Rahman’ın Arş’a İstivası Meselesi ve Arş’a ve Kürsi’ye İman

Rahman’ın Arş’a İstivası Meselesi

…Burada bir noktaya dikkat çekelim. İbn Teymiyye “Rahman’ın Arş’a istivası” meselesinde -ileride de değineceğiz(bkz.s.185 vd)- Allah Teâlâ’nın Arş’a istivasını, Arş’ın üzerinde fiilî bir yerleşme olarak kabul ettiği için bir problemle karşılaşıyor.

İmam Ebu Hanife bu istiva meselesinde diyor ki: Eğer Allah Arş’a yerleşti, mekân tuttu, ayet-i kerime bunu anlatıyor dersek o zaman şöyle bir soru çıkar ortaya: “Allah Arş’ı yaratmadan önce neredeydi?” Çünkü Arş mahlûktur, muhdestir, sonradan var olmuştur. Allah Teâlâ dışındaki her varlık sonradan var olmuştur. Dolayısıyla İbn Teymiyye’nin anlayışına göre -haşa- üzerine oturduğu yerleştiği Arş’ı da sonradan var etmiştir ve üzerine oturmuştur. Peki, o zaman İmam Azam Ebu Hanife soruyor: “Allah Arş’ı yaratmadan önce neredeydi?” el-Vasıyye isimli eserinde şöyle diyor Ebu Hanife: “Allah Arş’ı ve Arş’ın dışındakileri ihtiyaçsız olarak -yani onlara ihtiyacı olduğu için değil- korumaktadır. Eğer muhtaç olsaydı yaratılmışlar gibi kâinatı var etmeye, icat etmeye ve yönetmeye muktedir olamazdı. Eğer Allah oturmaya ve mekân tutmaya muhtaç idiyse Arş’ı yaratmadan önce neredeydi? Allah Teâlâ bu şekilde vasıflandırılmaktan yüce ve münezzehtir.”

Bu son derece önemli bir sorudur. Yani Cenab-ı Hakk ile mekân arasındaki ilişkiyi bu şekilde kuramayız. Cenab-ı Hakk yarattığı bir şeyle fiziksel bir temas halinde olmaz, bundan münezzehtir. Çünkü O’nun yarattığı hiçbir şeye ihtiyacı yok. Oturmak dediğimiz şey insanlara mahsus bir fiildir. Cenab-ı Hakk Arş’a oturdu denirse bir yerden oraya geldi de oturdu denmiş olur. Peki, mekânı var etmeden önce neredeydi? Bu soruya İbn Teymiyye diyor ki, Allah Teâlâ Arş’ı yaratmadan önce neredeydi sorusu doğru bir soru değil.

Neden? Çünkü Cenab-ı Hakk da kadimdir, Arş da kadimdir diyor. Nasıl kadimdir? Allah Teâlâ’nın kıdemlik vasfı zatîdir, zatî bir özelliğidir, zatında mevcuttur, başkasından almaz kıdem vasfını diyor. Cenab-ı Hakk bizzat kadimdir. Arş ise kıdemi zemani itibariyle kadimdir. Allah Teâlâ kendisi Arş;ı ezelden beri yaratıp üzerine istiva etmiştir diyor İbn Teymiyye.

Şimdi burayı bir düşünün, bu ne kadar Kur’an’a ve Sünnete uyuyor, ne kadar tenzih akidesine uyuyor? “Onun gibi hiçbir şey yoktur, hiçbir şey O’na benzemez” derken gerçekten biz Cenab-ı Hakk’ı varlıklara benzemekten tenzih etmiş oluyor muyuz? Konunun en başında söylediğimiz tevhidin beşli kategorisine gerçekten uyuyor mu bu durum? Cenab-ı Hakk da varlıklar gibi bir şey yaratıp, bir şeyi yapıp onun üzerine oturuyorsa o zaman bu vasıfta ona benziyor demektir. “O, zatına mahsus bir şekilde oturuyor” demek meseleyi kurtarmıyor. Çünkü mekân tutmak dediğiniz nerede ve kim hakkında kullanılırsa kullanılsın aynı şeydir. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’tan başka kadim varlıklar tasavvur etme garabeti de çıkıyor buradan. Cenab-ı Hakk’ın Arş’a istivasını “oturma olarak kabul ederseniz kendi sakat kabulünüzü teyit etmek için başka bir sakatlık daha işlersiniz; Cenab-ı Hakk’tan başka bir kadim varlık tasavvur etmiş olursunuz.

“İstiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür” demek lazım. Oturdu, karar kıldı, mekân kıldı, alçaldı falan demeyiz, keyfiyet atfetmeyiz, demek lazım. İşte bu İbn Teymiyye gibi Müşebbihe’nin yol açtığı arıza sebebiyle sonra gelen kelam âlimleri diyorlar ki, biz bunu lügat anlamının izin verdiği ölçüde tevil edelim, sözlüğü zorlamayalım, nassları zorlamayalım. Ama insanların aklına da oturdu, kalktı gibi bir teşbih inancı da gelmesin. Arş’a istiva etmekten maksat Arş’ı kudret elinde tutmaktır diyelim. Çünkü Arş, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı en azametli, muazzam varlıktır. Cenab-ı Hakk onu bile kudretiyle tutuyor, demek kİ “Ey insanlar Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bu muazzam büyüklük karşısında bir toplu iğnenin ucundan bile daha küçüksünüz. Haddinizi bilin, cirminizi aşmayın” gibi bir uyarı var.

Dolayısıyla Allah’tan (c.c) başka kadim, öncesiz varlık yoktur.

…….

Arş’a ve Kürsi’ye İman
Arş ve Kürsi haktır. O, Arş’tan da, ondan daha küçük varlıklardan da müstağnidir. Her şeyi kuşatan ve her şeyin üstünde olandır. Mahlûkatını, O’nu kuşatmasından aciz bırakmıştır.

Arş ve Kürsi haktır. Arş, Arap dilinde birkaç anlama gelir. Akla gelen ilk anlamı taht ya da koltuktur, divandır, sedirdir. Üzerine oturulan, yüksekçe yerdir. Kürsi ise, mütevatir anlamıyla masadır. Padişahı düşünün; padişah tahta oturduğu zaman ayaklarını yere koymuyor değil mi? Ayaklarını koyduğu bir basamak var. İşte o da Kürsi. Fakat Cenab-ı Hakk’ın Arş’ı ve Kürsi’si böyle değil; tıpkı O’nun eli bizim elimiz gibi olmadığı, gözü bizim gözümüz gibi olmadığı gibi. O’nun yüzü bizim yüzümüz gibi olmadığı gibi, O’nun Arş’ı ve Kürsi’si de bizim arş ve kürsümüz gibi değildir. Buna çok dikkat etmek lazım. Bu Arş ve Kürsi meselesi -bilhassa Arş meselesi- ayakların kaydığı bir meselesidir. İbn Teymiyye gerek Der’u Teâruzi’l-Akli ve’n-Nakl isimli eserinde, gerekse Şii-Rafizi ekole yazdığı reddiyesi Minhâcu’s- Sünne isimli eserinde diyor ki: Arş bize göre, mahlukata göre tavan gibidir. Bizim üstümüzdedir. Cenab-ı Hakk’a göre ise koltuk gibidir, divan gibidir, Arş O’nun alt tarafındadır. Dolayısıyla burada bir mekân tayini söz konusu Cenab-ı Hakk’a. İşte o Arş’ı biz lügat manasıyla alırsak, “insan için Arş budur, dolayısıyla Cenab-ı Hakk için de budur” dersek akıl, hata yapma yolunda ilk önemli adımını atmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi gelir.

Arş, Cenab-ı Hakkin yarattığı en büyük, en muazzam, en azametli mahlûktur. Cenab-ı Hakk için böyle bir taht söz konusu değildir. Cenab-ı Hakk için, altı yönün O’nu kuşatması söz konusu değildir. Dolayısıyla “Arş O’nun altındadır. Cenab-ı Hakk Arşin üst tarafındadır” demek doğru değil. Bu Mücessime’ye ait bir algı tarzıdır. Usuli’d-Din eğitimi görmemişsek bu konudaki müteşabih hadisleri kolayca yanlış anlarız. Günümüzde Vehhabi çevrenin ayaklarının kayması, nasslara teslimiyet adı altında Cenab-ı Hakk’a cisim özellikleri atfetmelerinin sebebi budur. Kafayı kullanmayı bilmiyorlar. “Nasslarda nasıl gelmişse öyle teslim oluruz” diyerek aslında nasslara tam ters bir durum olan teşbih ve tecsim akidesine sürükleniyorlar. Cenab-ı Hakk bize akıl vermiş, bize muhkem nasslar göndermiş… Dolayısıyla müteşabih nassları o muhkem naslar esasında anlamamız lazım.

Arş meselesi ile ilgili olarak bir örnek verelim: İmam Buhari ve Müslimln es-Sahih’inde, İmam Ahmedin el-Müsned’inde vs. geçen sahih bir hadis var: Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki: “Allah Teâla mohlûkatı yaratmayı murad ettiği zaman, bunu kitabına yazdı. O kitap Arş’ın üstünde Cenab-ı Hakk’ın yanındadır. O kitabına “Rahmetim gazabıma galip geldi” yazdı.”(1) Allah mahlûkatı yaratmayı takdir ettiğinde Arşin üzerinde, yanında bulunan kitaba böyle yazmış. Dolayısıyla İbn Teymiyye ve onun takipçileri, uzantıları diyorlar ki: “Bak bu sahih bir hadis, Allah Teâla böyle bir kitap yazmış, bu kitap Arşın üstünde, Allah’ın yanında. Demek ki, Allah Arş’ın üstünde, yanında bir boşluk var ve kitap da Arşın üstünde, Allah’ın yanında bulunuyor”. Hadisi zahir anlamı ile aldığınızda anlaşılan mana budur. Fakat buradaki “indellah” (Allah’ın indinde) ifadesini böyle anlamak zorunda mıyız? Değiliz. Bunu başka ayet, hadis ve nasslara götürdüğümüzde ortaya bakın, nasıl enteresan bir durum çıkıyor:

Firavun’un eşi mümindi, Cennetlik bir hatundu. et-Tahrîm Sûresi’nde onun Cenab-ı Hakk’a şöyle dua ettiği bildiriliyor: “Ya Rabbi benim için Cennet’te, senin yanında bir köşk, bina et.”(Tahrim,11)

Burada, “Cennet’te, senin yanında bir köşk bina et” diyor. Haşa, Cenab-ı Hakk Cennet’te midir? Cennet bir mekândır. Cennetlik kulların mekânıdır. Bir de Cenab-ı Hakk’ın Cennet’te bir mekân bina etmesi var. Bir yapı ustasının bir ev yapması gibi adeta! Bu ayette böyle bir ifade var. Oysa Cenab-ı Hakk’ın Cennet’te olmadığı, aklen ve naklen kesin bir şekilde sabittir. Cenab-ı Hakk’ın -haşa- bir yapı ustası gibi orada bir köşk yapmadığı sabittir. Cenab-ı Hakk’ın Arş’ın üstünde olması ve yanında bir kitap bulunması meselesi de bu ayetteki “indiyyet” esas alındığında ortaya çıkıyor. Demek ki burada ifade edilmek istenen Cenab-ı Hakk’ın mekân olarak yanı değil. Bu hadiste ifade edilen, “yanında bulunmak” ne demek? O’nun katında bulunmak, demek.

“Sizin en keremliniz, en şerefliniz, en üstününüz Allah katında (indinde) en şerefliniz, en fazla takva sahibi olanınızdır.”(Hucurat,13) buyuruluyor başka bir ayette. Şimdi buradaki “indallah” kelimesiyle oradaki “indellah” kelimesi arasında hiç fark yok. Bu kelime, Allah katında, Allah nezdinde, Allah (c.c) nazarında demektir. Allah Teâlâ’nın kitap yazmaya ihtiyacı mı var? Levh-i Mahfuz, Allah’ın (c.c) yanında mı? Haşa! Hayır! Dolayısıyla bu tür ifadeleri muhkem nasslara götürerek anlayacağız. Yoksa -Allah korusun- ayağımızın kaymaması mümkün değil.

Arş ve Kürsi üzerinde epey münakaşa edilmiş. Genelde Müşebbihe ve Mücessime taifesi tarafından gündeme gelmiştir bu mesele. Efendimiz (s.a.v)’den gelen sahih hadislerde Kürsi, “İki ayağın bulunduğu ya da iki ayağın basılacağı yer” şeklinde tanımlanıyor. Usuli’d-Din formasyonu almamış insanın gözünde sanki bir Arş var, taht var, onun üzerinde oturan bir padişah var, ayaklarını da kürsünün üstüne koymuş!.. Oysa Efendimiz (s.a.v) sahih hadiste buyurmuş ki, “Semavat’ın Kürsi’ye oranı, çölün ortasına atılmış bir yüzük gibidir”(2) Yani Semavat o yüzüktür, Kürsi de o çöldür. Kürsi’nin Arş’a nisbeti de öyledir.” Kürsi çölün ortasına atılmış bir yüzük gibidir. Dolayısıyla burada vehme dayalı bir tahayyülde bulunmak asla doğru değil. İnsanın ayağının kaymasına sebep olur. Cenab-ı Hakk hakkında müteşabihattan hareketle zihnimizde bir takım suret ve şekillerin oluşmasına müsaade etmemek lazım.

Arş ve Kürsi haktır. Cenab-ı Hakk Arş’tan da, Arş’ın atındakilerden de müstağnidir. Bunlara muhtaç ve mahkûm değildir. Her şeyi ve her şeyin üstünü Cenab-ı Hakk kudretiyle, ilmiyle ihata etmiştir. Buradaki “ve fevkahû = her şeyin üstünü” ifadesine dikkat etmek lazım; bu rastgele bir cümle değildir. Her şeyi ve her şeyin üstünü Cenab-ı Hakk kuşatmıştır. Dünya da, sema da, Kürsi de, Arş da bu ‘her şe/in içine girer. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk her şeyi ve her şeyin üstünü ilmi ile kuşatmıştır dediğimizde Arş’ı da Arş’ın üstünü de kuşatmış demektir. Arş bir mekândır, Arş’ın üstü de bir mekândır. Bu bakımdan Allah (c.c) Arş’ın üstündedir demek doğru değildir. “Arş’ın üstündedir” dediğinizde “Allah (c.c) bir mekândadır” demiş olursunuz.

İmam Azam’ın (rh.a) sorduğu: “Eğer Allah (c.c) Arş’ın üstü dediğiniz bir mekânda ise -haşa-, orayı yaratmadan önce nerede idi?” sorusunu cevaplandırmazsınız. Bu sorunun cevabı yok. Mekânsızlıktan mekâna mı intikal etti? Allah -haşa- havâdise/yarattıklarına hulul etti demiş olursunuz. Yaratıcı, yarattıkları ile “bizzat” temasa girdi derseniz, sonrada temas eden şey de bir hadis olur. Dolayısıyla onunla ilişkisi mekânsal olmuş olur. İçinde, dışında, altında, üstünde, sağında, solunda, önünde ya da arkasında olmuş olur. Bütün bunlar, mahlûklar arasında mekân içi ilişkidir. Cenab-ı Hakk’ı -haşa- mekân İçinde düşündüğünüz anda havadis O’na hulul eder demiş olursunuz. Bu da değişimi gerektirir.

Bakın şimdi burada ne çıkıyor: Cenab-ı Hakk, havâdise hulul ettiğinde ne olur? Bir değişim meydana gelir. Bir varlık başka bir varlığın içinde değilken sonradan içine girdiğinde ne olur? Bir değişim meydana gelir. En azından mekânsal olarak bir değişim meydana gelir. Bir yerden başka bir yere intikal etmiş olur. Herhangi bir varlıkta bu şekilde bir değişim meydana geliyorsa o varlık ezeli olmaz. Çünkü ezeli olmak değişime uğramaya tamamen aykırıdır. Herhangi bir varlık ezeli ise değişime uğramaz. Değişime uğruyorsa onun başına bir hal geliyor, bir halden başka bir hale dönüşüyor demektir. Bu da hâdis, muhdes varlıkların özelliğidir. Ezelî olan Cenab-ı Hakk böyle bir hale düşmekten münezzehtir. Dolayısıyla “Cenab-ı Hakk önceden mekân tutmamıştı, sonradan mekân tuttu” dediğinizde “Cenab-ı Hakk değişime maruz kaldı, bir halden başka bir hale geçmiş oldu” demiş olursunuz. Bir halden başka bir hale geçmek de bir nakisadır. O mahlûkata mahsustur. Cenab-ı Hakk bir halden başka bir hale gelmekten, hareket etmekten münezzehtir. Böyle şeyler mahlûkata mahsus özelliklerdir. Cenab-ı Hakk Arş’ı da, Arş’ın üstündekini de, Semavat’ı da, Semavaf ın üstündekini de, Dünya’yı da, Dünya’nın üstündekini de ilmi ve kudreti ile kuşatmıştır. Mekânlar arası değil, cisimler arasındaki özelliklerde olduğu gibi değil, ilmi ve kudreti ile kuşatmıştır.

Mahlûkatını da kendisini ihata etmekten mahrum bırakmış, hiçbir yaratılmışa böyle bir özellik vermemiştir Cenab-ı Hakk…

SUAL-CEVAP

Sual:

Ibn Teymiyye’nin, Arş’ın fevkinde sözünü zaman ve mekân mefhumunun olmadığını düşünürsek doğru olma ihtimali yok mu?

Cevap:

Bir şeyin üstü yine bir mekânsallık ifade eder. Arş’ın üstü dediğinizde; alt, üst, ön, arka… Bunlar mekânsallık içinde İzafî kavramlardır. Arş’ın üstü dediğimizde neyi kastediyoruz? Yani şimdi dünya denen mekânda bulunuyoruz. Dolayısıyla bizim için üst, başucumuzun geldiği noktadır değil mi? Peki şu anda, güney Amerika’da olan bir İnsan için üst neresidir? Yukarı neresidir? Tam tersidir. Bizim için başucu olan kısım, onlar için ayakucudur. Onlar için ayakucu olan kısım da bizim İçin başucudur. Çünkü dünya yuvarlaktır. Her birimiz yukarı diye kendi bulunduğumuz tarafı ifade ediyoruz. Birimiz için yukarı olan, diğeri için aşağıdır. Dolayısıyla Arş’ın üstü dediğimizde biz nereyi kastediyoruz? Bir şeyin üstü de mekânsal bir kavramdır… Arş’ın üstü için Arş aşağıdadır değil mi? O zaman orası da bir mekândır. Alt-üst kavramı iki varlığın birbirine karşı konumudur. Bir cisim diğerine göre üsttedir, alttadır, sağdadır, soldadır. Arş’ın üstü dediğinizde de siz bir mekan anlatmış oluyorsunuz.

Sual:

Bazı platformlarda konuştuğumuz, tartıştığımız bazı Ibn Teymiyye müdafii kardeşler, “Biz cisim lafzını ya da bir kimseyi Mücessime ¡lan etmeyi Ehl-i Sünnet’in menhecinde bulamıyoruz. Bu yüzden sizin İbn Teymiyye’yi Mücessimîlikle isimlendirmenizi değil, onun Selef-i Salihin’e aykırı olup olmadığını ispat etmenizi önemseyeceğiz. Bizim için Akide, ilk dönem ulemanın sabitelerine aykırı düşünüldüğünde kişiyi sapıklığa düşürmeyen şeydir. Vel-hâsıl biz Mücessimîlik diye bir sınıflandırma tanımıyoruz”. Bunun doğruluğu nedir? Sahabe ve ilk dönem uleması geçen ıstılahları kullanmış mıdır?

Cevap:

İbn Teymiyye’nin sık söylediği bir şeydir bu. Selef, Mücessime diye bir şeyi reddetmemiştir. “Selef Allah’a cisim denir mi, denmez mi?” diye meseleyi ne reddetmiştir ne de kabul etmiştir. Dolayısıyla böyle bir meselenin üzerinde durmak, bunun akideden saptıran bir şey olduğunu söylemek, Selefin yolundan saptıran bir şey olduğunu söylemek doğru değildir diyor.

Bu konuda kendi içinde çelişkileri de var. Birkaç yerde böyle diyor. Selef aşırı giden Müşebbiheyi tenkit etmiştir, ama Mücessime ıstılahı selefte yoktur. Dolayısıyla biz de bunu kullanmıyoruz bid’attir bu diyor. Daha sonra başka bir eserinde diyor ki, “Eğer Kur’an’da, Sünnet’te ve Selef ulemasının sözlerinde “Allah cisim değildir” diye bir ifade yoksa Allah’ın cisim olmadığı ifade edilmiyorsa, ben “Allah cisimdir” demekle Kur’an, Sünnet ve Şeriat’ten dışarı çıkmam” diyor. Daha önce de söylemiştik, “İbn Teymiyye Selef adına konuşur, her söylediğini Selefe dayandırır ama Selefin söylemediği şeyleri de yeri geldiğinde bal gibi söyler!” Bu da onlardan birisidir: “Benim Allah’a cisim demem Kur’an’a, Sünnet’e, şeriata aykırı bir şey değildir” diyor!

İbn Teymiyye’nin bu argümanına ne diyebiliriz? Bu anakronizmdir. Yani Selef-i Salihin döneminde ortaya çıkmış itikadî yanlışlar neyse meseleyi orada donduralım, onun dışında ortaya çıkmış itikadî yanlışlar hakkında “bunlar itikaden yanlış demeyelim çünkü selef böyle demedi” diye düşünelim! Peki, ben şimdi size sorayım: Selef “tarihsellik” diye bir şey bilmiyordu. Onların döneminde böyle bir iddia yoktu. “Kur’an nassları tarihseldir, o günü bağlar, bizi bağlamaz” diyen insanlara bu kardeşlerimiz ne diyecek? “Selefin menhecince tarihsellik diye bir şey yoktur dolayısıyla biz bu konuda susuyoruz” mu diyecek? İşte bu Usulu’d-Din ilmine kör bir inatla direnmenin oluşturduğu ironik bir durum. Kelam’ı orada donduracağız, “Ondan sonraki tarihler içinde kim ne demişse demiş bizi ilgilendirmez” mi diyeceğiz?

İbn Teymiyye’nin kendisi Vahdet-i Vücut meselesine niye itiraz etti o zaman? Seleften kim demiş Vahdet-i Vücut küfürdür, şirktir” diye? Kendisi bizzat devam etmiş, kendi metodunca devam ettirmiş bunu. Şimdi kendisinin işine gelen konularda bunu devam ettirecek ama işine gelmeyen konularda “Selef demedi biz de demeyiz” diyecek!.. Bu çifte standarttır. İbn Teymiyye’nin ne kadar çifte standartlı, ne kadar işine geldiği gibi davranan bir insan olduğunu, ne kadar usulden, tutarlılıktan yoksun hareket ettiğini gösteren önemli bir husustur bu.

Dipnotlar:

(1)- el-Buhari, “Kitâbü Bed’i’l-Halk”, 1; el-Müslim, “Kitâbü’t-Tevbe”, 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XIII, 479.

(2)-ibn Hibbân, es-Sahih, II, 76.

Ebubekir Sifil-Muhtasar Tahâvî Akidesi Şerhi,syf:56-58,185-192

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.