Postmodernin mi var, derdin var !..

 

Hasan Boynukara

Rivayete göre, padişahın biri sarayına bir hahamı çağırmış ve tavlada bağlı olan atı gösterip “bu nedir haham efendi?” diye sormuş, haham da “at’ demiş. “Vurun buna seksen değnek” demiş.

Papazı çağırmış. Papaz hahama ne olup bittiğini sormuş o da başına geleni anlatmış. Papaz tedbirli. Padişah “bu nedir papaz efendi” diye sormuş, papaz da “öküz efendim” demiş. “Sen nasıl ata öküz dersin. Vurun buna yüz değnek” demiş. Sıra keşişe gelmiş. Hahamın ve papazın başına geleni bilen keşiş huzura çıkmış. Daha padişah bu nedir diye sormadan “Padişahım bu Allah (Azze ve Celle)’ın bir belası, sen benim cezamı söyle” demiş. Postmodernizmin durumu da bundan çok farklı değil. Cezamızı bir bilsek rahatlayacağız. Bu yazıyı yazmakla bir kısmını çekmiş olabileceğimi umuyorum.

Postmodernizme dair bir yazının en zor tarafı, yazıya nereden başlanacağını tespit etmektir. Bu işi becerdikten sonra arkasını getirmek daha kolay gibi. Ama ben hala ne nereden başlayacağımı kestiremedim. Acaba aklı başında herkesin yaptığı gibi önce bir tanım mı yapmaya çalışsam, daha doğrusu bir yerlerden bir tanım mı aşırsam, biraz tarihçesinden mi sözetsem, yani bir yerlerden aktarsam, belli bir mantık çerçevesi içinde mi ele alsam yoksa postmodernizmin rûhunu yaralamamak için aklıma geldiği gibi mi yazsam, bilemiyorum.

Toplumca postmoderne büyük bir sempatiyle baktığımız kesin. Bir kısmı ilgilenmiyor görünse de, bırakın bu saçmalıkları diyerek bilgiçlik taslasa da içlerinin yandığını, açıklama yapacak bir yetkili beklediklerini adım gibi biliyorum. Tanık olduklarımdan yola çıkarak diyorum ki bu konuda bir şey bilip de söylemeyen herkes vebal altındadır. Son zamanlarda çeşitli kesimlerden gelen sorular üzerine, bir dişin kovuğunu dolduracak kadar da olsa bir şeyler yazmak için araştırmaya başlamamın kaçınılmaz olduğunu, aksi halde vicdanen rahat olmayacağımı,vicdanen rahat olsam da okumuş yazmış okur vatandaşın dipnotsuz, kaynakçasız bir yazıyı görünce kalbinin kırılacağını hissettim. Yazıma ciddi bir hava vermek için bir bibliyografya
taraması yapayım dedim, demez olaydım. Oturup hepsini karıştırmaya kalksam, geçecek süre içinde postmodernizm demode olurdu. Zaten bunun post’u çıkmış bile: Post-postmodernizm.

Yapısalcılıkta bu felaket başımıza gelmedi mi? Yapısalcılığı çözdük çözeceğiz demeye kalmadan post-yapısalcılık çıkmadı mı? İzninizle ben asıl konuya dönmek istiyorum çünkü bu gidişle işin post’u değil, suyu çıkacak.

Evvela, ne olduğu konusunda hala ciddi tartışmaların yapıldığı bir konuda uzman edasıyla  açıklamalar yapacak durumda olmadığımı hissettiğimden böyle bir başlık seçtiğimi belirtmeliyim. Biraz tarihçe, biraz tanım, epeyce birazı da okuyucunun takdirine bırakılacak bir yazı olacaktır.

Ellilerden sonra ortaya çıkan en önemli akım. Ne akımı? Her şeyi içine alan bir akım: Mimari,edebiyat, müzik, sosyoloji vs… Nereden çıktı, niye çıktı? Batı’da ortaya çıkan ve romantizm,realizm, naturalizm, modernizm gibi kültürel ve edebi akımların bir devamı mı, bunların tümünden bir kopuş mu, tıkanan modernizme soluk aldırmak mı? Okuduklarımdan ve duyduklarımdan aklımda kalanı söyleyeyim: Modernizmin bir dünya cenneti yaratma projesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından başlayan, sınırları ve sorumlulukları çok net bir biçimde ortaya konulamayan, yapılan tanımların çoğuna sığmayan kültürel, edebi, mimari bir akım.

Batı uygarlığına duyulan güvensizlik ve iki dünya savaşı, soykırımlar, modern
sömürgecilik, yoksullarla varsıllar arasında ortaya çıkan inanılmaz uçurumlar gibi olumsuzluklar yeni çıkış yollarının aranmasına yol açtı. Habermas, Loyotard, Jencks gibi düşünürler, yeni kültürel oluşumların gerekliliğine dikkat çektiler. Yüksek kültür ve halk kültürü gibi ayrımları göz ardı ederek, geçmişi ve şimdiyi, seçkin olanla sıradanı bir araya getirme gibi yönelimleriyle modernizmin elit/seçkinci yapısıyla karşılaştırıldığında daha demokratik, daha katılımcı, daha kucaklayıcı ve daha özgür bir “faaliyet alanı” olarak belirmektedir.

İzin verirseniz Gilbert Adair’in yardımına başvuralım. Adair’e göre “Post-modernizm, neredeyse tanımı itibariyle toplumsal, kültürel, ekonomik ve ideolojik tarih içerisinde modernizmin dürüst ilkelerinin ve uğraş alanlarının artık işleyemediği ama yerlerine tam anlamıyla yeni bir değerler sisteminin de konamadığı bir geçiş döneminin zirvesi”dir. [1]. Bu da fazla bir şey söylemiyorsa biraz tarihçesine bakalım. Tarihçe bize postmodernizm modernizmden bir kopuş mu, yoksa modernizm artı bir şey mi olduğu konusunda bir yardım sağlayabilir.

1970’lerin başından beri modern çağın sonunun 1940’lar (yoksa 45 mi?) ile 70’ler arasında bir yer olduğu ve bunun ciddi olarak tartışılması gerektiği söylenmektedir. İkinci dünya savaşından sonra yazılanlar için bir süre “Savaş-sonrası” (Post-war) kelimesi yaygın ve popüler  bir ifadeyken, sonraları post-tarihsel, post-aristotelyan, post-Hristiyan, post-humanist, post-rasyonal, post-endüstriyel, post-liberal ve post-modern ifadeleri ortaya çıktı (1).

İlk bakışta post’la başlayan bu kadar farklı etiketlemenin can sıkıcı bir tarafı olduğu söylenebilir. Bununla birlikte yaşanan olaylar ve ortaya çıkan olguları anlamada her birinin geçmişe ve bugüne ışık tutacak ipuçları taşıdığı da belirtilmelidir. Edebiyat açısından post-modern ifadesi kayda değer bir yenilik ve farklı bir bakış açısı demektir. Modern dönem, Romantik dönem şiirinden başlayarak bu yüzyılın ilk otuz yılında denenen avant-garde (yenilikçi) [2] edebiyatı içine alır. Genel olarak 18.yy’ın sonlarıyla 20.yüzyılın ilk çeyreğini içine alan döneme modern dönem denilmektedir. Kuşkusuz bu dönemde üretilen edebi yapıtların tümünü tema, dünya görüşü, zaman ve kişi açısından aynı kefeye koymak mümkün değildir. Özellikle 1910–45 arasında yaratılan sanat ve edebiyat eserlerinin geleneksel modernizmin tematik ve formel geleneklerine uymadıkları söylenmelidir.

Çünkü modernizm bir anlamda modern paradigmalardan bir sapmadır ve son derece bireysel bir yaklaşımı ifade eder. Bazı eleştirmenler 1930’lara kadar olan dönemi modern, sonrasını ise postmodern olarak adlandırırlar. Toynbee post-modern’i “Batı kültürünün son aşaması” olarak tanımlar. Toynbee’ye göre modern dönem 1875’te başlar[3]. Amerikalı eleştirmen Ihab Hassan ve Harry Levin, bu sözcüğü Toynbee’den ödünç alırlar. Charles Olson da kelimeyi aynı kaynaktan alır.
Olson “1875’ten bu yana, bilginin doğasının ne kadar değiştiği henüz ortaya konmuş
değildir. Bu tarihlerde insanlar evrenle ilgili bilinen teknikleri kendisine uyguladı ve bu değişiklik, insanı, radikal biçimde ve ölçülerde değiştirdi” der. [4]

Toynbee gibi Olson’da yeni çağın başlangıcı olarak önceki yüzyılın son çeyreğini gösterir. Bu sınılandırma edebi olmaktan çok tarihsel bir yaklaşıma dayalıdır. Howe ve Levin, 1950’lerin sonunda, gerideki bıraktıkları son on yılı (50-60 arasını) modern-sonrası olarak tanımlarlar. [5] Modern klasiklerin (Yeats, Eliot, Pound and Joyce) dönemlerini tamamladıklarını belirtirler. Howe ve Levin’e göre “Modernlerin sahip oldukları kararlılık ve ilkelerden yoksun olanlar, sanat ve edebiyatta sadece bozmaya ve karmaşıklaştırmaya yönelmektedirler. Kişisel bir takım deneyimlerini ve algılarını yansıtmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar” [6]. Philip Stevic de “Ben şahsen post-modern ifadesini çok can sıkıcı ve yararsız görüyorum.

Son zamanlarda kurgusal yapıtlar yaratılırken, modern ustaların yapıtlarını göz önünde bulundurmuyorlar ve modern olandan bu kopuş, yeni romanın başlıca özelliklerinden biridir” der [7]. Bu açıklamalardan postmodernin serazatlığı ve pervasızlığı konusunda bir düşünce birliği olduğu, önceki dönemden bir kopuşu, bir uzaklaşmayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Ancak modernizmle bağların koparıldığı düşüncesine katılmayanlar da var. Çünkü postmodernizm “modernite ve modernizmin projelerine kayıtsız değildir. Amacı daha geniş, demokratik bir yapı oluşturmaktır.” [8]. Kültür ve sanat karşısındaki duruşu itibariyle modernizm ile postmodernizm arasında bir takım farklılıkların varlığından söz etmek mümkün olmakla birlikte, radikal bir kopuştan ya da bir uzaklaşmadan söz etmek doğru değildir.

Gerçekte bu önek, yani post, bize, biten şeyin ne olduğunu anlamamızda yardımcı olabilir. En basit biçimiyle bu belirli bir disipline ve bir takım kurallara dayalı olmanın ötesine geçmek demektir. Post-moderne şöyle yaklaşırsak daha anlaşılabilir bir sonuca ulaşabiliriz diye düşünüyorum: Modernin ötesine geçme, şiirde, tiyatroda ve romanda geleneksel modern eğilimden daha özgür, daha yaratıcı, daha farklı üsluplar ortaya koyma. Postmoderni eleştirenler düşüncelerine bir rezerv koyma gereği de duyarlar. Örneğin Levin söylediklerinin çağdaş yazarları kınamak anlamına gelmediğini çünkü en doğru sözü zaman söyleyeceğini belirtir.

Howe da benzer bir görüşü paylaşır ve bu durumu, içinde yaşanılan değer yoksunluğuna bağlar “Artık karakterin karşı koyacağı, bağlayıcı ahlaki bir öğe kalmadı, dolayısıyla kahramanca nitelikler geliştirmesine de olanak kalmadı. Artık büyük romanlar çağı sona erdi”. Levin daha sonra, zamanın yargısını beklemeden “evet durum nesnel bir biçimde değişmekte ancak bu daha iyiye doğru bir değişme değildir.

Norman Mailer’ın yeni çalışmalarına bakın, ya da Saul Bellow’un. Ben bunlara Đngilizce bölümü romanı diyorum: Barth ve Pynchon’ı düşünün” der. [9] Postmodernin doğasını büyük ölçüde değiştiren Leslie Fiedler olmuştur. Altmışların ortalarında post modernizmin temel yöneliminde fütüristik bir isyan, bi başkaldırı görür. [10] Fiedler postmodernizmin geçmişten radikal bir biçimde bir kopuş olduğu kanısındadır. Buna geleceğe kilitlenmek de denilebilir. Dolaıyısıyla Howe ve Levin için hala vazgeçilmez olan modernizme fazla aldırmadan, edebi faaliyetlerin gelişme yönüne bakar. Fiedler bu konuda yalnız değildir. Susan Sontag da Fiedler’le benzer görüşleri paylaşır.

Terminoloji farklı olsa da Fiedler’in futuristik isyanı ile Sontag’ın ‘”Yeni Duyarlılığı” aynı şeydir.Her ikisi de düşüncenin tarihsel değişimini, yani geleneksel olandan bir kopuşu dile getirirler.

Günümüzde kahraman yoktur ve kahramanlık çağı geride kalmıştır. Herkes yeni bir başlangıç noktasında olduğumuzu kabul etmelidir. İşte postmodern sıfatı bu yeni başlangıcı ifade için kullanılmaktadır ve bu gelecek vaadlerle, umutlarla doludur. Postmodern, çağın değişen yüzünü, görünüşünü ve niteliğini belirtmek için kullanılmaktadır. Postmodern sadece bir üslup değişikliği değil, modernizmin ötesine geçmeyi amaçlayan çabaların toplamıdır. Buna ister karşı-sanat deyiniz, isterse modern sanat anlayışının aşındırdığı üslupların yeniden anlandırılması, yaşama yeniden kazandırılması deyin.

Postmodernizm çoğulculuk rûhunun diriltilmesidir. Geleneksel tutuculuk ve bağnazlıklardan uzaklaşmadır. Postmodernin popüler kültürle yüksek kültür, yüksek sanatla pop sanatı arasındaki farkı ortadan kaldırma eğilimi edebiyatta “ne yazsan gider” anlayışına zemin hazırlar. Bu da her türlü sayıklamanın, kuralsızlığın, ilkesizliğin, estetik kaygısızlığın ve yüzeyselliğin sanatsal bir çerçeve içine alınabileceği tehlikesini doğurmaktadır. Kültürel anlamda bu yeni, kucaklayıcı tavır dışlanmış, küçük görülmüş, unutulmuş hatta yasaklanmış kültürel alanların keşfini,bunların yeniden değerlendirilmesini mümkün kılarken, edebiyatta beyaz dizilerle Shakespeare’in yapıtlarını aynı kefeye koyma aymazlığını getirmektedir.

Şiir yazma ile fatura yazmayı aynı değerde görme anlayışına meşruluk kazandırmaktadır. Bir başka açıdan bakıldığında, yukarıda bazı özellikleri ortaya konulan postmodernizm edebiyatta, sanatta, politikada ve hayatın diğer alanlarında kendilerini ifade etme fırsatı bulamamış, görüşlerini açığa vurması engellenmiş gruplara, topluluklara, tek tek bireylere önemli fırsatlar sunmaktadır.

Modernizmin baskıcı/otoriter tavrı yerine sınırsız özgürlükler sunma gibi bir özellik taşımaktadır.Postmodern, içinde yaşadığımız belirsizlikler çağında ne sorunların eksiksiz bir tanımı ne de bu sorunlara mutlak çözümleri öngörür. Edebiyatta olabilirlik, süreksizlik, kopukluk, mantıksal gelişimi dışlama gibi nitelikler taşır. Geleneksel dilin, ciddi bir kimlik ve benlik krizi yaşayan günümüz insanının deneyimlerini ve düşüncelerini aktaramayacağı kanısından yola çıkarak yeni bir tarzda kullanımı savunûr. Pynchon’ın The Crying Lot of 49’ı, Joseph Heller’ın Catch 22’su akla gelen iki örnektir. Bu ve benzeri romanlarda ne alışkın olduğumuz kahramanlar, ne mekân,ne de olay örgüsü gelişimi vardır. Sınırların belirsizleştiği, belirsizliğin sınır tanımadığı yeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu durumun ne kadar süreceği ve nasıl sonuçlanacağı ise hala meçhul.
——————————————————————————–
[1] Gilbert Adair, Postmodern Kapıyı iki Kere Çalar, Çev. Nazım Dikbaş, Đletişim Yay.,1994.s. 26

[2] Avant-garde: Sosyoljik açıdan geleneksel yazar-okuyucu ilişkisinin çözülmesi ve yazarın yapıtı karşısında okuyucu gibi davranması. Đdeolojik olarak avant-garde. Bilimin başarılarının reddi ve gerçeğin şimdiye kadar bilinmeyen yönlerinin ortaya çıkarılmasının reddi. Estetik açıdan 19.yy estetik ölçülerine karşı çıkmadır. M,PM and Cont.:Hoffman, Hornung, Kunow.s. 19

[3] A Study of History_, abridged by D.C. Somervall (Oxford, 1947). 8 A. Toynbee, _A Study of History_, Parts I-III, (Oxford, 1934), 14-15.

[4] Levin What was Modernism? de Massachusetts Review,1960

[5] Howe Mass Society and Postmodern Fiction, Partisan Review, 1959 ve Levin What was Modernism? de Massachusetts Review,1960

[6] A.g.e

[7] Philip Stevick, “Scheherazade Runs out of Plot, Goes on Talking; the King, Puzzled, Listens:
An Essay on New Fiction,” TriQuarterly, 26 (Winter, 1973), 338

[8] The Major Literary Movements in Western Lit. Sevim Kantarcıoğlu, Hatiboğlu yay. 1997,Ankara.s. 194).

[9] Harry Levin, “What Was Modernism?” Refractions, (New York, 1966) 227

[10] “The New Mutants” Partisan Review, 1965

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*