Postmodern Toplumda Mahremiyetin Dönüşümü

Kitlesel İletişim ve Mahremiyet: Gözetimden Göstermeye Bir Dönüşüm Hikâyesi

Aşırı-Enformasyon ve aşırı iletişim hakikat eksikliğini, dahası varlık eksikliğinin belirtisidir ;

Byung-Chul Han

Tarihsel dönemleştirmeler birçok kriterin biraya gelmesiyle yapılır. Çoğu zaman tarihçinin bakış açısı, dönemin bir tarafını onun için daha ilgici çekici ve bu yüzden de daha görünür kılsa da, dönem yine de salt tarihçiye görünür olan kısmından ibaret değildir. Dönemleştirmeler yapılırken döneme rengini veren kriterler bir eş zamanlılık içinde vuku bulurlar. Kriterlerin hepsinin dönem üze­rindeki belirleyici etkisi aynı olmasa da, her birinin bütünü tamamlama açısın­dan önemli bir yeri vardır. Bu yüzden de inanç çağından yorum çağına mahre­miyetin serüvenini takip ederken birçok şeye birden bakmak gerekiyor. Çünkü değişimi tek bir parametre üzerinden okumak her zaman anlama ediminde hata payını artırır.

Şöyle de söylenebilir; büyük değişimler birçok unsurun zamansal ve mekânsal kesişmesiyle ortaya çıkar. Tam da bu yüzden postmodernizm sadece zihnimizde soyut birtakım kavramların belirmesi ve yer edinme­sinden ibaret değildir. Postmodernizm özgül bir düşünme biçimi olduğu kadar, [ona özgü bir ekonomi-politiktir (neoliberal demokrasi) de; kültürel çoğulculuk [olduğu kadar popüler kültürdür de; üretim ve tüketim biçimlerinde yeni bir evre olduğu kadar, bilgi teknolojilerinin her alandaki görünürlüğüdür; dijital İletişim ağlarının yaygınlaşması olduğu kadar yaşam evreninin sanal bir plat­forma taşınmasıdır da.

Zihniyet değişiminden sonra mahremiyetin tarih içindeki dönüşüm seyrini etkileyen ikinci en önemli unsur belki de araçların (bilgi ve teknoloji) ve bu araçların kullanım amaçlarının (denetim, disiplin, gözetim, iktidar, gösteri, para vs) değişmesidir. Özellikle iletişim teknolojilerindeki gelişmenin mahremiyetin dönüşümünde çok önemli bir yeri olduğu söylenebilir. Çünkü iletişim teknolo­jileri bütün duvarları, bütün sınırları aşarak her şeyi görünür ve her sesi duyulur [kılabilecek bir evrim yaşamaktadır. Belki de tam da bu yüzden teknolojik ye­nilikler önceleri çoğunlukla mutlulukla karşılanmıştır.

Ama zaman ilerledikçe başta bir imkân olarak görülen teknolojik gelişmeler zaman içinde tehdit edici [görülmeye başlanmıştır. Teknolojik evrimin algısındaki bu değişimin en önemli nedeni imkânların kontrol edilemez tehdit edici yanları da içinde barındırdığı­nın görülmesindendir. Nitekim teknolojik yeniliklerin etkisi de hayat sürecinin dönüştürülebilir ve giderek artan derecede denetim altına alınabilir olduğunu göstermiştir (Lemke, 2014:19). Gizli olan her şeyi bilme arzusu taşıyan bir ira­denin elinde olduğunda (devlet, piyasa ya da tek tek bireyler hiç fark etmez) teknolojinin nasıl da bir tehdide dönüşüp gizliliğin/mahremiyetin ve dolaysıyla insan özgürlüğünün koruyucu duvarlarını yıkıp yerle bir ettiği sıklıkla görül­müştür.

Mahremiyetin kısa bir tarihini yazan David Vincent (2016) de mahremi­yetin dönüşümünü bir yandan toplumlardaki refah artışıyla değerlendirirken öte yandan da iletişim teknolojilerinin değişimi ve yaygınlaşması üzerinden okumaya çalışır. Ona göre mahremiyet ortaçağda ev yaşamının kamusal de­netimden uzak özel alanını işaret ediyorken, modern çağda devlet karşısındaki yalnız kalma hakkını da içeren özel alana karşılık gelir. Ortaçağda evin içi ve dışı ayrımı mahremiyet için önemli bir ölçüydü. Evin içiyle dışı arasındaki sınır ise yükseltilmiş duvarlarla ve kilitli ya da kilitsiz kapılarla belirleniyordu.

Duvarlar ve kapılar niceliksel olarak ne kadar kötü olurlarsa olsunlar yine de bir mah­remiyet eşiği oluşturuyorlardı. Bu eşiğin izinsiz aşımı mahremiyete bir saldır» olarak değerlendiriliyordu. Refah artışı mahremiyeti mümkün kılacak maddi imkânları sunuyordu. Daha muhkem evler yapılabiliyor; istenilirse ev içi daha özel alanlar (örneğin hem ebeveynler hem de çocuklar için özel odalar) inşa edilebiliyor, daha sağlam ve istenildiği kadar yüksek duvarlar örülebiliyor, daha güvenlikli kapılar yapılabiliyordu.

David Vincent’e (2016:36-37) göre okuryazarlığın sadece bir üst sınıf imkânı olduğu yüzyıllar boyunca mahremiyetin geleneksel sınırları kendini muhafeza ediyordu. Hatta bu dönem (1530-1730 arası) ve öncesinde (1500’li yıllar) yazı mahremiyet için bir tehdit olmadığı gibi mahremiyetin muhafazası için ayrı bir imkân sunuyordu. Vincent bu konuda mahremiyetin doğum yeri olarak değer­lendirdiği “günlükleri örnek gösteriyor. Ancak reformasyondan itibaren mat­baanın da katkısıyla okuryazarlık günden güne artan ve gittikçe kitleselleşen bir etkinlik olmaya başladı.

Zaman içinde mektuptan gazeteye kadar yeni ileti­şim teknolojilerinin toplum hayatına girmeye başlaması “özel alandın sınırlarını değiştirmeye dönük önemli gelişmelerdi. Örneğin mektubun yaygın kullanımı bile zamanla mahrem anlatıma bir endişe katmanı katmaya yetmişti. Yazının yaygın kullanımıyla başlayan bu yeni süreç mahremiyeti evin kapatılabilir/kılitlenebilir sınırlı uzamında korunaksız kılmaya başlamıştı. Çünkü erken modem dönem boyunca yüz yüze iletişime meydan okuyan en önemli değişim kuvveti olan kitle iletişim mahremiyetin en önemli taşıyıcı aracı durumundaydı. Ancak mahremiyetin kitle iletişimi üzerinden taşınımı aşınmasını da beraberinde ge­tiriyordu. Çünkü kitlesel iletişime konu olanın gizliliğini korumak beraberinde birçok güçlüğü getiriyordu.

Erken modern dönemde iletişim araçlarının mahremiyet üzerinde yarattığı | tahribat modern dönemle kıyaslandığında hafif kalıyordu. Aslında sürecin de­vamında; yani postmodern dönemde yaşananlar da başka bir içerikle gerçekleşiyor olmalarına rağmen modern dönemden daha da tahripkâr olma istika­metindeydi. Dolayısıyla bilgi teknolojilerindeki gelişmeler kendileriyle uygun kültürel atmosferleri de buldukları için artan bir ivmeyle yıkımı işaret ediyordu. Modern dönemde mahremiyetin başına gelenler bazılarınca bir tahribattan ya da tahrifattan daha fazlasını işaret ediyordu.

Onlara göre mahremiyet nihai ka­deri olan ölümü yaşayacağı istikamete büsbütün girmişti artık. Mahremiyetle ilgili söz konusu bu karamsar anlatıyı destekleyen ve büyüten esas şey iktidar aygıtının her şeyi gören gözünün devreye girmiş olmasıydı. Maksimize edilmiş bir disiplin ve denetim için bütün toplumu yeni teknolojilerin sunduğu imkân­larla gözetlemeyi amaçlayan iktidar modem dönemde dev bir panoptikon düzeni yaratacaktı. Panoptikondan sonra artık hiçbir şey gizli kalmayacak, her şey görülebilir ve bilinebilir olacaktı.

Jeremy Bentham on sekizinci yüzyılın sonunda ceza sisteminin bir parçası olarak panoptikonu tasarladığında, geleceğin toplumuna ilişkin bir anlamda öngörüde bulunduğunu belki de bilmiyordu. Çünkü on sekizinci yüzyılın sonunda ve hatta on dokuzuncu yüzyıl boyunca kapsamlı bir denetim ve gözetim mekanizmasının alt yapısı daha bütünüyle kurulmuş değildi. Telgraftan(1830) sonra telefonun (1876) da icadı iletişimin boyutunu ve niteliğini değiştirerek yeni bir devrime işaret ediyordu. Ancak hızlı iletişimin imkânını yaratan her araç beraberinde bir zaafı da getiriyordu. Gizli ve özel olan kolayca ihlal edilebilir hale geliyordu. On dokuzuncu yüzyılın birinci yarısında faaliyet alanı daha görünür olmaya başlayan gazetecilik haberi kovalarken bilgi ve merakla güdüleniyordu.

Öte yandan piyasa da mahremiyetin (örneğin cinselliğin) ticari değerini keşfediyordu. Dolayısıyla devlet güvenlik nedeniyle, piyasa para için, kitleler ise meraklarını yatıştırıp tatmin olmak için mahremiyetin duvarlarını aşındırmaya devam ediyordu. Ancak her şeye rağmen on dokuzuncu yüzyıl mahremiyetin mekanı olarak evin öneminin devam ettiği bir yüzyıldı. Evin duvarlarında aşınma devam etse de daha büsbütün yıkılmış değildi. Yeni iletişim araçları usulden içeri sızıp küçük çaplı bir istila hareketine başlamış olsa da,evin içi hala bir özel alandı, mahrem olanı muhafaza edebiliyordu. Aile biraz küçülüyor olsa da önemini koruyor, yeni iletişim araçlarına rağmen yüz yüze ilişki ve muhabbet varlığını ve önemini hala sürdürüyordu.

Yirminci yüzyılın özellikle birinci yarısı da benzer bir mahremiyet savunu-suna sahipti. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde “hiç kimse­nin özel yaşamına keyfi şekilde karışılamaz” deniliyordu. 1953’te yürürlüğe giren Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’nin 8. Maddesinde ise “herkes özel ve aile yaşamına, evine ve yazışmalarına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” ifadesi yer alıyordu (Vincent, 2016:135). Buradan hareketle geç modern toplumda da mahremiyeti muhafaza etme arzusunun hala güçlü bir dürtü olduğu söylene­bilir. Ancak on dokuzuncu yüzyılın hemen sonunda doğuşuna tanıklık edilen sinema, 1920 yılında yapılan ilk radyo yayını ve özellikle de 1923’de icat edilen televizyon her konuda geri dönüşsüz bir yola girildiğinin en önemli işaretle­riydiler.

Söz konusu süreç izlemenin kültürel bir tavra dönüştüğü, görme arzu­sunun her şeye baskın gelmeye başladığı yeni bir süreci işaret ediyordu. Aynı süreç göstermenin de şehvetini içinde barındırıyordu; görünür olmanın, açıkta bırakmanın değerli olduğu bir süreci. Söz konusu araçlar yirminci yüzyılda iyice kurumsallaşan boş zamanlar kurumuyla da paralel olunca mahremiyet üzerinde dönüştürücü etkileri oldu. Bu etkinin iki nedeni vardı; birincisi bu araçlar bir yandan tüketicilerin zihinsel evrenini genişletirken, öte yandan da geniş bir haber, bilgi ve eğlenceye kavuşmak imkânı sunmuşlardı (Vincent, 2016:152).|

Telefonun yaygınlaşması da dâhil bu yeni teknolojiler yirminci yüzyılı! ikinci yarısından itibaren özellikle evin sınırlarını belirsizleştirmeye, dolayısıyıla da özel alanın daha zor kontrol edilebilir olmasına neden olmuştur. Çünkü] günümüzde ev kablolarla delik deşik edilmiş, çatlaklarından iletişim rüzgârının; estiği bir harabeye dönüşmüştür (Han, 2017:65). Eş zamanlı olarak toplumun yaşadığı zihinsel dönüşümler sürecin hızlanmasını daha da kolaylaştırıyordu! örneğin aile anlayışındaki çözülme[3] ya da cinsellik kabullerindeki esneme; evli­liğe bağlı olmayan cinselliğin yaygınlaşması ve normalleşmesi, bununla birlikte cinsiyet rollerindeki yeni yorumlar; kadınların cinsiyet eşitliğinde kat ettikleri mesafe ve kadının görünürlüğü üzerindeki geleneksel sınırların kalkması yeni teknolojilerin sunduğu imkânlarla desteklendiğinde mahremiyetteki dönüşümü fazlasıyla kolaylaştırıyordu.

Bununla birlikte bu dönemde bir başka zihin­sel dönüşüm de kapanma ya da kapatılma ediminin kendisine ilişkin olmuştu. Artık sıkı sıkıya kapanma ya da kapatılma bir mahremiyet göstergesi değil, bir tür patoloji göstergesi olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Kalın duvarların ve perdelerin özel alanı koruduğuna ilişkin algı yerini söz konusu bu duvarlar ve perdelerin bir patolojiyi gizleyebileceğine ilişkin kuşkuya bırakmıştı. Bu yüzden biraz şeffaflaşmanın; duvarlar ve perdeler ardında gizli olanın biraz da olsa gö­rünür kılınmasının iyi bir tutum olduğu anlayışı yaygınlaşmaya başlamıştı.

Yirminci yüzyılda yaşananlar bazı sosyal bilimcileri modern toplumu ad­landırırken gözetim kavramına yöneltmiştir. Gözetim ya da gözetim toplumu kavramı, yirminci yüzyılda olup bitenleri salt etik ya da sosyolojik bir okumaya tabi tutmanın yeterli olmadığını ima ediyordu. Gözetim toplumu kavramı sos­yolojik ve etik değerlendirmeleri baskın bir şekilde aşan ve daha çok da politik olana göndermede bulunan bir kavramdı. Gözetim toplumu kavramsallaştırması siyasal iktidarın toplumu yeni teknolojiler aracılığıyla gözetleyerek disip­lin ve denetim altında tutma çabasını ifade ediyordu. Bunu doğuran en temel saik ise güvenlik ihtiyacıydı.

Gerekçesi ne olursa olsun devletin gözetleyerek kişisel alana müdahale et­mesinin mahremiyetin modern dönemdeki tarihi için her şeye rağmen içerdiği iki tane pozitif anlam var. Bunlardan birincisi ve en önemlisi modern dönemini niteliği ne yönde dönüşmüş olursa olsun hala bir mahremiyet anlatısına sahip olduğu gerçeğidir. İkincisi ise modern paradigmaya yaslanarak kendilerine bir dünya kuran insanların mahremiyetteki bütün yıpranmalara ve ona yönelmiş bütün saldırılara rağmen, hala mahremiyetin değerliliğine ve korunması gerektiğine ilişkin inançlarını ve savunularını sürdürmeleridir.

Mahremiyet tarihinin en şaşırtıcı ya da en trajikevresi postmodern dönemdir. Çünkü bu dönemde mahremiyetin bir sonla karşı karşıya olduğu düşünüldüğü için ölüm ilanları hazırlanmıştır, örneğin, David Vincent (2016:178) mahremiyet için sonun başlangıcı olarak 1960’ların ortasını veriyor. Mahremiyet İçin bu eskatolojik tartışmaları gündemlerine alanlar durup dururken bunu tapmamışlar; aksine bazı önemli verilerden hareket etmişlerdir. Postmodern paradigmanın kendi düşünsel temellerine ilaveten dijital devrimin sebep olduğu yeni dünya, mahremiyetin öleceği öngörüsüne dayanak teşkil etmiştir.

Daha da gelişen kamera ve dinleme cihazlarına ilaveten internetin keşfi bilinen Bütün mahremiyet kalıplarını yerle bir eden bir duruma sebep olmuştur. Artık dünya her zamankinden daha şeffaf bir yerdir; artık aile hayatımızdan sosyal ilişkimize kadar hayatımızın bütün anları orta yerdedir. Bu da doğal olarak mahremiyetin yeni bir içerikle yoluna devam ettiği anlamına gelmektedir; yok- Isa büsbütün yok olduğu anlamında değildir. Bu dönemde içeriği daha çok bîr bireyin anlık pozisyon alışlarıyla biçimlenen mahremiyetten kasıt”(geç-) modern [bireyin kendi kendine ya da en yakınlarıyla baş başa kaldığı, kendi benliğini ve [onu şekillendiren kurucu ilişkileri oluşturduğu, kamuya açık olmayan, “kişisel”  ve “özel”diye de tarif edilen ve muhakkak o bireyin bedeniyle ilintili, bedensel)ve o bedenle kenetlenen bir öznelliğe atıfta” (Özbay vd. 201 y.0) bulunmasıdır. Bu tanım moderniteyle dini içeriğinden arındırılan mahremiyetin aynı zaman­da kolektif tavır alıştan da arındırıldığı; mahremiyetin büsbütün bireyselleştiği ve özelleştiği anlamına gelmektedir.

Bu dönemde gözetleme etkinliği tek tek her bireyi kapsayacak kadar kolaylaşmış ve yaygınlaşmıştır. Ama bu dönemi mahremiyet için ölümcül kılan esas şey ise bir dış tehdit olarak gözetlemenin daha da. kolaylaşması değil; iradi ‘ olarak göstermenin bir virüs gibi hiçbir otosansüre uğramadan insanlar tara­fından uygulanmasıdır. Yani Byung-Chul Han’ın (2017: 12) dijital panaptikon olarak nitelendirdirdlğl bu dönemin en temel özelliği insanların bilerek ve iste­yerek kendi arzularıyla mahremiyetlerinden vazgeçmeleri; sabiteleri olmayan bir mahremiyet anlayışına yaslanmaları ve dahası mahremiyetin sınırlayıcılığından vazgeçerken kaygı duymadıkları gibi, bir de haz almaya yatkınlaşmalarıdır.

Bu dönemde “önemsiz olan önemliye, değersiz olan değerliye, yasak olan ser­beste, ayıp olan makbule, akla gelmeyen kabul edilebilire, tasavvur edilemez olan uygulanabilire, umursanmayan en merak edilene doğru yön değiştirirken, mahremiyetimizle ilgili nelerin düşünülebilir, konuşulabilir ve yapılabilir (ve el­bette nelerin düşünülemez, konuşulamaz ve yapılamaz) olduğunu belirleyen ve bize farklı kurumlarca sıklıkla hatırlatılan sınırlar dünden, eskiden, anılar­dan, adetlerden, önceki kuşaklardan hızla ayrışıyor; bugün bizler için, hatta bir oranda bizim arzularımız ve seçimlerimiz neticesinde yeniden şekilleniyorlar” (özbay vd. 2011:11).

Postmodern dönemde artık, sabit, kayıtlayıcı, gizli, örtülü, kapalı, gizemli hiç kimse ve hiçbir şey kalmamış; herkes ve her şey alabildiğine esnek, akışkan, serbest, görünür, açık, orta yerde ve çırılçıplaktır. Bu dönemin ayırıcı bir başka özelliği de modern döneme rengini veren gözetleyenlerle gözetlenenler hiye­rarşisinin yıkılıp yitmesidir. Yeni dönem panoptikon metaforuyla anlatılamaz, yeni kavram Norveçli sosyolog Thomas Mathiesenin 1997 yılında ortaya attığı sinoptikondur (Bitirim Okmeydan, 2017:60).

Sinoptikon, panoptikon düzende olduğu gibi az sayıda gözetleyicinin çoğunluğu gözlemesi değil, çoğunluğun az olanı gözetlemesi; yani çoğunluğun da eski düzenin az sayıdaki gözetleyicilerini gözetleyebilmesi demektir (Mathiesen, 1997:221); dahası herkesin aynı anda hem gözetleyici hem gözetlenen olduğu bir dünyadır. Sinoptikon izleyici sıraları olmayan ve herkesin içinde rol aldığı ve izlenebilir olduğu bir sahnedir. İnsanın bütün anları ve eylemleri sahnede gerçekleşiyorsa şayet, gizledikleri ya da gizlemek istedikleri hiçbir şey kalmamış demektir.

Sosyoloji Divanı – Teşhir Toplumu(sayı.11),syf.36-42

Prf.Dr.Kenan ÇAĞAN

Kaynakça:

Lemke, Thomas (2014). Biyopolitika, (2. Baskı), (Çev. Utku Özmakas), İstanbul: İletişim Yayınları.

Vincent, David (2016). Mahremiyet, (Çev. Deniz Cumhur Başaraner), İstanbul: Epos Yayınları.

Özbay, Cenk, vd. (2011). “Türkiye’de Neoliberalleşme ve Mahremiyetin Dönüşümü”, Neoliberalizm ve Mahremiyet, (Haz. Cenk özbay & Ayşecan Terzioğlu & Yeşim Yasin), İstanbul: Metis Yayınları

Han, Byung-Chul (2017). Şeffaflık Toplumu, (2. Baskı), (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınlan.

Mathiesen, Thomas (1997). “The Viewer Society, M. Foucault’s Panapticon Revisited”, Theoretical Criminology, Sage Publications, London, 215-233, (DOI:10.1177/1362480610396645 tcr.sagepub.com).

Bitirim Okmeydan, Selin (2017). “Postmodern Kültürde Gözetim Toplumunun Dönüşümü: ‘Panoptikon’dan ‘Omniptikon’ ve ‘Sinoptikon’a”, AJIT-e: Online Academic Journal of Information Technology, C 8, S. 30, http://www.ajit-e.org/?menu=pages&p=details_ of_artide&id=286

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir