Ruhu Arıtmanın ve Olgunluğa Eriştirmenin Yolu

Ey saadet yolcusu! Şu gerçeği iyi bil ki güzel ameller işleyerek nefse karşı sürdürülen amansız savaşın ana gayesi, iyi ahlâk sahibi olmak için ruhu tüm kötülüklerden arıtmak ve olanca olgunluğa eriştirmektir.

Ruh ile nefsin gelip geçici istekleri arasında bir münasebet var mıdır? diye bir soru akla gelebilir. Hemen cevap vererek söyleyeyim ki vardır. Fakat eserimizin küçüklüğünden bu konuyu gereği gibi aydınlığa kavuşturamayacağız. Çünkü münasebet maddi değil, tersine manevî, yani aklîdir.

Aslında maksadımız bu münasebeti dile getirmek de değildir. Fakat ruh ile bedenden her biri diğerinin tesir sahası içindedir. Çünkü eğer ruh tüm kötülüklerden arınır, eksiksiz bir olgunluğa erişirse, bedenin bütün hareketleri güzelleşir ve doğru bir istikamet seyreder. Ve yine eğer bedenin hareketleri iyi olursa, bu defa da ruhta güzel haller peyda olur ve iyi huylar teşekkül eder.

Durum böyle olunca ruhu arıtmanın ve onu olgunluğa eriştirmenin tek yolu, olgun kimselerin hareketlerini alışkanlık kazanıncaya kadar tekrarlamaktır. Hatta o derece ardarda tekrarlamak gerekir ki bu davranışlar kişide âdet haline gelsin, tıpkı köklü bir huy gibi ondan ayrılmasın. İşte o takdirde kişi en ağır olan iyi amelleri işlemeyi bile hafif görmeye başlar. Mesela cömert olmayı arzu eden kimsenin takip edeceği yol, cömert birinin yaptıklarını yapmayı göze almasıdır. Cömert kimse sahibi olduğu mal ve servetinden fakir ve yoksullara bol bol vermekte midir,o da verecektir. Hatta bu hareketlerini o derecede tekrarlayacaktır ki artık onun için yoksul ve düşkünleri gözetmek, tereyağından kıl çeker gibi kolaylaşacaktır. İşte bu olgunluğu kazandığı vakit de gerçekten cömert bir kimse olmuş olur.

Yine kibirli olup da alçak gönüllü olmaya özenen kimsenin vereceği savaşta takip edeceği yol kesintiye uğratmadan alçak gönüllü kimselerin peşini bırakmamaktir.Ve yine güzel yazı yazma sanatını öğrenmeyi göze alan kimse, usta yazıcıların gittiği yollardan gitmek zorundadır.

Nihayet yine din âlimi olmayı arzı eden kimsenin, dinî ve fıkhî ilimler tahsil etmesi ve bunları tekrar ede ede iyice kafasına yerleştirmesi gerekir. Gerçi bu iş başlangıçta zordur. Fakat zamanla alim olmak isteyen kimse bu zorluklara alışır, hatta kendisinde öyle bir alışkanlık peyda olur ki din ilimlerinin ruhuna aşina olur. Böylece de din âlimi olmuş olur. Şu manada ki, ruhunda bir kabiliyet belirerek çapraşık dinî meseleleri bile kendiliğinden çözüme kavuşturmaya başlar. Dinî meselelerle uğraştıkça da din âlimliği vasfı kendisinden ayrılmaz bir karakter halini alır.

Ruh ile ilgili olan her şey böyledir.

İlmi ile amel eden gerçek din âlimliği derecesine erişmek isteyen kişi bir gecesini boş geçirmekle bu dereceden kalmayacağı gibi, bir gece fazla ilim ve ibadetle uğraşmakla da asla  dereceye erişemez. Tıpkı bunun gibi ruhen olgunluğa erişmek isteyen kişi de bir gün fazla ibadet etmekle bu olgunluğa kavuşamadığı gibi, bir gün eksik ibadet etmekle de bu olgunluğa kavuşmaktan yoksun kalamaz. Fakat ne var ki bir gün olsun ibadeti boşlamak başka günleri de davet ederek kişiyi ibadetten soğumaya sevkeder.Sonra azar azar soğuma ve uzaklaşmalar baş gösterir. Hatta öyle bir durum meydana gelir ki kişi bütün bütün tembelliğe alışır,üstelik tahsili de terkeder. Netice olarak da ilim adamı olmanın faziletini kaybeder.

(…)

Ey saadet yolcusu!… Şunu iyi bilmen gerekir ki, nefsi tedavi etmenin yolu, onu kötülük ve rezaletlerden kurtararak ahlâkî faziletlere kavuşturmaktır. Nasıl ki bedenin tedavisi, ona ârız olan hastalıkları yok etmek ve eski sıhhatine kavuşturmakla mümkün oluyorsa nefs de öyledir. Onu da hastalıklardan kurtarmak gerekir.

İnsanda asıl olan normal bir bünyeye sahip bulunmasıdır. Bu normal bünyeyi bozan, alınan eksik ve kötü gıdalar sebebiyle ârız olan hastalıklardır. İşte bu hastalıkları tedavi etmenin yolu, iyi gıda almaktır.Yine bunun gibi, her doğan çocuk normal olarak müslüman doğar. Sonradan ana-babası onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştırır veyahut da mecüsîleştirir. Açıkçası masum çocuk, sonradan öğrendik lerinin, edindiği alışkanlıkların tesiriyle bütün kötülük ve rezillikleri kazanır.

Başlangıçta cılız ve küçücük bir varlık olarak yaratılan insan bedeni aldığı iyi gıdalarla yetişir, gelişir ve koskocaman bir insan haline gelir. İşte insan nefsi de eksik olarak yaratılır. Nefsi yetiştirmek ile olgun hale eriştirmek, onu her türlü kötülüklerden arıtmak, güzel ahlâkla donatmak ve ilimle gıdalandırmak suretiyle mümkündür.

Şöyle düşünelim: Eğer vücudumuz sağlam ve gürbüzse doktorun yapacağı iş bize sıhhatimizin devamını sağlayacak usul ve metodları öğretmektir. Eğer hasta ise bu defa da doktorun yapacağı iş, bizi eski sıhhatimize kavuşturmaktır.

İnsan nefsini de buna benzetebiliriz. Eğer nefsimiz bütün kötülüklerden arınmış ve her türlü iyi huylarla donanmış ise bize düşen vazife onun bu sıhhatini korumaya çalışmamız ve onu daha da üstün meziyetler kazandırmaya gayret göstermemizdir. Yok eğer kötülüklerle dolup taşmışsa onu hemen bu kötülüklerden arıtmaya ve eski sıhhatine kavuşturmaya bakmamız gerekir.

İnsanın normal bünyesinde ârızalar açarak onu hastalaştıran hastalıklar, zıtlarıyla tedavi edilirler. Eğer hastalığın sebebi ateş ise onu ateş kesici ilaçlarla tedavi edilebiliriz. Yok eğer soğukluk ise o zaman da ateş verici ilaçlarla tedavi edebiliriz.

Nefsimizin olgunluğa erişememesinden doğan kötülük ve rezillikleri de zıtlarıyla tedavi etmek mümkündür. Bilgisizliğin tedavisi bilgi edinmekle; cimriliğin tedavisi cömert olmakla; kibir hastalığının tedavisi alçak gönüllü olmaya çalışmakla ve nihayet nefsin aşırı şehevi arzu ve isteklerinin tedavisi de onları dizginlemekle mümkündür.

Sözün burasında şöyle bir örnek verebiliriz: Her ateş yapan hastalığı tedavi etmek için ille de ateş dindirici ilaçları kullanmak yeterli değildir. Önce hastalığın çeşidini, şiddet derecesini, devamlı olup olmadığını, az mı, yoksa çok mu ateş yaptığını bilmek ateş kesici ilacın dozunu (miktarını) tayin etmek gerekir. Eğer ilaç tam ayar muhafaza edilemezse, hastalık geçeceği yerde daha da azar.

Yukarıda saydığımız cimrilik gibi, kibir gibi ahlâkî hastalıkları da zıtlarıyla tedavi ederken ayarı kaçırmamak gerekir. Yoksa tamamen cömert olacağım diyerek bütün varını yoğunu hibe eden kişi nâmerde muhtaç duruma düşerek mahvolup gider. Yine büyüklük duygularını kökten söküp atacağım sevdasına düşen kişi alçak gönüllülüğü kazanmak şöyle dursun herkesin üzerinden gelip geçtiği bir insan seviyesine düşer. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Kısacası ahlâkî hastalıklarımızı tedavi ederken dikkat etmemiz gereken husus, ayarı elden kaçırmamaktır.

İmam Gazzali-  Mizanü ‘l-amel (Amellerde İlahî Terazi), çev. Abdullah Aydın, (Aydın Yayınları, 1971), s. 139-141. 148-150.

Hümeyra ÖzturanAhlak Felsefesinin Temel Problemleri ,syf.148,150

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir