Şahsiyet

Gençliğimizin kaybettiği en kıymetli şey, şahsiyet oldu. Bizim zavallı neslimiz, kendi kendisine düşünebilmek kabiliyetini kaybetti. Hep başkalarının kafasiyle, kendisine aşılanan bunca zehirlerin, emirlerin kumandasiyle düşünebiliyor. Türlü zehirler ona, ihtiraslarını kabartarak, kendini medhedip kendinden geçirerek, birde istikbal İçin menfaatler vaadederek acılandılar. Damarlarını yumuşatan bu morfinler onu, nasıl menfaat sahiplerine teslim ettiler.Böylelikle gençlerimizin ferd olarak iradesi eridi, şahsiyeti ortadan kalktı. Onun eşrefi mahlûkat olan insani ferdiyeti sosyolojinin kolay araştırma için tam istediği cansız eşya haline geldi.

İrademizin düşmanları, sade teneffüs ettiğimiz havayı zehirlemekle kalmıyorlar. Biz, ferd olmak dileğiyle ayaklandığımız anda onların pençelerini vicdanımızın üstünde buluyoruz: “Kımıldanma diyorlar, hareketin şimdi zamanı değil, etrafla tehlike var!” veya başka bir zaman “Şahsî kanaatlerini yaymanın sırası değil, şimdi ınkılâb yapıyoruz!” Hareketin, kendi duyuş ve kendi vicdanımızla iş görmenin, hakikati ihtirasla takip etmenin, bir kelime ile namus ve hamiyetin asla zamanı gelmiyor. Kendi vicdanile yaşamıya ve bir milletin hayatına da hakikat ışıkları serpmeğe muktedir ruhların, hayatlarının sonuna kadar “daha zamanı değil”, “şimdi sırası değil” kelimeleri halindeki önleyici kalkanlarla hareketten alıkoyulmuş olduklarını görüyoruz. Halbuki tabasbusla riyânın, dalkavukluğun hiç zamanı geçmiyor.

Gençliğimizin yanıbaşında, üzerinde dolaştığımız mukaddes toprakların mukadderatile hayat ve menfaatlerile zerre kadar alâkası olmayan zümreler, türlü şekillerde kopardıkları yaygaralarla irademizi felce uğratmıya çalışıyorlar ve bizim olan zümrenin kendilerinden ayrılarak bir bayrak altında toplanabilmesine var kuvvetleriyle engel oluyorlar. Bu işte muvaffak olabilmek için herbiri türlü şekillere bürünüyor; bizde gerçekten millet olmak iradesini daha temelinde yok ediyorlar. Milletin en temiz genç unsurları bugün şaşkın bir sarhoş gibi neyin ve kimin çocukları olduklarını hangi ellerle kurtulabileceğimizi birbirlerine sormakla vakit geçiriyorlar. Halbuki hergün biraz daha zebun düşen millet vücudu gözlerimizin önünde çırpınmaktadır.

Milletin hakiki sahibi kahraman olsa bile kalabalığın tekmesi, gayzle hücumu önünde yıkılmağa mahkûm görünüyor. Bir kahraman derecesine yükselebilmek, üstün bir irade kazanabilmek ise bunca zehirlerin tesiri altında yetiştirilmekte olan nesiller için pek müşkül bir iştir. Bunun için bunca sevdalardan vazgeçmek, servetten, şöhretten, şeref denilen piçten, bütün bu sevimli varlıklardan, huzur ve rahattan, hattâ aileden, evlâttan bile tereddütsüz vazgeçebilmek lâzımdır. Zira irademiz bir işkence altında kıvranıyor. Asıl heder olan, hepsinin bahasına elden giden, bu mukaddes, İlâhî varlıktır.

Bu suıkasdin millet hayatında yarattığı facianın eserlerini de göstereceğiz. Ancak, bugünkü manzara önünde, belki de bu söz dolayısîyle bizi itham edecek olan gençliğe döndüğümüz zaman, kalbimızi yakan şifasız acıdan ona doğru şu çağırışla uzanabiliyoruz: Mukaddes kurbanlar!

Hareket, 11/6, Ağustos 1947

Nurettin Topçu

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir