Sahiplenme Tesellisi

Organlarımızın doğru çalışmasında en küçük bir katkımız dahi olmamaktadır. Onları ‘benim organlarım’ deyip sahiplenenleyiz. Bize ait olsalardı, onları bizim üretmiş olmamız veya şu anda bizim çalıştırıyor olmamız lazım gelirdi. Mesela kalp kapakçıklarımızın açılıp kapanması harikulade bir olay-dır. Onların açılıp kapanması irademizle olsaydı defalarca açık veya kapalı unuturduk. Organlarımız bize ait değil, onları biz yaratmadık, bir yerlerden satın da almadık ve biz işletmiyoruz. Görevlerinin isimlerini dahi bilemeyecek kadar cahili olduğumuz organları ne hakla sahiplenebiliriz?

Bir saniyeden az sürede aldığı kokuyu üç bin koku çeşidinden ayırt eden burun adlı organın, bir doğruyu bariz bir yanlıştan tefrik edemeyen insana ait olduğunu nasıl düşünebiliriz? İnsanın bedenini her istediğinde yürütebilmesi, dilediğinde koşabilmesi, elini dilediğinde kaldırıp dilediğinde indirebil-mesi ve bunları her gün tecrübe ediyor olması, bedenini kendisine ait sanmasına ve onu kendi tasarrufunda görmesine sebebiyet vermiştir. Oysa bir elin havaya kaldırılmasında beyin ve kaslar arasında binlerce etkinlik cereyan etmekte ve insan bu etkinliklerden haberdar olmadığı gibi, onların adlarını bile bilmemektedir. Doğuştan verilmiş beden ve onun içerisindeki organlarımız bize ait olmaması gibi sonradan kazandığımız varlıklardaki durum da böyledir. Bazı şeylerin kağıt üzerinde insana ait olması, onları kendi mülkü haline getirmez. Bankada kağıt banknot olarak bile değil, bilgi işlem datası olarak duran ve yalnızca bilgisayarda izafi varlığı olan parayı kendine ait zanneden insan yanılgı içindedir. Hatta cebimizdeki para bile gerçek değil izafi bir maldır.

Kağıt olarak bir değeri yoktur ama bir alışveriş anında atanacak bir değeri beklemektedir. Hiç parası olmayan bir insanla, çok parası olan bir insan arasındaki zenginlik, şayet bir bilgi işlem datasından ibaretse, onun bir hükmü yoktur. Ayrıca, insanın kendine ait zannettiği mülk, çoğu zaman emek verip onu kazananlar tarafından değil, o konuda hiç emek sarf etmemiş oğulları ve torunları tarafından acımasızca tüketilmekte veya birtakım musibetler sebebiyle yok olup gitmektedir.

Mülkten gerçek istifade kâğıtlarda, datalarda yazılı olan değil, insanın faydalanabildiği miktardadır. Rızık, herkesin midesinin büyüklüğüyle sınırlıdır. Bu noktada zenginin de fakirin de sınırı birkaç tabak yemekten ileriye gidemez. Üstelik fakirin kuru ekmekten aldığı lezzeti, zenginler alışkanlığın verdiği öğütücülükle en pahalı yemeklerde dahi bulamazlar. Sadi ne güzel söyler: “On derviş bir kilimde uyurken, iki padişah bir dünyaya sığmaz. ”

İki tür mülkiyet ilişkisi vardır: Biri insanın sahip olduğu mülkiyet, diğeri mülkiyetin sahip olduğu insan. Bir düşünürün dediği gibi, “Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun. ” Alman Filozof Hegel, “Kişiler şeyleri, özneler nesneleri mülk edinirler. Kişilerin şeyler üzerinde haklan vardır ama şeylerin kişiler üzerinde hakları yoktur.’’der. Filozof Gabriel Marcel’e göre varlık tecrübe edilir, gösterilebilir, doğrulanabilir ama sahiplenilemez. Platon der ki; “Zenginlik çok şeye sahip olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır.’’

Temelde üç noktada tevhitten ve bu üç noktada şirke girilebileceğinden bahsedilir; Allah’a ulûhiyetinde, rububiyetinde ve mülkünde şirk koşmak. Allaha mülkünde ortak koşmak, en yaygın olanıdır. İnsan, bedeni dâhil herhangi bir şeyi kendisine ait gördüğünde, Rabbine ilahi mülkte kendini ortak koşmuş olur. Rabbimiz karşısında küçük ve büyük ayrımı olmadığı için, kainattan küçük bir çakıl taşını sahiplenmekle, kâinatın tamamını sahiplenmek arasında bir fark yoktur. Ailesini, çocuklarım, evini, arabasını, gözünü, kulağını kendisine ait gören biri, aynı şeyin iki hakiki sahibi olamayacağına göre, bu kâinatta Allah’a ait olmayan bir parçanın da var olduğunu ifade etmiş olur ki, artık umumi mülk bölüşülmüş demektir. Hiçbir nimet insanın malı değildir. Dolayısıyla nimetin kaybı anlamına gelen musibetlerde kimsenin Rabbine itiraz hakkı yoktur. Mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, onda dilediği kararlara imza atar ve onu istediği hallerden geçirir. İnsanın hayatı da, bedeni de, içerisinde yaşadığı dünya da ona ait değildir.

Sokrat’a “Niçin biç kederlenmiyorsun?” diye sorarlar. O, “Kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum” diye cevap verir. Bir mümin, bu cümleyi bir adım daha ileriye götürerek, ‘hiçbir şeyin bana ait olmadığını bildiğim için, onları kaybettiğimde kederlenmiyorum’ diyebilmelidir.

Büyük bir âlim; aynı zamanda başarılı bir tüccar olan, on binlerce talebesinin bütün masraflarını üstlenmiş bulunan Ebu Hanife Hazretlerine, kumaş yüklü iki gemisinin tamamen yandığı haberi gelir. O “Elhamdülillah” der. Sonrasında haberin yanlış olduğu söylenir. O yine “Elhamdülillah” der. Bu tavrının hikmeti sorulduğunda şöyle cevap verir: “Geminin battığı haberi geldiğinde kalbimi yokladım. Dünya malını kaybetmiş olmaktan dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu sebeple Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığı haberi gelince yine kalbimi yokladım. Kalbimde en ufak bir sevinç yoktu. Kalbimi bu halde tutan Allah’a yeniden hamd ettim. ”

Filozof Seneca der ki, “Hiçbir zaman bana bahşedilenlere güvenmedim., bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşedilen her şeyi; parayı, mevkii, gücü öyle bir yere koydum ki, kader onu geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki, kader istettiği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın,
İnsanın dünya hayatındaki izafi mülk ve vasıflarının tamamı tehlike altındadır.

Çalınabilen, gasp edilebilen, el konulabilen cinstendir hepsi. Ancak insanın bu izafi mülkünün âhirete yönlendirilmiş yanlarında hiçbir tehlike yoktur. Menkıbeye göre adamın biri, evliyaya “Evime hırsız girdi ve yiyeceğimi götürdü’’ diye şekva eder. Veli, “Allah’a şükretsene; ya şeytan kalbine girip îmânını çalsa ne yapardın?” diye mukabelede bulunur. Evet, hiçbir güç insanın imanına el koyamaz, sevaplarını gasp edemez, birikmiş manevi kazançlarını çalamaz, onların kıymetlerini düşüremez. Dünyanın en güçlü devlet ve orduları dahi kişinin zâd-ı âhiret, yani âhirete ulaştırmış olduğu mülklerine bir sineğin etkisi kadar tesir edemezler.

Musibet isabet ettiğinde, söylenmesi hem Kur’ân-ı Kerîmin emri hem de Efendimizin sünneti olan ‘Innâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ün (Bakara, 156) ifadesi, biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz, anlamına gelmektedir. Biz Allah’ın kullarıyız. Bizi yaratan O, yaşatan O, varlığımızı, kudretimizi, kuvvetimizi, melekelerimizi, kabiliyetlerimizi, hislerimizi, azalarımızı, aklımızı, fikrimizi her şeyimizi veren O, her şeyimiz O’na ait. Bu açıdan bakıldığında, fakirin de zenginin de mülkü yoktur. Sokrat da Karun’la eşit mülkiyete, yani birer sıfıra sahiptirler.

Dolayısıyla Rabbimiz, musibet anında ilk olarak, acı çekmekte olan benliğimizin de, kaybettiğimiz şeylerin de bize değil, O’na ait olduğunu hatırlamamızı emretmektedir. ‘Biz Allah’a aidiz’ ibaresiyle malımız, canımız ve her şeyimiz Allah’ın tasarrufundur; canlarımızda ve bedenlerimizde dilediği gibi yönetim
hakkı Rabbimize aittir ve mülk tamamen O’na ait olduğa için hiçbir tasarrufuna itiraz caiz değildir, demiş olmaktayız.

Şekva ve şikayet, hakların zayi olmalarından kaynaklanır. Gerçekte insana ait dian bir şey yoktur ki, kaybından dolayı Allah’a isyan ve itiraz etmekte haklı olsun. Yitirildiği düşünülen hakların ve imkânların tamamı Allaha aittir. Cenabı Hakk kendisine ait olan bu hakları, mecbur olmadığı halde karşılığında cennet gibi bir mükafat dahi vererek, insandan emaneten geri almaktadır. Bundan rahatsızlık duymaya kimin hakkı olabilir?

Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.260-264

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir