Ş.Teoman Duralı – Felsefe Bilimin Odağında Metafizik “Alıntılar”

“Temellendirme’ ile “gerekçelendirme’ yoluyla doğruluğu yahut yanlışlığını görebileceğimiz her inanç bir ‘varsayım’dır. Temellendirme ile gerekcelendirme yoluyla doğruluğu kanıtlanabilmiş her varsayım ise, ‘bilgi’dir. Ancak, kanıtlanabilmiş her varsayım, şimdilik bir bilgi değerini taşır. Kısa yahut uzun vadede değişen şartlar, şimdi doğru olarak kabul ettiğimiz varsayımı, yanî bilgiyi yanlışlayabilir. Bu bakımdan hiçbir bilgi kesin, şaşmaz ve nıhâî değer taşımaz.

Gelgelelim öyle birtakım inançlar da var ki, bunlar asla “varsayımlaşmaz’lar. Onların temellendirilip gerekcelendirilmesi imkânsızdır. Bununla birlikte temellendirilip gerekcelendirilen inançlarımızı, mezkür temellendirilip gerekcelendirilemezlere dayanarak türetiriz. İşte bu temellendirilip gerekçelendirilmekten masūn temel inançlar, cemiyet hayatımızın hususî ve dinî cephesinde ‘imân’, felsefe-bilimdeyse ‘aksiyom’ olarak adlandırırlar. İmân niteliğindeki inançları tartışamayız. Bunları ya kabul ya da reddedebiliriz. Aynı şeyi aksiyomlariçin de söyleyebiliriz.(s.29)


Bilgilenme yönündeki düşünme, yanî felsefenin düşünmesi dille olur. Dil, felsefece düşünmenin omurgasını teşkil eder. Dil, şirâzesinden çıktımı, düşünmenin düzeni bozulur. Dilinkine koşut düşünmenin dağılması ve bunun sonucunda ortadan kalkması, geçmişte yaşanmamış olaylardan değildir.

Mantığın menbaı ile menşei dilin düzgünce kullanılmasına ket vurulmasıyla birlikte mantıklı düşünme de dumüra uğrar. Boş kalan alanı duygular doldurur. Duyguların karıştığı düşünmede tutarlılıktan bahsedemeyiz. Düşünmenin ürünü düşüncelerdir. Disiplinden koptuğunda düşünceler müphemleşirler.

Türkiye açısından düşündüğümüzde her alandaki başarısızlığımızın baş nedenlerinden biri düzensizliktir. Bu yüzden varolan düzenin değişmesi, eğitim ile öğretimin yeniden tanzîmi şarttır.(s.63)


Düşünce hürriyeti sorumluluklarla sınırlanmalıdır. Meselâ, İngiliz meclisinde adamın biri, çocuklarla cinsî ilişki kurmanın serbest bırakılmasiçin teklifte bulunmuş. Böyle bir teklifi bırakın tartışmak, gündeme getirmek bile yasaklanmalıdır. Eğitim sisteminizin, bunu düşünmeye eğilimli bir kişinin kendinden nefret etmesini sağlaması gerekir. Başka bir anlatışla, beslediğim niyetlerde bile alabildiğine serbest kalamam. İcâbında gördüğüm düşten dahî utanmalıyım; bunu bana sağlayacak edebim olmalı.

Düşünceyi alabildiğine serbest bırakmak, isteyen istediğini düşünüp ortaya koysun demek, insanı sapıklığa götürür. Çok önemli görüşler ifâde edilmesin yahut eleştirilmesin, demiyorum. Bu, öncelikle felsefenin işidir. Felsefe bunu düşünüyor, ortaya koyuyorsa, toplumuna alabildiğine hizmet ediyor demektir. Felsefenin bunu becerebilmesiçin toplum talepte bulunmalıdır. Türkiyede toplumun felsefeden böyle bir talebi yok gibi; olmadığı sürece de Özgün bir şeyin ortaya çıkması mümkün değil.(s.64)


Her alanda, aklımıza gelebilecek her yaşama kesitiçin vazgeçilmez şart bilgidir. Bilgi olmadan, bir işi başarmamız mümkün değil. Ayakkabı boyamasını bilmiyorsam, boyayamam; bu çok ortada olan bir şey. Kayık tamir etmesini bilmiyorsam yani marangozlukla ilgili bir hünerim yoksa bunu yapamam. Meselâ araba kullanmakiçin onu öğreniyoruz. Her öğrenme işi aslında bilgi edinmedir. Hangi olaya yönelmişsek onu bilmekiçin öğreniyoruz. Öğrenmenin maksadı budur.(s.72)


Eğitim bilgilenmenin temelidir; esâsıdır ve en önemli safhasıdır. Eğitim eksikse, hattâ yoksa, okullaşmayla birlikte başlayan bilgilenme eksik ve sakat kalır. Bunun altını ne kadar çizersek azdır. Zîrâ eğitim her şeyin başıdır. Bu bilgiler bizde “edep, terbiye’ adlarını verdiğimiz belirli bir bilgi temeli oluşturacaktır. “Nasıl oturulur, nasıl kalkılır, nasıl yenir, nasıl içilir, toplum içinde nasıl konuşulur, büyüklere nasıl hitâb edilir, küçüklerle nasıl sohbet edilir?” Bütün bu ve bir sürü başka husus bu eğitimin içinde yer almaktadır ve terbiyemizi teşkil etmektedir. Okulla birlikte başlayan bu yeni bilgilenme dönemi “öğrenim’dir.(s.72)


Duymak’ hissetmek demektir. Demekki işin başında duyu yahut duyumlama vardır. Duyu yoksa bilgi ortaya çıkmaz. Tekrar ediyorum doğuştan, hazır getirdiğimiz birtakım bilgilerden söz edemeyiz. Ancak bilgilenme imkânını getiriyoruz doğuştan. Çünkü yapımızda, tabiatımızda daha bilimsel bir ifâdeyle genetiğimizde bilmeye yatkınlık veya bilme imkânları vardır. Demekki “bu masaymış” demiyorum doğduğum ândan îtibâren. Bu öğretiliyor veya gösteriliyor. 0 nesneyi gördüğüm vakıt “bu nedir?” diye soruyorum yahut da sormuyorum, bir şekilde “bu masadır, o iskemledir” deniliyor.

Kısacası karşılaştığım eşya bana adıyla bildirilmektedir. Adını bilmediğim bir eşya bir şey ifâde etmez çünkü. Görüyorum onu ve duyumluyorum; hissediyorum ama çok önemli bir nokta algılamıyorum. O duyduğuma, o hissettiğime anlam veremiyorum. Orada bir şey duruyor ama altını çizerek söylüyorum, onun ne olduğunu bilmiyorum.

O hâlde, onun ne olduğunu bilmek, onu algılamaktır. Yığınla duyu verisine konu olmaktayız. Koku olsun, dokunarak, işiterek olsun yığınla şeyi duyumluyoruz. Bunların ancak belli bir kısmını algılıyoruz. Şu ânda, şu mekânda beni etkileyen sayısız etken vardır. Bunlardan ancak birkaç tânesi benim algı dünyama dâhil oluyor. Karşımda duran bir kameranın olduğunu düşünelim ya da önümdeki masa, sağımdaki duvar yahut pano…

Algıladıklarımın benimiçin hep bir adı vardır. Anlamlarının derinliğine giremesem bile, 0 ad onları bana anlatmaktadır. Karşımda durduğunu düşündüğümüz kameranın nasıl işlediğini veya bütün ince mekanismalarını bilemeyebilirim. Yanî kameranın ne işe yaradığını değil ama onun ne olduğunu bilirim ve bu kamera benim algı dünyamın içinde yer almaktadır.

Öyleyse bilmekiçin ilkin duyu verisine ihtiyâcımız. vardır; duyu verisi algıya dönüşmek zorundadır. Zîrâ onun üstünde bilgi dediğimiz olay belirmeğe başlar.(s.75)


Nasıl tek bireyin kendi “benliğ’ini bilmesi kişisel bilinciyse, toplumun öz “benliğ’ini tanıması da onun toplumsal bilincini ortaya koyar. Birinde olduğu üzre, ötekinde de bilincin esâsı, hâfızadır. Toplum hâfızasından kaynaklanan hatıralardan yaşayakalanlar, gelenekleşirler. Gelenekleşebilmiş maşerî (kolektiv) hatıralarsa, kendilerini yaşayan toplumda örf, âdet ile görenek biçiminde duyurur, izhâr ederler. Örf, âdet, gelenek ile göreneklerin heyetimecmüunaysa, o toplumun kültürü adını veriyoruz.

İmdi nasıl kültürsüz toplum olamazsa, aynı şekilde tarihsiz kültürden de bahsedilemez. Tarih, toplumun benliğine ilişkin bilinci, dolayısıyla kimliğidir; Geçmişini topyekün unutmuş insan, hâfızasını yitirmiştir.

René Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse, varım” düstüru uyarınca, hâfızası silinmiş olan, varlığına -yanî benliğine-ilişkin bilincini de kaybeder; sonuçta, insanlığından olur. Böyle birine artık insan diyemeyiz. 0, salt dirim seviyesine -yanî beşerliliğe-rucü etmiş sayılmalıdır; bunaysa, “bitkisel hayat’ denir. Aynı şekilde, geçmişini düşünemeyen, demekki tarihsiz kalan toplum ortadan kalkmağa hükümlüdür. Dünü olmayan toplumun yarını da olamaz. 0, tıpkı hâfızasını kaybetmiş kişi gibi, değerlendirme yapamayıp anlamlandırmada bulunamaz.(s.109)


Yalnızca hâlihazır varolan evren (kâinat) değil, olmuş, olan ve olacak bilcümle âlemler Allahta anlamlıdırlar. 0, anlamlandırma yetisini (Fr capacité) varolan fizik evrende, bilebildiğimizce, bir tek, insana bahşetmiştir.(bkz.İsra,8)

Değerlendirmeye gelince: Madem yaratıcı Odur, yarattıklarının anlamını 0, içkince bilir -bu bağlamda anlam manâ olur-, o hâlde Allahın değerlendinne yapmağa ihtiyâcı yok. Bunun istisnâsı insanla ilgilidir. Zirâ -Meleküt âleminin sâkinleri hâriç-sınırlı ölçüde, “hürlük’le şereflendirilerek yaratılmış yalnızca insandır. Onun ne duyduğunu, hangi duygulara kapıldığını, ne yapıp ettiğini yaratıldığı ândan îtibâren Rabbı tarafından bilinmekle birlikte, Allah, ayrıca, insanın duyuşunu, düşünüşünü, hâl ile hareketlerini mütemâdiyen gözleyip değerlendirir -:“De Herkes kendine has (kendi kâbiliyetine uygun) tarzda eyler; en doğru yolda olanları (yolu seçenleri) en iyi bilen Rabbındır.(bkz.Bakara,30;En’am,165) (s.110)


Tarih, insan-toplum-kültür gerçekliğinin dışında, ondan ayrı mütâlea edilemez. Tam tersine, insan-toplum-kültür, ‘tarih ocağı’nda pişer. Her insan-toplum-kültür gerçekliği, piştiği tarih ocağına göre bakış açısı kazanır.

Böylelikle her insan-toplum-kültür, öz tarihinden ötürü kendine has bir gerçeklik “reng’ine bürünür. Buradan hareketle, insan-tarih-toplum-kültür bütünlüğünden bahsetmek lâzımdır. Her tarih biriciktir; bu yüzden, hiçbir insan-tarih-toplum-kültür gerçekliğini başka birinin bakış açısından açıklamağa imkân yoktur. Ancak, bunların arasında benzerliklerin, ortaklıklar ile etkileşmelerin olmadığı anlamını çıkarmak da doğru değildir.

Tarihciliğin, özellikle de -gerek tarih biliminin felsefesi gerekse tarih metafiziği anlamlarında-tarih felsefeciliğinin zorluğu, insan-tarih-toplum-kültürlerin özgün gerçekliklerinin üstünde ve onları dahî kapsayan evrensel yahud insanşumül değerler ağı varmı; varsa, cüzî birimlerin, bahsi geçen tümel (evrensel) değerler varlığı içindeki konumları, önemleri ile ilişkileri nelerdir, sorularında odaklaşmaktadır.(s.116)


Her varolan, mekânda yer almak zorunda olup sürece mahkumdur. İnsansa, mekânını kendine ve ötekilere belirtmek süretiyle irdeler. Kendisiyle birlikte “mekân’ının tâbi olduğu süreçliliği çözümleyerek ‘zaman’a ulaşır. ‘Zaman’a mâlik olup o’nda varolan, bir tek, insandır. ‘Zaman’ına göre, kişi, ‘mekân’ını tayîn eder; “mekân’ına bakarak “zaman’ını ayarlar. Aklıyla, duygularına da ayar vererek, yürüttüğü bahse konu işlem,insana bilincini kazandırır. “Söz konusu işlemi yürüten kim?’ sorusuna ‘aklımla duygularıma da ayar vererek yürütülen işlem bana ait, benimdir’ cevabı, özbilinci tevlit eder. Akıl da duygu da yürütülen işlem de bende olup bendendir düşünüşü özbilinçtir.(s.123)


Gerek vahiyin gerekse vicdânın hitâbı “şartsız buyruk’ (Fr impe’ratif catégorique) tarzındadır. Buysa, “şartlı buyruk’ (Fr impe’ratif hypothe’tique) doğrultusunda işleyen çağdaşcı-serbestci-sermâyeci söylemiyle çelişip karşıtlaşır. Ahlâkın astarını teşkil eden vicdâna, demekki Tanrının gönlümüze seslenişine kulak kabartmağı öngörür hâlis şartsız buyruk gündemden kalkmıştır. Neden? Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin temel ideolojisi kulakları Tanrı hitâbına sağırlaştırmıştır da ondan. Şartsız buyruğa meylettiğimizde dahî, dinlediğimiz artık kendi sesimizden, nefsimizden başkası değil.

Vicdânı kabloya benzetirsek, bir ucu akla, öbürü de gönle bağlanmıştır. Akıl, Tanrı çıkışlı güç düşürücü merkez olup Ondan aldığı şartsız buyruğu, bana ve ortamıma göre biçimleyerek, “duygular ocağı’ gönle iletir. Böylelikle karmakarışık, rengârenk duygulara çekidüzen verip onları tertipler. Aklın tertipleyici, yöntem sunan ilkeleri, kuralları ile kanunlarını içerip aralarında biçimsel bağları kuran merkez mantıktır. Tekmil mantık ilkelerinin, kuralları ile kanunlarının -daha başka temeli bulunmaz-esâsı üçtür: Özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü şıkkın olamazlığı.

Nasıl Tanrı, kutsal kitabında insana ebedî hayatı, şartsız “imân et! ’ buyruğuna dayandırarak vadediyorsa, benzeri bir işi ideoloji, demekki millî toplumculuk da Alman milletine, şu üç şartsız buyruğun ifâsı hâlinde sonsuz yaşama vaadinde bulunuyor: Üre, savaş, hükmet.36(s.125)


Eflâtun’un “Lakhes” başlıklı söyleşisinde (193c) verilen örnek, savımızı aydınlatması bakımından önemlidir: Kırda yürüyen biri imdât feryâdı işitir. Sesin geldiği yöne seyirtir. Bakar, suya düşmüş çocuk boğulmak üzre. Ne yapmalı? Şartsız buyruk uyarınca boğulmak üzre olan çocuğu kurtarmak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Nitekim Kur’ânın (Maide [5]/32) bizlere bildirdiği şöyledir: “…Bir kişiyi kurtaran, bütün insanları yaşatmış gibidir!” Evet, öyle olmasına öyledir de; “ya kurtarmağa soyunanımız,” diyor Sokrates, “yüzme bilmiyorsa.” Filvakî burada da başka bir şartsız buyruk işe karışır: “… canınıza kıymayınız!” (Nisâ [4]/29). Ayet, Sokrates’in -daha doğrusu, hocasının ağzından konuşan Eflâtun’un-içine doğmuşcasına: “Yüzme bilmiyorsâ, adam çocuğu kurtarmaktan vazgeçmeli; aksi takdirde kurtarmağa kalktığıyla birlikte canından olacaktır.” Karar kimin? Aklın!

Yüzme bilip de suya atlayan kurtarıcı, cesur; bilmemesine rağmen, kurtarıcılığa soyunansa, gözüpektir. Cesâret, akıl buyruğuna itaat eden duygu olmasına karşılık, gözüpeklik böyle değil. Aklın dizginlerinden kopup başına buyruk duygulara heyecân deniliyor. Gözüpeklik veya başka bir deyişle, cürret de böyle bir şeydir. Vicdânda işitilen, aklın şartsız buyruğuna tâbi duygunun sesidir. Gözüpek kişi, herhangi bir menfaatın cazibesine kapılarak, nefsinin itişiyle, yüzme bilmediğini unutarak suya atlar veya bildiği hâlde atlamayabilir. Şu ikinci hâlde, korkaktır.

Tıpkı cürretkârlık, gözüpeklik gibi, korkaklık da akla ters düşmek, vicdâna aykırı davranmaktır. Nefste çoğu kez dile gelen, getirilen, zekâdır, giderek kurnazlıktır. Akıl, zekânın âmiri olmakla birlikte, ikinci, birinciye her vakıt ve şartta itaat etmeyebilir. İlk bakışta böyle bir durum bireye yararlı bile olabilir. Zekâ kısa huzmeli ışığı andırır. Meseleleri çözermiş gibi gözükür. Gelgörki bu, görünüşten ibârettir.

Çerçöpü halının altına süpürürcesine, düzme çözümdür. Ancak aklın hükmü ile buyruğundaki zekâ, tabiî ki, yine kısa vadeli olmakla birlikte, anlamlı iş görür. İster fennî, ister ahlâkî sahada olsun, esâsh, uzun vadeli, manâ dolu çâre arıyorsak, mürâcaat mercii hakîm, bilge aklıdır. Becereklilik, manâlı ve mantıklı çözümler ile üstün edep-ahlâk tutumları hep, doğrudan doğruya, ilâhî talimat olduğuna inanılan akıl mahreçlidir.(s.130)


Duyulur, görülür gerçeklik dünyası içi karanlık, yolsuz, korkutucu ormanı andırır. Bizâtihi anlam yoksunudur da ondan. Mezkür karanlığı aydınlatan ışık kaynağı akıldır. Güç merkeziyse maneviyât. Akıl maneviyâttan aldığı güçle karanlık, demekki anlam- ve değerdışı evreni aydınlatır, değerlendirip anlamlandırır. Böyle değerlendirilip anlamlandırılmış evren, dünyalaşır. Değer ile anlamdan yoksun salt fizik evren, maneviyât varlığı insanla dünya olur. Peki, maneviyât nerede? İnsanda. Onun, anlam ile değer yoksunu maddî-fızikî dünyayı akılla anlamlandırıp değerlendirme gücü, kudreti maneviyâttan neşet eder.

Teşbihte hata olmazmış: Maneviyâtı, anlamlandırma-değerlendirme güç merkezi (Fr centrale électrique) gibi görebilir; aklıysa, ışıldağa (Fr projecteur) benzetebiliriz. Aklın ışığı dildir. Onun gerek içimizde kalan ürünleri,gerekse dışa vurduklarımızla varlık özümüze göre varolanlığımızı inşa ediyoruz.(s.134)


Çünkü insanı en fazla zorlayan, nefsini frenleme irâdesidir. Söz konusu frenin tutmasıysa, ibâdet dediğimiz zorlu talim terbiye sâyesindedir. Nasıl ölme öldürme hünerini çeri/asker talim yoluyla edinmeğe çaba harcıyorsa-Küçük cıhat-, nefsi dizginleyip sindirme gayretindeki mütedeyyinin temrini de ibâdetle olur -: Büyük cıhat-. İbâdet, kendinde gâye olmayıp nefsin terbiyesi yoluyla bastırılmasına matüf temrindir. Dizginlenemeyip başıboş kalmış nefs, başta zulum ile sömürü olmak üzre, bilcümle kötülüğün kökü kaynağıdır. Bahse konunun, dinî-ilâhî şirâzesinden çıkmış karanlık çağ Yirminci yüzyılda açık örneğini olanca vahşeti ve fâciasıyla yaşayarak görmedikmi? Manevî-derunî astarını fütursuzca yırtıp bir kenara atarak yalnızca dış söylemlerini dinden apartan çağda’ş ideolojilerin, kurtarma hevesine kapıldıkları insanların başına açtıkları belânın haddı hesabını çıkarmak günümüzde uzmanlık alanı hâline gelmiştir.

Nefs kendini duygularımızda izhâr eder. Karşı sıklet merkezi ilâhî sesleniş, yanî vicdândır. Bu da, tasavvufun iddiası uyarınca duyguların tâcı olup yeri yurdu gönüldür. Yanlış yorumlamalar gönlün zıddı olarak aklın-zihnin makamı dimâğa işâret ederler. Oysa üstün tasavvuf felsefesi, akıl ile gönlü birbirinin tamamlayıcısı tarzında tavsif eder.

Şu durumda gönülde ikâmet buyuran vicdân, dimâğ sâkini akla yol yordam gösterir; önceki sonrakine kılavuzdur. Akıl, vicdândan aldığı ipuçlarını ilmik ilmik işleyerek kişiye yol haritasını çıkarır. Bu akıl vicdân el ele yürüyüşüne süreklice çomak sokmağa, baltalamağa yeltenense nefstir. Galebe çalar, akıl vicdân işbirliğini kundaklamağı becerebilirse Allahın gösterdiği, onun gitmesini istediği doğru yoldan, demekki sırâtımustakîmden kişi şaşar; yolunu şaşırır,yoldan çıkar:Delalet.(s.146)


 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir