düşen millî gelirde ise 1800’lerde yakalayabilmiştir. Ben bu bağlamda, son araştırmaların yaptığı katkılar doğrultusunda üç spesifik Avrupamerkezcilik eleştiri­sini tartışmaya açıp, bu literatürün bir değerlendirmesini yapacağım.

Avrupamerkezciliğin köşe taşlarından biri, on beşinci yüzyılda Zheng He’nin deniz seferlerinden dönüşünden sonra Çin deniz tica­retinden vazgeçmiş ve bu, aşamalı bir şekilde düşüşüne yol açarken, Asya’da Avrupa ticaretinin genişlemesine yol açmıştır. Revizyonist literatür Çin’in (aynı zamanda Japonya’nın) ticarete son vermesinin bir mit olduğunu ve düşüş teşhisinin de aynı şekilde yanhş olduğunu öne sürer. Çin’in bir denizden genişleme ya da imparatorluk yolunu seçmediği doğrudur, ancak Batılı tarihçiler resmî Çin’in Konfüçyüsçü ideallerine bağlı kalma ve dış ticareti kınama şeklindeki emperyal yasallaştırma politikasını aslında devam eden ve gelişen gerçek ticari ilişkilerle karıştırmışlardır. Çin’in dünyanın öncü ticari gücü olarak kalması, içerisinde “dünyada üretilen gümüşün büyük çoğunluğunun Çin’e aktarıldığı” “global gümüş geri dönüşüm sürecinde” kendini gös­termektedir (Hobson 2004: 66; Frank 1998: 117).

Avrupamerkezciliğin diğer bir köşe taşı Şarklı despotizmdir (ve Weber’in patrimonyalizmi gibi varyasyonlardır). Aksine revizyonist literatür, Çin ve Japonya gibi devletlerin erken dönemde bir rasyonel hukuki merkezli bürokrasi, ekonomik ve demokratik temayüllere dair minimalist ve bırakınız-yapısınlar politikası güden “rasyonel” kurumlar oluşturmayı başarmış iken; Avrupalı devletler, 1500-1900 arası “dev­rimler döneminde” çok daha az rasyonel, daha müdahaleci ve muhafa­zakâr ve daha az demokratik olduklarını ifade eder: “On sekizinci yüzyıl Çin Devleti (ve belki Japonya da), aslında bir neoklasik ideal olan pazar ekonomisine Avrupa’dan çok daha fazla benzemektedir.” (Pomeranz 2000: 70).

Girişimciliği artırmak adına vergilendirmeyi düşük tutmak ve bırakınız yapsınlar tutumu Batıda olduğundan çok daha önce Do­ğuda yaygındı ve kıyas dönemi boyunca ticarette gümrük vergileri sü­rekli bir biçimde Batıda Doğudakinden çok daha yüksekti ki bu durum, Şarklı despotizm tezinin hatalı olduğunu gösterir niteliktedir.

Avrupamerkezciliğin en önemli öğelerinden biri de diğer kültür­lerin girişimcilik ve biriktirme hususlarında Avrupalı mutabakatından yoksun olduğudur. Weber Protestan ahlakına vurgu yapmakta ve İs­lam ve Konfiiiçyüsçülüğü, modern gelişmelere bir engel olarak tanım­lamaktadır. Ancak o zamandan itibaren birçok gözlemci, bir ticaret kültürünün ortasında İslam kökenlerini ve İslam dünyasında ticare­te bir eğilimin var olduğunu ifade etmiştir (ör., Turner 1994; Kazim 2000; Wolf2001).

Konfüçyüsçülüğü gelişmeye engel olarak görmenin tarihî ironi­leri de mevcuttur: Erken yirminci yüzyılda bir engel gibi görülen şey, geç yirminci yüzyılda Asya Kaplanlarının yükselişine tekabül eden Konfuçyüsçü ahlak hipotezi olarak yeniden biçimlendirilmiştir. Bir diğer ironi ise Konfüçyüsçülüğün Avrupa düşüncesine olan etkile­ridir.

Adam Smith’in arkasında Francois Quesnay ve Fizyokratların bulunuyor olması tanıdık bir durumdur; ancak Fizyokratların mer­kantilizm eleştirisi, milattan öncesine kadar uzanan Çin politikaları ve wu-wei veya müdahale etmeme politikasından esinlenilmiştir (Ho- bson 2004: Marshall ve Williams 1982). Böylece Konfüçyüs (ya da aslında, Konfiüçyüsün Avrupa versiyonu), Aydınlanmanın koruyucu azizlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gelinen bu noktada Şarklı globalleşme literatürünün durumu ve önemi nedir? Bu çalışmalar bütününde bağımlılık teorisinin esintileri mevcuttur çünkü dalganın yönünü değiştiren şey, Avrupa zekâsı ya da diğer iç kaynaklı faktörler değilse, global dengeleri değiştirmede sömürgecilik ve emperyalizmin oynadığı rol Avrupamerkezci perspektiflerin kabul ettiğinden çok daha büyük olmalıdır. Burada Eric Williams’ın kölelik, VValter Rodney’in Afrika üzerine çalışmaları ve diğer alanlardan çalışmalar akla gelmektedir. Ancak yakın global tarih, genellikle Batının on dokuzuncu yüzyıldaki ilerlemesini daha geniş coğrafya ve tarih kombinasyonları üzerinden yorumlamaktadır.

Bağımlılık teorisi yapısalcıydı, ancak yakın revizyonist tarih global yapısalcı yaklaşımı (dünya sistemler teorisi gibi) reddetmekte ve beklenmedik durumları hesaba katarak temsilcilik ve kimlik oluşumuna dikkat çek­mektedir: “Genelde materyal güç ile özelde büyük güç temsilcinin spesifik kimliğine göre farklı yönlere doğru kanalize olmaktadırlar.” (Hobson 2004: 309).

Bağımlılık düşüncesi, sömürgelerin koloniler­den çekildiği (dekolonizasyon) dönemde ortaya çıkmışken, revizyo­nist tarihin biati, özel bir bölge ve zaman periyodunun lenslerinden görünen tarihe değil, global tarihedir. Fernand Braudel’in “Akdeniz dünyasına” ve dünya sistemler teorisi ile Belçika-Hollanda bölgesi (Low Countries) ve Baltıkbölgesine doğru, yani William McNeillm global tarih geleneğindeki geniş ufka doğru bakar. Bu literatür, global­leşmeyi long duree kapsamına yerleştiren daha geniş bir literatürün bir parçasıdır (Nederveen Pieterse 1989,2004a; Robertson 2003).

Zaman zaman bu literatüre retorik bir sürşarj gerçekleşmiştir ve bu da literatürün polemik bir duruş olarak karakterini yansıtır. Bu du­rum sürekli tekrar eden bir problemde karşımıza çıkmaktadır: Bulgu­larının portre si, Doğu-Batı ayrımının bir kurgu olduğu ve gerçekten de bir sürece tekabül ettiği yönünde ise de bazen Şarklı globalleşme literatürü, mevcut Avrupamerkezciliği Doğuyu merkeze alıp Batı’yı marjinalleştirerek tersine çevirmekte ve böylece Doğu-Batı ikilikleri­ni tersten ve yeniden kurgulamaktadır. Bu problemden bahsetmek ve Doğu-Batı ikiliğinin ötesinde bir global tarih ele almak diğer çalışma­ların itici gücüdür (Liebermann 1999,2003; Pomeranz 2002; Whitfı- eld 2003; Bayly 2004). Bazen de tahmin edilebileceği gibi bu durum, Avrasya temasını da içine almaktadır (Moore 2003).

Şarklı globalleşme literatürü, bir çeşit retroaktif Çin merkezciliği ve Hint merkezciliğini temsil etmesi yönünden değişkendir. Birçok nedenden dolayı Çin, Hindistan ve Orta Doğu çok daha fazla çalı silmiş ve diğer alanlardan daha çok göze çarpmıştır. “Afro-Asyalı glo­bal ekonomi” kavramından sık sık bahsedilmektedir, ancak Afrikalı yönü Asyah yönünden daha kabataslak bir hâldedir.

Aynı zamanda Güneydoğu Asya, Orta Asya ve Moğol İmparatorluğu da sıkça dün­yanın önde gelen büyük bölgelerinin arasındaki çatlaklara düşmekte­dir. Şarklı globalleşme tezi, daha iyi harmanlanmış bölgesel tarihlerle bütünleşmek durumundadır. Janet Abu-Lughod da yerel tarihlerle üçgenleştirmeyi önerir fakat şöyle bir not düşer: “Bizler kendi kültü­rümüz ve yer ile zaman içinde kendi lokasyonumuzun dışında bir Arşi- met noktasmda duramayız. Ne kadar outre olmaya çalışırsak çalışalım, bizim vizyonlarımız da çarpıtılmıştır.” (2000: 113).

Bugünün paradigmalarının, tarihin içlerinden tekrar tekrar okun­duğu mercekler görevi gördüğünü fark etmek oldukça ilginçtir (bk., Zurndorfer 1997). On sekizinci yüzyıl Avrupalıları Çine “aydın des­potizminden” ötürü hayranlık duymuş, fakat yirmi birinci yüzyıl be­yanlarında önemli olanın “rasyonel kurumlar” ve bırakınız yapsınlar ekonomik politikaları olduğu ifade edilmiştir; böylece mevcut rasyo­nel seçim ve neoklasik ekonominin durumunu bir nevi ön görmüştür.

Şarklı globalleşme literatürü oldukça hızlı büyümesine ve gitgide daha somut bir hâl kazanmasına rağmen, hiçbir şekilde baskın özel­likte değildir. Ana akım düşünce, Batının daha erken geliştiğini dü­şünmeye ve Doğu ile global Güney’i de yavaş ilerleyen ve sonradan görme olarak algılamaya devam etmektedir. Milenyumun dönümün­de -Sovyetlerin yıkılışı, Asya krizi ve Washingtonun neomuhafazakâr kavgacı tutumunun ardından- gittikçe artan kofluğuna rağmen Ame­rikalıların zafer gösterileri, yerleşik “entelektüel apartheid rejiminin” bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Washington mutabakatı Oryantalist stereotiplerde ve tarihsel miyopluk hipotezinde olduğu kadar neomuhafazakâr misyonuyla da dünyaya özgürlük ve demokra­si getirmeyi amaçlamaktadır. Avrupamerkezci ekonomik tarih David Landes (The Wealth and Poverty of Nations) ve Roberts (Triumph of the West), Samuel Huntingtonun medeniyetler çatışması tezi, Ber- nard Lewis’in İslam değerlendirmesi (Yanlış Olan Neydi?), Fuku- yamanın ideolojik tarihi (Tarihin Sonu) ve Mandelbaum (Dünyayı Fetheden Görüşler) ile paralel gitmektedir. Daha genel bir Batılı imajı, gelişme ve demokrasi sanki ilk defa Batının bulduğu ve ortaya çıkardığı erdemlermiş gibi, IMF ve Dünya Bankası politikalarını olduğu kadar, Amerikanın Orta Doğu iştiyakının (hafızası olmayan bir siyaset) da habercisidir.

Genel cehalet ve kibrin yanı sıra, Ha-Joon Chang’ın (2002) Kic- Icing Away the Ladder eserinde özetlediği bir politika olarak Avrupa- merkezcilikle ilgili yanıltıcı bir durum vardır. On dokuzuncu yüzyılda, serbest ticaret sömürgeci ekonomileri sanayisizleştirme aracı olarak kullanıldı ve şimdi WTO heykelleri ile çok uluslu şirketlerin entelek­tüel mal haklarını muhafaza eden serbest ticaret anlaşmaları da glo­bal Güney’de kısa yollu sanayileşme yollarını aramaktadır. Bu hakikat rejiminde kurumsallaşmış hafıza kaybı ve entelektüel apartheid birer güç aygıtı görevi görmektedir.

Şarklı globalleşme literatürü, baskın Batı merkezli globalleşme perspektifini geride bırakırken; şu an aşamalı bir biçimde şekillenen global alandaki yeniden düzenlemeler, belki bunun materyal yönünü ve politik ekonomide Amerikan üstüncülüğünü yakalayabilir. Bu “glo­bal kesişme” teşhisi Çin, Hindistan ve Doğu Asya’nın global ekonomi­de öncü güçler olarak yeniden ortaya çıktığı zamanda sahne almıştır; tarih yazımı bugünü, ancak bugün dünya ekonomisinin geçmiş trend­leri ile tam bir uyum sağladığı anda yakalayabilecektir. Ancak henüz şekillenmemiş olan bu sentez, yapım aşamasında çağdaş globalleşme­nin keskin ucu ile birlikte ortaya çıkan tarihsel Şarklı globalleşmedir. Bu konuda deneme niteliğinde bazı notlar düşeceğim.

Şarklı Globalleşmenin Bugün

Kötü birkaç yüzyıl yaşadık, fakat artık geri döndük.(Şangay’da Ekonomist, Prestowitz 2005: 225’de alıntılanmıştır)

Globalleşme artık eskiden olduğu gibi değildir. Paul Kennedy, ‘ As­ya nın yükselişini durdurmamız, artık kışın kar yağışını ve yazın sı­cağını durdurmamız kadar imkânsızdır.” (2001: 78). Detaylı IMF tahminlerine göre Çin’in GDP si Japonya nınkini 2016 yılı civarında, ABD’ninkini ise 2040 yılı itibariyle veya iç satın alma gücüne bağlı olarak daha önce geçecektir (Prestovvitz 2005: 74).

Hindistan eko­nomisi de aynı zamanda hızla ilerlemektedir. Yapısal düzlemde eko­nomik avantajlar Doğuya ve yeni yeni sanayileşen toplumlara doğru hareket etmektedir. Asya demografisi -Avrupa, ABD ve Japonya’nın aksine- oldukça büyük sosyal yoğunluğa sahip olan ve hızla yükselen eğitim seviyeleri, gelişen teknolojik imkânları ve yine yükselen geliş­me düzeyleri ile göze çarpan genç bir nüfusa sahiptir. Asya’nın yükse­lişindeki diğer etkenler, coğrafi yakınlıklar ve Abdel-Malek’in “tarihî sahanın derinliği” diye adlandırdığı husustur. Ara ara baskın rekabet ve Amerikan askerî müdahalesi ihtimallerinden söz edilse de bu de­ğişkenlerin genellikle jeopolitik müdahaleye tabi olmayacağını not etmek elzemdir.

Farklı bir global denge kurulmaktadır ve Asya, burada Brezilya ve Rusya’nın da dâhil olduğu yeni ortaya çıkan BRIC ülkeleri, Güney Afrika gibi ülkeler ve Şarklı globalleşmenin daha geniş çemberindeki ülkeler ile birlikte merkezî bir rol oynamaktadır. Burada sormak iste­diğim soru, Şarklı globalleşmenin geçmiş ve geleceği arasındaki ilişki­nin ne olduğudur. Geçmişteki Şarklı globalleşme ne dereceye kadar ve hangi şekillerde bugünkünün temelini oluşturmuş, onu şekillendirmiş ve habercisi olmuştur? Ne dereceye kadar ve hangi anlamda Asya sa­dece bir yükseliş değil, aynı zamanda bir geri dönüştür? Bu sınırlı bir soru olarak kalmak durumundadır çünkü açıkça görülmektedir ki sü­reksizlikler, devamlılıklar kadar ilginçtir. Batı toplumları ile etkileşim­ler sonucu ortaya çıkan yeni tarzlar, kombinasyonlar ve melezlikler ile yeni teknolojilerin benimsenmesi geçmişle bağlantılar ve devamlılık kadar ilgi çekicidir. Ancak bunlar aynı zamanda geçmişin devamlılığı ile mümkün kılınabilecek unsurlardır, o hâlde bu soruyu sormanın er­demli bir tarafı vardır.

Kültür ve medeniyet söz konusu olduğunda Şarklı globalleş­menin geçmiş ve geleceği arasındaki devamlılıklar tüm taraflarca ta­nınmaktadır. Sinik etkisi içerisindeki Konfüçyüsçülük ve neo-Konfüçyüsçü etik düşüncesi bunun bir parçasıdır (Tu Weiming 2000). Yeni Delhi’deki Teen Murti Okulu sadece Hindistan la değil, Hint medeniyeti ile ilgilenmektedir (Kumar ve Chandhoke 2000). Ulusluk ve devlet hususları açısından devamlılıklar da aynı şekilde büyük oranda kabul görmektedir. Çin milattan öncesine kadar uzanan bir ulusal kimlik ve devlet varlığı ile “devamlılık gösteren uluslar” ara­sında sayılmaktadır (Abdel-Malek 1981; Cohen 2000). Var olan bu ortak referans noktalarının yanı sıra, ticaret yolları ve göçler ile di- asporaların rollerini de göz önünde bulundurabiliriz. Bunlar, Şarklı globalleşmenin daha genel çemberinden ziyade, Asya’ya odaklanan bir bölgesel tarihin süzgecinden sabırlı bir biçimde geçirilmeyi bek­leyen kısa notlardır.

Bu tarz bir soruşturma görülmemiş bir şey değildir. Annales Okulunda ve Braudel’in çalışmasında, lorıg duree uzun süreli yapısal ve kurumsal değişikliklere atıfta bulunmaktadır. Evrimsel ekonomi ve kurumsal ekonomi, kurumsal mirası ekonomi dinamiklerinin bir parçası gibi görmektedirler; bunun önemli bir örneği ise izlek bağım­lılığıdır (patika bağımlılığı). Robert Putnam 1750’lerden beri idari ademimerkeziyetçiliğin kuzey İtalya’daki başarısı ile güney İtalya’daki başarısızlığının, büyük oranda güneydeki krallıklar ve daha az kentsel itaat gerektiren hükümet formlarının aksine, Kuzey’de orta çağlardan gelen şehir devletleri tarihine dayandırılabileceğini ifade etmektedir. Böylece, Orta Çağlara ve Rönesans’a kadar giden gruplaşmalar, diğer siyasi ve ekonomik gruplar araya girmiş olmasına rağmen çağdaş dö­neme de tekabül etmektedir.

Devlet yeterliliği ve “bürokratik koordineli kapitalizm”, Doğu As­ya’nın yükselişinde hayati önemi haiz bir etken olarak tanınmaktadır (Weiss 1996). Özel kamu hizmeti ve yetenekli sivil hizmetçiler siyasi Konfüçyüsçülüğün uzun mirası olmaksızın tam anlamıyla anlaşılamayacaktır.

Dil, kültür ve sanatta medeniyetsel bağlantılar devam etmektedir.(5) Hint-Avrupa dilleri bu noktada bir örnek oluşturmaktadır (Mallory 1991). Tarih, ulusların kültürel ve kurumsal kapitalinin bir parçasıdır. Devamlılık teması, Asya ve denizaşırı bölgelerde harita üzerinde de görülmektedir. Medeniyetin derinliği ile gelenek ile modernin aralara serpiştirilmiş olmasına yapılan vurgu ve Asya nın yükselişinin bir Rö­nesans olduğu fikri (İbrahim 1996) ortaktır.

İpek Yolu nun sürekli bir metafor olarak kullanılması ve gerçekte bir metafordan çok daha fazlası olup, bir hafıza ve gelecek projesine tekabül etmesinde, bu devamlılıklar sembolik olarak kabul edilmekte ya da ima edilmektedir (Abdel-Malek 1994; Wood 2003). Karade­niz’den Akdeniz’e yeni Ceyhan Boru Hattını açarken, Türkiye devlet başkanı bu hattan “yeni İpek Yolu” olarak bahsetmiştir. Asya-Avrupa hükümetler arası toplantılar da aynı şekilde “yeni İpek Yolları” olarak görülmüştür (Brennan vd., 1997). Tarihî devamlılık ve coğrafi temas­ları yeniden uyandıran “yeni İpek Yolları” imajları bizlere eski bağlan­tılarının gitgide dallanıp budaklandığını ve eski globalleşme dalgaları­nın hâlâ ortalıkta dolaştığını hatırlatmaktadır.

Eski birikim hâzinesinin izleri ve idraki kolektif hafızada, durum­lar ve insan eserlerinde görülebilmektedir. Birçok yerde eski ticari alt­yapı ve kurumlann kalıntıları hâlâ bulunmakta ve bazen yeni ticaret, eski ticaret yollarını ve nodal noktalarını (düğüm noktalarını) yeniden aktifleştirmektedir. Çin’deki Kaifeng’ten Şam ve İstanbul’a kadar, hâlâ İpek Yolu kalıntıları vardır: gerçek yollar ve limanlar (Broeze 1989), kervansaraylar, hisarlar, sarayların ve tapınak kalıntıları ya da harabele­ri (Whitfield 2004).

Avrupa’da da olduğu gibi Asya ve Orta Doğunun büyük kısmında, geçmiş binlerce yılın kalıntısı her köşeyi döndüğü­nüzde karşınıza çıkabilecektir. Asya’da bugün görülen endüstriyel ve ticari patlama, aslında eski büyük Asya pazarlarında öngörülmüştür. Asya marketinin çalışkanlığı ve idraki, tüccarlar ve çalıştaylar, ticaret şehirleri ve çok yaygın ticaret ağları, kapitalizmi erken tarihe çeken derin bir sosyal çeşitlilik altyapısının birer parçalarıdır.

Göç ve diaspora rotaları da bilgi ve teknoloji, dil, zanaat, mal ve yatırımların iki yönlü taşıyıcıları görevi görmektedir. Bunlar aynı za­manda Asya’nın yeniden dirilmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Çin’in bir endüstri ithalatçısı olarak hızlı yükselişinde, Çin diasporasının Pasifik Rim’den, özellikle de Tayvan’dan ana kıtaya yatırımları önemli bir rol oynamaktadır (Chen 2005; Liu 1998; Seagrave 1996). Hindistan’da NRI’larm ya da yerleşik olmayan Hintlilerin yatırımcı, entelektüel ve sosyal kapital olarak oynadığı rol de gitgide artmakta ve aktif bir fayda sağlamaktadır. Bu ilişkiler, Asya ülkelerini dünya çapın­daki bağlantılarla buluşturan eski göç bağlantılarını aktifleştirmekte­dir.

Hindistan’daki ilim insanları ve girişimciler Arap dünyası ile İran ve Orta Asya ile olan birçok medeniyetsel ve ekonomik bağlantıların tekrardan keşfetmektedir (Shanker 2005). Moğollar ile Farisi tüccar ların izleri, o zamanlarda iki yönlü rotalar olduğu gibi tekrar öyle olabilir (Nederveen Pieterse 2003). Hindistan şimdi bir ticaret ve enerji kaynağı bölgesi olarak, Orta Asya ile ilişkilerini yeniden kurma yolla­rını araştırmaktadır.

Güneybatı İpek Yolunun haritasını çıkarırken Bin Yang (2004) eski Çin, Hint ve İran’ın ticari ve medeniyetsel kesişme noktasını tartışmaya açmaktadır. Yunnan, Burma ve Hindistan arasındaki eski ticari bağlantılar milattan önce 200 yılına dayanmaktadır. Çin ve Gü­neydoğu Asya arasındaki ticaret ve göç rotaları da büyük bir tarihî derinliğe sahiptir (Thapar 1992; Sugiyama 1992; Dobbin 1996) ve bugüne kadar sürmüştür (ör., Yamashita ve Eades 2003).Xiangming Chen (2005), Asya ekonomilerinde sınır ötesi ve bölgesel sosyal kapi­talin rolüne ve haritalarında da zaman içerisinde üst üste gerçekleşen sınırsızlaştırmaya odaklanmaktadır.

Ticaret ve göç yollarını on yedinci yüzyıla kadar götürür ve Pearl River deltası gibi bazı oldukça aktif böl­gelerin bugün de aktif olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu araştırmalar, geçmiş ve şu anki kültürel ve ekonomik gelişmenin tipik bir sınır ötesi veya bölgesel fenomen olduğunu göstermektedir. Ancak tarihin çoğu, özellikle de on dokuzuncu yüzyıldan itibaren olan kısmı ulus devletler tarihidir ve istatistikler, bu tür verileri öncelikle ulus devlet ünitelerine göre kaydetmektedir.

Arif Dirlik (2000), Samuel Huntington’un “medeniyetler çatış­ması” tezini eleştirir ve gerilimlerin aslında farklı kültürel merkezler arasındaki kapitalist yarıştan bahsettiği sonucuna varır. Dirlik’in görü­şü kesinlikle Huntington’unkinden daha münasiptir; ancak iki özelliği ortaya çıkarır. Birincisi oldukça aşikârdır; elbette ki ilişkiler sadece re­kabet değil, aynı zamanda iş birliği ilişkileridir. İkincisi ise kapitalizm ve kapitalist rekabetin sınırlı ya da rastlantısal açıklama geçerliliğine sahip kategoriler olduğu yönündedir. Andre Gunder Frank’ın tarihî eseri, onu sonuç olarak kapitalizmi merkezî bir açıklayıcı kategori ola­rak görmenin ötesine sevk etmiştir:

Kapitalizmin beş bin yıl yaşında olduğunu tartışmanın daha ötesin­de, kapitalizmin farklı bir üretim sistemi ve apayrı bir sistem olduğu yönündeki inancımızı terk etmeye cüret etmemiz gerekir. Neden? Çünkü dünya tarihinde ciddi eğilimler, üretim biçimindeki aşikâr değişimlerin tümüne rağmen onları ya aşmakta ya da onlara sebat etmektedir. O hâlde genel anlamda gelişim yöntemlerini belirleyen şey üretim biçimi olamaz… 1500 lerden beri dünya tarihi kapita­lizmden daha ziyade, ticaret yollarındaki değişimler, sermaye biri­kim merkezleri ve baskın gücün yeri ve varlığı/yokluğu üzerinden daha çok tanımlanıyor olabilir. (Frank 1996: 44)

Daha önce not ettiğim gibi;Bu durum, eleştirel politik ekonomiye büyük bir meydan okuma anlamına gelir; merkezî öneme sahip olarak görülen birçok açıkla­malım, aslında konjektürel olduğunu ve sadece coğrafi kısıtlamaları değil, zaman dilimi kısıtlamalarını da yansıttığını ifade eder. Global politik ekonomi coğrafi kısıtlamaları aşabilir, ancak zaman kısıtla­ması farklı bir kategoridedir; söz konusu zaman diliminin 1800’ler- den ya da MÖ 1000 veya MS 500’lerden itibaren olup olmaması büyük bir fark yaratmaktadır. (Nederveen Pieterse 2005: 386)

Şarklı globalleşmenin geçmiş ve bugünü çalışması, aynen kültür ve medeniyette olduğu gibi ekonomi ve teknolojide -ulus devletler ve kapitalizm gibi- önceden kabul edilegelmiş analiz ünitelerinin geçici tahminler ve kavramsal bazı gelenekler olduğunu ve zaman- mekânın gelgitlerini araştırırken bizleri yönlendirebileceği kadar, yoldan da saptırabileceğini göstermektedir. Long duree’nin tari­hinin bizim ulus devlet ve kapitalizm gibi analitik kategorilerimizi yerinden oynatması şaşırtıcı değildir çünkü bu kavramlar, zamanla iç içe geçmiş hâldedir. Sömürgesizleştirme, epistemik sömürgesizleştirme ile (kendini zihinsel kölelikten azat et) hayallerin sömürge- sizleştirilmesini içinde barındırmaktadır. Epistemik kurtuluşun ise teori üzerinden olduğu kadar, sıklıkla tarih üzerinden de yürüdüğü gerçeği aynca ilginçtir.

Geçmişte veya gelecekte bölgesel teknolojik bağımsızlık fikri (ör., Chamarik ve Goonatilake 1993) muhtemelen bir kurgudan ibarettir. İpek üretimleri Çin’den Osmanh Devleti ve Avrupa’ya ithal edilmiş, porselen yapımı on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Çin den Avru­pa’ya kadar yol almış (Delft, Wedgwood, Sevres in tanıklığı ile), Çin tarım teknolojileri İngiliz tarımında devrime yol açmış ve Hint tekstil ürünleri Ingiliz tekstil üretiminin patlamasına vesile olmuştur (İskoç- ya, Paisley’deki gibi). Geç on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıllar­da, endüstriyel beceri ve teknolojiler Batı’dan Doğuya doğru hareket etmiştir. Geç yirminci ve yirmi birinci yüzyıllarda ise Asya teknoloji­leri yeniden Batı ya doğru gitmiştir (Japon Toyotacılığı ve Hint ya­zılımları gibi).

Teknolojilerin bu şekildeki ileri – geri hareketi ve long duree de eski ve yeni ticaret ve göç rotaları arasındaki farklılıklar, bu durumun temelinde bulunan benzerlikleri öngörmektedir.

Geçmiş ve bugün arasındaki Şarklı globalleşme sürecinde Şarklı globalleşme tüm dünyayı dolaşmıştır. Örneğin Avrasya, her bir ucu ve bucağı dolaşılmış bölgelerden biridir (Moore 2003 Avrasya’nın rolü­nü on birinci yüzyıla dayandırmaktadır) ve Avrasya, bugün kapitalizm ve Asya-Avrupa diyalogları bağlanımda bir dönüş yapmaktadır (Ne- derveen Pieterse 2004b). Şarklı globalleşmenin geçmişi ve bugünü perspektifinden bakıldığında Avrupa’nın gelişmesi, Avrupamerkezci- lik ve Garpçı globalleşme hususları çok daha geniş ve çok merkezli bir global sürecin birer bölümü ve aşaması gibi görünmektedir.

Editör:Gerard Delanty – Doğu ve Batının Ötesinde Asya ve Avrupa,syf.87-107

Notlar

1 Sosyal bilimler disiplinlerinde globalleşme çalışmaları ve globalleşmenin dönemselleştirme- sine dair bk., Nederveen Pieterse 2004a, Bölüm 1 ve 4.
2 Bu bölümün daha eski bir versiyonu Iheory Culture and Society, 2005’te bulunmaktadır.
3 Kazim’a (2000) göre, Arap dünyası 1500’e kadar dünya ticaretine hâkim durumda idi.
4 Doğu da genişlemekteydi; Hobsona göre “Afro-Asyah keşifler çağı” Columbus ve Vasco da Gama’dan tam bir milenyum önce gerçekleşmişti (2004: 139).
5 Yo-yo Ma Bach ve Brahms’ın yorumlarından, Türkiye’den Çin’e İpek Yolu Ensemble’e kat­kıda bulunmak için gelen müzisyenler ile birlikte daha uzun soluklu bir İpek Yolu projesine doğru dönüş yapmıştır.

Kaynakça
Abdel-Malek, A. (1981) Civilizations and Social Theory, 2 Vols, London: Macmillan.
Abdel-Malek, A. (1994) “Historical Initiative: The New ‘Silk Road’ ” Reuiew, 17(4): 451-99.

Abu-Lughod, J. L. (2000) “Book Review of A. G. Frank’*, Reürient: Journal of World History, Spring: 111-14.
Bayly, C. A. (2004) The Birth of the Modern World, 1780 1914, Oxford: Blackwell.
Brennan, B., E. Heijmans and P. Vervest (eds) (1997) ASEM Tr *aditıg New Silk Routes: Beyortd Geopolitics and Geo-econotnics: Towards a New Rela- tionship Between Asia and Europe, Amsterdam, Transnational Institııte and Bangkok, Focus on the Global South.
Broeze, F. (ed.) (1989) Brides of the Sea: Port Cities of Asia frotn the 16th-20th Centuries, Honolulu: University of Hawaii Press.
Chamarik, S. and S. Goonatilake (eds) (1993) Technological bıdependence: The Asian Experience, Tokyo: UN University Press.
Chang, H.-J. (2002) KickingAway the Ladder, London: Anthem.
Chauduri, K. N. (1990) Asia before Europe: Economy and Civilization of the îndian Oceanfrom theRise of İslam to 1750, Cambridge: Cambridge University Press.
Chen, X. (2005) As Borders Bend: Transnational Spaces on the Pacific Rim,
Boulder, CO: Rowman & Littlefield.
Cohen, W. I. (2000) East Asia at the Çenter: Four Thousand Years ofEngage- mentmth the World, New York: Columbia University Press.
Dirlik, A. (2000) “Reversals, Ironies, Hegemonies: Notes on the Contempo- rary Historiography of Modern China” in A. Dirlik, V. Bahl and P. Gran (eds) (2000) History After the Three Worlds: Post-eurocentric Historiogra- phies, Boulder, CO: Rowman & Littlefield, pp. 125-56.
Dobbin, C. (1996) Asian Entrepreneurial Minorities: Conjoint Communities in the Makingofthe World-economy\ 1570-1940, Richmond, Surrey: Curzon Press.
Frank, A. G. (1996) “The Underdevelopment of Development”, in S. Chew and R. Denemark (eds) The Underdevelopment of Development, London: Sage, pp. 17-55.
Frank, A. G. (1998) ReOrient: Global Economy in the Asian Age, Berkeley: University of California Press.
Goonatilake, S. (1999) Tovvard a Global Science, Bloomington: Indiana Uni­versity Press.
Gunn, G. C. (2003) First Globalization: The Eurasian Exchange, 1500-1800, Lanham, MD: Rowman & Littlefield.
Hobson, J. M. (2004) TheEastern Origins ofWestem Civilization, Cambridge: Cambridge University Press.
102 Doğu ve Batının ötesinde Asya ve Avrunj
Hoerder, D. (2002) Cultures in Contact: World Migrations in the SecondMille nium, Durham, NC: Duke University Press.
Hopkins, A. G. (ed.) (2002) Globalization iti World History, New York: Norton
İbrahim, A. (1996) The Âsim Renaissance, Singapore: Times Books.
Kazim, A. (2000) The United Arab Emirates AD 600 to the Present: A Socio- discursive Transformation in the Arabiıın Gulf, Dubai: Gulf Book Centre.
Kennedy, P. (2001) “Maintaining American Power: From Injury to Recov- ery” in S. Talbott and N. Chanda (eds) TheAge ofTerror: America and the World after September 11, New York, Basic Books, pp. 53-80.
Kumar, R. and N. Chandhoke (eds) (2000) Mapping Histories: Essays Pre- sented to Ravinder Kumar, New Delhi: Tulika.
Lieberman, Vıctor (ed.) (1999) Beyond Binary Histories: Re-imagining Eur- asia to c.1830, Ann Arbor: University of Michigan Press.
Lieberman, Vıctor (2003) Strange Paralîels: Vol 1: Integration of the Main- land: Southeast Asia in Global Context, c. 800-1830, Cambridge: Cam- bridge University Press.
Liu, H. (1998) “Old Linkages, New Networks: The Globalization of Over- seas Chinese Voluntary Associations and its Implications”, The China Quarterly, 155: 582-609.
Mallory, J. P. (1991) İn Search of the Indo-Europeans: Language, Archaeology and Myth, London: Thames & Hudson.
Marshall, P. J. and G. Williams (1982) The GreatMap ofMankind: British Per- ceptions of the World in the Age of Enlightenment, London: Dent.
Moore, R. I. (2003) “The Eleventh Century in Eurasian History: A Compara- tive Approach to the Convergence and Divergence of Medieval Civiliza- tions”, Journal of Medieval and Early Modern Studies, 33(l): 1-21.
Nederveen Pieterse, J. (1989) Empire and Emancipation: Povver and Libera­tion on a World Scale, New York: Praeger.
Nederveen Pieterse, J. (1994) “Unpacking the West: How European is Eu- rope?” in A. Rattansi and S. Westwood (eds) Racism, Modernity, Identity: On the Western Front, Cambridge: Polity, pp. 129-49.
Nederveen Pieterse, J. (2003) “Social Capital and Migration: Beyond Ethnic Economies” Ethnicities, 3(l): 5-34.
Nederveen Pieterse, J. (2004a) Globalization and Culture: Global Mtlange, Boulder, CO: Rovvman & Littlefield.
Nederveen Pieterse, J. (2004b) Globalization orEmpire?, New York: Routledge.
Nedervtvn Pieterse,J. (2005) “Paradigm Making While Paradigm Breaking: An- dre Gunder Frank” Revicu’ of International Political Economy, 12(3): 383-6.
Heedham, J. (1956) Science and Civilization in Clıina, 2 Vols, Cambridge: Cambridge University Press.
Pomeranz, K. (2000) The Grcat Divergence: Clıina, Europe and the Making of t he Modern 1 Vörld Economy, Princeton, Nj: Princeton University Press.
Pomeranz, K. (2002) Beyond the East-West Binary: Resituating Develop- ment Paths in the Eighteenth Century World, Journal of Asian Studies, 61(2): 539-90.
Prestowitz, C. (2005) Tlırcc Billion New Capitalists: The Great Shift ofWealth and Pou’cr to the East, New York: Basic Books.
Putnam, R. D. (1993) Making Denıocracy Work: Civic Traditions in Modern Italy, Princeton, NJ: Princeton University Press.
Robertson, R. (2003) The Vırec Waves of Globalization: A History of a Devel- oping Global Conscioustıess, London: Zed.
Seagrave, S. (1996) Lords of the Rım, London: Corgi Books.
Shanker, S. (2005) “Frorn the Silk Route to the IT Highway” International Herald Tribüne, May 25: 9.
Sugiyama, J. (1992) “Frorn Chang an to Rome: Transformation of Buddhist Culture” in The Sigtıificance of the Silk Roads in the History ofHuman Civi- lizıitions, Osaka: National Museum of Ethnology, pp. 55-60.
Thapar, B. K. (1992) “Indias Place on Ancient Trade Routes” in The Signifi- cance of the Silk Roads in the History ofHuman Civilizations, Osaka: Na­tional Museum of Ethnology, pp. 117-26.
Tu Weiming (2000) “Implications of the Rise of ‘Confucian East Asia” Dae- dalus, 129(1): 195-218.
Tumer, B. S. (1994) Orientalism, Postmodenıism and Globalism, London: Routledge.
Weiss, L. (1996) “Sources of the East Asian Advantage: An Institutional Analysis”, in R. Robinson (ed.) Patlmays to Asia: The Politics of Engage- ment, St Leonards: Ailen and Unwin, pp. 171-201.
Whitfield, S. (2003) “The Perils of Dichotomous Thinking: Ebb and Fİow rather than East and WestM, in Marco Polo and the Encounter of East And West, Toronto: University of Toronto Press.
Whitfield, S. (ed.) (2004) 77te Silk Road: Trade, Travel, War and Faith, Chi­cago: Serindia Publications.
104
Doğu ve Batının Ötesinde Asya ve Avrupa
Wolf, E. R. (2001) Pathways of Power, Berkeley: University of Califomia Press.
Wood, F. (2003) The Silk Road : TwoThousand Years in the Heart of Asia, Berkeley: University of California Press.
Yamashita, S. andj. S. Eades (eds) (2003) Glohalization in Lo-
cal, National, and Transnational Perspe New York: Berghahn.
Yang, B. (2004) “Horses, Silver and Cowries: Yunnan in Global Perspective”, Journal of WorldHistory, 15(3): 281-322.
Zurndorfer, H. T. (1997) “China and ‘Modernity’: Ihe Uses of the Study of Chinese History in the Past and the Present”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, 40(4): 461-85.

Editör:Gerard Delanty – Doğu ve Batının Ötesinde Asya ve Avrupa,syf.87-10

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*