Peygamberlerin İsmet Sıfatları ve İçtihatlarında Hata Meselesi

Öncelikle peygamberlerin ismet sıfatının mahiyeti üzerinde kısaca duralım: İsmet kavramı, genel olarak: “Peygamberlerin gerek sözlerinde, gerekse fiillerinde kendilerini lekeleyecek ve kıymetten düşürecek hatalardan korunmuş olmaları”(603),

“sahibini, çirkin işlerden (fücûr) alıkoyan manevî bir meleke”(604) olarak tanımlanmaktadır. Râğıb el-Isfahânî ise ismetin, temelde ‘Allah’ın peygamberleri koruması’ olduğunu belirterek, bu korumanın şu şekillerde tezahür ettiğine vurgu yapar: Peygamberlerin cevherlerini arı-duru bir hale getirmek, onları bedenî ve nefsî faziletlerle mahsus kılmak, yardım, muvaffakiyet, ayaklarını ve kalplerini sâbit kılmak ve onlara sekîneti indirmek(605). Ancak buradaki ismet, peygamberleri günah işlemekten aciz bırakan bir vasıf olarak telakki edilmemiştir. Nitekim Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) “ismetin mihneti ortadan kaldırmadığını” ifade etmektedir.

Bunun manası ise şudur: “Peygamberlerin günahtan korunmuş olması (ismet), onları taate zorlamadığı gibi günah işlemekten de âciz bırakmaz. Ne var ki ismet, -ilâhî imtihanın gerçekleşmesi için irade/seçim hürriyeti baki kalmak şartıyla-, kulu hayır işlemeye sevkeden ve kötülük yapmaktan alıkoyan Allah’ın bir lütfudur”(606). Cürcânî de (ö. 816/1413) ismeti bu izaha göre tanımlamıştır: “İşleyebilme imkânına rağmen, günahlardan kaçınma melekesi”(607). Bu hususta İmâm Ebû Hanîfe (ö. 150/767), el-Fıkhu’l-ekber adlı eserinde şöyle demektedir: “Peygamberlerin (a.s.) hepsi, küçük ve büyük günahlardan, küfür ve çirkin işlerden münezzehtir. Ancak bir takım zelle ve hataları da olmuştur.”(608).

İmâm Ebû Hanife’nin bu genel yaklaşımını şerheden Aliyyü’l-Kârî (ö. 1014/1605) peygamberlerin bu ismetinin, hem peygamber olmadan önce, hem de olduktan sonra geçerli sayıldığını ifade etmektedir. Ayrıca “bir takım zelle ve hataların” da peygamberlerin hepsinden değil, bazılarından sâdır olduğunu vurgulamaktadır(609).

Ancak konuyu daha ayrıntılı bir şekilde ele alan eserlerde ismet konusunun iki temel noktadan ele alındığını görmekteyiz:

1. Peygamberlerin, risalet davası ve Allah’tan alarak tebliğ ettikleri hususlarda kasıtlı bir şekilde yalan söylemekten masum oldukları konusunda bütün İslamî fırka vemmezhepler ittifak halindedir. Ancak böyle bir şeyin bir hata ve unutkanlık sonucu olabileceği konusunda ihtilâf olmakla birlikte, Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğunluğu buna ihtimal vermezler(610). Ayrıca İslam ümmetinin tamamı, peygamberlerin küfür ve şirkten masum oldukları konusunda da icma etmişlerdir. Bu konuda peygamberlik öncesi ve sonrası arasında herhangi bir fark yoktur(611).

2. Yalan ve küfrün dışındaki günahlar ise kebâir (büyük günahlar) ve sağâir (küçük günahlar) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bunların her ikisinin ise kasıtlı veya sehven/hata ile işlenmesi gibi hususiyetleri vardır. Ayrıca küçük günahlar, çirkin/nefret ettirici günahlar ile çirkin sayılmayan günahlar olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır(612). Fakat bu tür günahlardan masumiyet konusunda –Abdülgani Abdülhalık’ın beyânına göre- altı farklı görüş bulunmaktadır.

Bu görüşler içerisinde Ehl-i Sünnet’in cumhurunun savunduğu görüş şudur: Peygamberlerin, büyük günah ve küçük düşürücü mahiyetteki küçük günahları mutlak sûrette kasden işlemeleri mümkün değildir. Aynı şekilde kasıtlı olarak, küçük düşürücü günahların dışındakileri işlemeleri de imkânsızdır. Ancak ikinci kısmı sehven yahut hata sebebiyle işlemiş olmaları mümkündür. Ama bu hal üzere ısrar etmez ve tasdik edilmezler. Tam tersine uyarılırlar(613). Ancak kaynaklarda büyük günahların sehven işlenebileceği görüşünün ve peygamberlerin kasıtlı olarak küçük günah işleyebilecekleri görüşünün de cumhura nisbet edildiğini görebilmekteyiz(614).

Öte yandan peygamberlik öncesi ismetle ilgili olarak büyük günahların sadır olmasını engelleyecek mahiyette bir delil olmadığı da ifade edilmektedir(615). Fakat bunun yanında nefret etmeyi gerektirecek küçük ve çirkin günahların da peygamberlerden sadır olamayacağı vurgulanmaktadır(616). Bir kısım alimler ise, ismet sıfatı açısından nübüvvet öncesi ve sonrası arasında bir fark olmadığını; her hâlükârda peygamberlerin ne büyük ne de küçük günah işlediklerini belirtmektedirler(617).

Bu itibarla şu noktayı vurgulamak gerekir: İsmet meselesi, ‘ulemanın büyük çoğunluğu’ tarafından, bir peygamberin, “seçilmiş(618) ve insanlara örnek olacak bir elçi(619)” olarak hayatını sürdürmesi gereği itibariyle, “peygamberlik makamına zarar verebilecek” bütün günah unsurlarından arınmış olması açısından ele alınmış bir konudur. Bu noktada akla gelen ilk husus, her ne sûrette olursa olsun bu günahların “kasıtlı” olarak işlenmemesi gerektiğidir. Ancak peygamberlik makamına zarar açısından sadece kasıt değil, sehiv ve hatanın bile aklen kabul edilemediği aykırı davranış biçimleri vardır. Meselâ, bir peygambere büyük günah ve çirkin/nefret ettirici küçük günahlar, ister kasıtlı olsun ister sehiv veya hata ile olsun, ilke olarak yakıştırılmamıştır.

Zira bunun aksini iddiâ etmek, insanların onların peşinden gitmelerine ve peygamberliklerine inanmalarına engel teşkil eder. Bu ise risaletin anlamını ortadan kaldırır. Bu durumda geriye, sadece “çirkin sayılmayan küçük günahların sehven yahut hata sebebiyle peygamberden sadır olması meselesi” kalır ki, bu da aklen câiz olduğu gibi fiilen de vâkidir(620). Çünkü Allah’ın gayb ilminde gizlenmiş, hakkında vahiy bulunmayan bir meselede peygamberlerin içtihadının hatalı olabilmesi doğaldır ve asla ismet sıfatıyla çelişmez(621).

Kanaatimizce alimlerin, hata, zelle, sehiv, unutkanlık veya terk-i evlâ yahut bi’setten önce olmak gibi çeşitli şekillerde tevil ettikleri günah türleri de bu tarzdaki küçük günahlardır(622). Ayrıca İmâm Ebû Hanife’nin yukarıda naklettiğimiz konuyla ilgili özet mahiyetteki kanaatinin bu şekilde yorumlanması gerektiğini düşünüyoruz(623). Kâdî İyâz (ö. 544/1149) ise, “günah” (masiyet) kavramını kasıtlı aykırı davranış ve tutum olarak değerlendirdiği için, kasıtlı olmayan sehiv ve unutkanlık gibi halleri iki noktadan ele almaktadır:

 

Birincisi: Tebliğ ve ahkamın teşriine yönelik fiillerdeki sehiv ve yanılgılar. Fukaha ve kelamcıların çoğunluğu bunun cevazı yönünde görüş belirtmişlerdir. Ancak burada peygamberlerin bu hal üzere bırakılmayıp uyarılmaları ve meselenin hükmüne vakıf kılınmaları şartından da söz edilmiştir.

İkincisi: Tebliğ ve ahkama yönelik olmayıp ümmetin uymakla mükellef olmadığı, peygamberin kendi mahsus fiillerindeki sehiv ve yanılgılar. Mutasavvıfların dışındaki alimlerin büyük çoğunluğu bu tür yanılgıların caiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir(624).

Şunu da unutmamak gerekir ki peygamberlerin bu hususlardaki hata, sehiv ve unutmaları, ilâhî hikmet icabı, beşeriyetin zaafını ve rububiyetin mağfiret yönünü ortaya çıkarmak içindir(625). Nureddîn es-Sâbûnî’nin (ö. 580/1184) bu husustaki açıklamaları gayet özlüdür: “İsmet, peygamberleri lekeleyecek ve kadrü kıymetten düşürecek şeyleri ortadan kaldırmaktır. Bütün bunlar ise Allah Teâlâ’nın, kullarından dilediğine mahsus kıldığı lütfudur. Burada bize düşen şey, onların hallerini kendi hallerimize kıyas etmemek, onları kendimize denk görmemektir.

Haklarında bir takım itaplar/kınayıcı ifadeler söz konusu olsa da, bu durum, onların Allah katındaki şeref ve değerlerinden dolayıdır. Ayrıca ismet ve seçkinlik hususundaki hallerini pekiştirmek ve yaratılmış her varlığın, cehalet, acziyet, zaaf, kusur ve noksanının mümkün olabileceğini göstermek içindir.Aynı zamanda mertebelerinin yüceliğine rağmen, kulluk sınırının dışına çıkmadıklarını ispat içindir.”(626). Sâbûnî’nin burada sözünü ettiği beşeriyetin zaaf ve kusurlarını, “peygamberlerin, nübüvvet döneminde, büyük ve küçük günahları kasıtlı işlemekten masum oldukları, ancak bunları sehven işlemelerinin de mümkün olduğu”(627) genişlikte anlasak bile netice değişmeyecektir.

Zira bu hata ve sehiv hallerinde bile peygamberlerin, o hal üzere bırakılmayıp uyarıldıkları hususu ulema tarafından açıkça vurgulanmış ve ittifakla kabul edilmiştir(628). Görebildiğimiz kadarıyla ismet sıfatının mahiyet ve alanının belirlenmesi, peygamberler açısından “peygamberlik makamı” ile “beşerîlik” gerçekleri arasında kurulacak ‘denge’yle alakalı bir meseledir. Zira peygamberlik makamı, her yönüyle mükemmel, ulvî ve kusursuz olmayı gerektirmekte; beşerîlik vasfı ise cüz’î irade ve aklın kullanımında, çeşitli şekillerde tezâhür eden hata ve yanılgıları mümkün kılabilmektedir.

Bu sebeple bir peygamberin söylediği sözleri ve sergilediği tutum ve davranışları, bu iki temel gerçeği ihlâl ve ihmâl etmeden değerlendirmek icap etmektedir. Zaten buraya kadar sıraladığımız görüşlerdeki(629) ihtilâfların temelinde de bu dengenin kurulma çabasının yattığı kanaatindeyiz. Nitekim Âmidî’nin açıklamasına göre bu tür ayrıntılardaki ihtilafların, kat’î değil zannî esaslara dayanması; olumlu yahut olumsuz kanaatlerin, buna imkân verecek zannî delillerle temellendirilmeye çalışılması(630) da bunu göstermektedir.

Buna göre peygamberlerin içtihatlarında masum olup olmamaları meselesini de bu denge itibariyle değerlendirmek lazımdır. Peygamberler, vahyin bizzat yönlendirici olmadığı noktalarda, bir takım içtihat ve beşerî tasarruflarda bulunabilme yetkisine sahip oldukları için, doğal olarak yanılabilme ihtimalleri de söz konusudur. Kanaatimizce ismet sıfatının bu bağlamdaki yeri, bir beşer olarak peygamberi isabetsiz içtihatta bulunmaktan korumak değil, belki bu türden içtihatların derhal düzeltilmesini; doğrusunun gösterilmesini sağlamak olmuştur.

Aksi halde bir peygamberle, normal bir müçtehit arasındaki farkı izah etmek mümkün olmayacaktır. Üstelik bu durum, peygamberin beşerîliği açısından da mantıklı ve tutarlıdır; eğer öyle olmasaydı, en küçük bir yanılgısı olmamış bir “beşer peygamber”den söz etmek gerekecekti ki, fiili gerçekler bunun aksini ispatlamaktadır. Dolayısıyla ‘peygamberlerin içtihat etmesinin asla câiz olmadığı veya içtihatlarının câiz ancak içtihatlarında hata etmekten masum oldukları’ şeklindeki görüşler yerine, ‘içtihatta bulunmaları ve –hata üzere bırakılmamak şartıyla- bu içtihatlarında hata etmeleri mümkündür'(631) görüşünün daha ma’kûl ve beşerin kulluk hikmetine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim daha önce deliller kısmında zikrettiğimiz örnekler, bu hakikati açık bir biçimde desteklemektedir.

Mustafa Genç – Sünnet-Vahiy Ilişkisi,syf.162-168

Dipnotlar:

603-Ebu’l-Bekâ, Külliyât, s. 645.

604-Bâcûrî, İbrahim, Şerhu Cevhereti’t-Tevhîd, (thc. Muhammed Edîb el-Kîlânî- Abdülkerim Tettân), Dımaşk 1392/1972, s. 274; Îcî, Adüdullah ve’d-dîn el-Kâdî Abdurrahman b. Ahmed, el-Mevâkıf fî ilmi’l-kelâm, Kahire ts., s. 366.

605-Râğıb el-Isfahânî¸ Müfredât, s. 504.

606-Beyâdî, Kemâlüddîn Ahmed el-Hanefî, İşârâtü’l-merâm min ibârâti’l-İmâm, (thk. Yusuf Abdürrezzâk), Mısır 1368/1949, s. 329.

607-Cürcânî, Ta’rîfât, s. 150; Ayrıca bk. Îcî, a.g.e., s. 366.

608-Aliyyü’l-Kârî, Muhammed b. Sultan, Minehu’r-ravdi’l-ezher fî şerhi’l-Fıkhi’l-ekber, (thk. Vehbî Süleyman Gâvcî), Beyrut 1419/1998, s. 169-171.(-)

609-Aliyyü’l-Kârî, a.g.e., s. 171.

610-Kâdi Iyâz, Şifâ, II, 109-110, 112; Îcî, a.g.e., s. 358; Teftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, (thk. Abdurrahman Umeyra), Beyrut 1409/1989, V, 49-50; A.mlf., Şerhu’l-Akaidi’n-Nesefiyye, (thk. Ahmed Hicâzî es-Sakkâ), Kahire 1407/1987, s. 89.

611-Kâdî İyâz, Şifâ, II, 97-98, 112.

612-Îcî, a.g.e., s. 358-359; Teftazânî, Şerhu’l-Makasıd, V, 50-51.

613-Teftazânî, Şerhu’l-Makasıd, V, 51; A.mlf., Şerhu’l-Akâid, s. 89; Abdülhâlık, a.g.e., s. 134; Ayrıca bk. Îcî, a.g.e., s. 359.

614-Îcî, a.g.e., s. 359; Teftazânî, Şerhu’l-Akaid, s. 89; Cüveynî, peygamberlerin küçük günah işleyebileceklerinin aklen mümkün olduğunu söylerken, kasıt yahut sehiv-hata gibi bir kayıttan söz etmez (Kitâbü’l-İrşâd ilâ kavâtı’ı’l-edilleti fî usûli’l-i’tikâd, [thk. M.Yusuf Musa- A. A. Mün’im Abdülhamîd], Mısır 1369/1950, s. 356).

615-Îcî, a.g.e., s. 359; Teftazânî, Şerhu’l-Akaid, s. 89.

616-Cüveynî, İrşâd, s. 356; Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, s. 89.

617-Kâdî İyâz, Şifâ, II, 120-121; Aliyyü’l-Kârî, a.g.e., s. 171.

618-İlgili âyetler için bk. Âl-i İmrân 3/32; A’râf 7/144; Hacc 22/75; Sâd 38/47.

619-Ahzâb 33/21; Mümtehine 60/4, 6.

620-Ayrıntılar için bk. Abdülhâlık, a.g.e., s. 134-138; Ayrıca bk. Kâdî İyâz, a.g.e., II, 128-130; Herârî, Şeyh Abdullah, el-Matâlibu’l-vefiyye fî şerhi’l-Akâidi’n-Nesefiyye, Beyrut 1417/1997, s. 137.

621-Derveze, Sîretü’r-Rasûl suvar muktebese mine’l-Kur’âni’l-Kerîm, (nşr. Abdullah b. İbrahim elEnsârî), Beyrut ts., I, 101.

623-Kâdî İyâz, a.g.e., II, 150; Îcî, a.g.e., s. 361; Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, V, 53; Beyâdî, a.g.e., s. 331; Abdülhâlık, a.g.e, s. 138; Ayrıca bk. Âlûsî, Rûhu’l-meânî, V/1, 265-267.

624-Bu noktada Şeyhul-İslâm İbn Teymiyye’nin, bir soruya cevaben: “Peygamberler, küçük günahlardan değil, büyük günahlardan masumdurlar” şeklinde, ulemanın cumhuruna nispet ettiği görüşü de (Mecmû’u’l-fetâvâ, IV, 195) bu şekilde anlamak uygun olacaktır.

624-Kâdî İyâz, a.g.e., II, 130-132.

625-Aliyyü’l-Kârî, a.g.e., s. 172.

626-Sâbûnî, Nureddîn, el-Müntekâ min Ismeti’l-Enbiyâ, (thk. Mehmet Bulut), İzmir 1981, İzmir Yüksek İslam Enstitüsü, (Mehmet Bulut’un Öğretim Üyeliği Tezi), s. 11, 12.

627-Râzî, Kitabü’l-Erbaîn fî usûli’d-dîn, (thk. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ), Kahire ts., II, 117.

628-Kâdî Iyâz, a.g.e., II, 116, 127-128, 131-132; Îcî, a.g.e., s. 359; Teftazânî, Şerhu’l-Makasıd, V, 51; A.mlf., Şerhu’l-Akâid, s. 89; İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, IV, 195; Abdülhâlık, a.g.e., s. 134.

629-Peygamberlerin ismeti konusunda yapılmış bir takım çalışmalar için bk. Hadîdî, Muhammed Ebû’n-Nûr, Ismetü’l-enbiyâ ve’r-redd ale’ş-şübehil-müvecceheti ileyhim, Mısır 1399/1979, Matbaatü’l-emâne; Bulut, Mehmet, Peygamberlerin İsmeti ve “el-Muntekâ min Ismeti’l-Enbiyâ”, İzmir 1981, İzmir Yüksek İslam Enstitüsü, (Öğretim Üyeliği Tezi); Sinanoğlu, Mustafa, Kur’ân-ı Kerîm ve Kitâb-ı Mukaddes’te Peygamberlerin İsmeti, Bursa 1989, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), UÜSBE; Ayrıca bk. Canan, İbrahim, “Hz. Peygamber’in Yanılması”, Sünnetin Dindeki Yeri, Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, İstanbul 1998, Ensar Neşriyat, s. 285-328.

630-Bk. Âmidî, İhkâm, I, 157.

631-Bu görüşlerin ayrıntıları için bk. Abdülhâlık, a.g.e., s. 216-232; ‘Hz. Peygamber’in asla hata üzere bırakılmayacağı’ prensibi için bk. Cessâs, Fusûl, III, 243; Debûsî, Takvîmu’l-edille, s. 240, 252; Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, Udde, V, 1553; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfu’l-esrâr, III, 383-385; Serahsî, Usûl,

 

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.