Peygamberimizin beşeriyeti ve manevî şahsiyeti

Peygamberimizin beşeriyeti ve manevî şahsiyeti

M. S. altıncı yüzyılın sonlarına doğru, Arabistan yarımadasında, Mekke sokaklarından birindeki mütevazi bir evde bir yetim çocuk dünyaya geldiğinde, bu, ailesinden başka pek az kimseyi ilgilendiren bir hadiseydi görünüşte.

Fakat bunun sıradan bir doğum olmadığını insanlık âleminin anlaması uzun sürmeyecekti.

Gerçi o dünyaya bir beşer olarak gelmişti. Etiyle, kemiğiyle, yiyip  içmesiyle, kederi ve neş’esiyle, bir beşerdi; bizden hiçbir farkı yoktu.

Fakat âlemlerde onun gibisi de yoktu.

Sadece insanlık değil, melekler ve cin, şuurlu ve şuursuz varlıklar, canlılar ve cansızlar da onunla çok yakından ilgiliydiler. Ay onun işaretiyle bölünüyor, kurumuş ağaç onun ayrılığından ağlıyor, taşlar onu selâmlıyor, dağ onu seviyor, melekler ona hizmetkâr oluyordu.

Bütün bir kâinat, nasıl olur da bir beşerle bu kadar alâkadar olur?

Âlemlerde bir toz zerresi bile etmeyen bir yıldızın peşine takılmış bir küçük gezegenin milyarlarca senelik ömründen bir kısacık ân içinde gelip geçiveren bir insan, bütün bu âlemler için nasıl bu kadar önem taşır? Daha da ötesi, bu insan, tek başına nasıl “sebeb-i hilkat-i âlem” olur?

***

Akıllar almasa da, gönüller bu hakikati hissediyordu.

Fakat özellikle zamanımızda bazı zihinleri tesiri altına alan maddeci bakış, zaman zaman bu hakikate karşı itiraz seslerini yükseltmekten geri durmuyordu.

Bediüzzaman, veraset-i Nübüvvet sırrını taşıdığında şüphe olmayan o keskin ferasetiyle, bu büyük hakikati anlayamayanların nerede hatâya düştüklerini teşhis etmekte gecikmedi:

Onlar yanlış yerden bakıyorlar, yanlış yere bakıyorlar ve Yüce Peygamberin manevî şahsiyetinin büyüklüğünü maddî şahsiyetinde arıyorlardı.

Bu durumu, Bediüzzaman Hazretleri tavus kuşu yumurtası örneğiyle açıkladı:

Eğer elinizde tavus kuşunun yumurtasını tutup, sonra tavus kuşunun özelliklerini bir güzel tasvir edip, ondan sonra da “İşte bu yumurta bütün bu özelliklere sahip harikulâde bir kuştur” diyecek olsanız, pek çok kimse bunu anlamayabilir. Ve yumurtada saydığınız özellikleri göremediği için sizin sözlerinizi reddeder. Ancak bir tavus kuşunu gösterip de onun bu yumurtadan çıktığını anlatabilirseniz, bu takdirde yumurta hakkındaki sözlerinize inanmamak için bir sebep kalmayacaktır.

Âhirzaman Peygamberinin (a.s.m.) bu dünya üzerindeki beşerî hayatı da, içinde tavus kuşunun programını saklayan bir yumurta gibidir. Maddî bir bakışla o hayatta bu harikulâde büyüklüğün özellikleri görülmez. O tıpkı bizim gibi yiyip içmiş, alışveriş yapmış, uyumuş, konuşmuş, açlık çekmiş, çeşitli ıztırapların içinden geçmiş, acı ve tatlı günler yaşamış, sonra da, oldukça kısa bir hayatı geride bırakarak dünyamızdan ayrılmıştır.

Lâkin bu, onun manevî şahsiyetinin sadece çekirdeğidir.

O çekirdekten çıkan ağaç dal budak salmış, âlemi kaplamış, gönüller üzerinde taht kurmuş, akıl ve kalpleri cezb etmiş, âlemin medar-ı iftiharı olan milyarlarca insan yetiştirmiştir.

O, bizzat sebep olduğu iyiliklerin, faziletlerin, sevapların, ibadetlerin tamamında hisse sahibidir.

Onun Kur’ân’ı insanlara okumaya başladığı andan itibaren, ümmetinden hangi bir fert bir âyet okuyacak, bir zikir sözü söyleyecek, bir iyilik yapacak, ardında güzel bir eser bırakacak olsa, bütün bunlardan hasıl olan sevabın bir kopyası da onun defterine yazılır.

İsterseniz, sadece Kur’ân okuyanların durumunu tasavvur edin: On dört asırdır yeryüzünde her saniye milyonlarca kişinin okumakta olduğu Kur’ân’dan nasıl bir yekûn onun payına düşer, hesaplayabilir misiniz?

On dört asrı bir yana bırakın, sadece şu cümleyi okumaya başladığınız ân ile bitirdiğiniz an arasında geçen zaman, onun hasenat defterine kaç bin insan ömrünün mahsulâtını katmıştır dersiniz?

Eğer hayretten düşünebilecek haliniz kaldıysa, bir de buna, ümmetinden ona gönderilen rahmet dualarını, salâvatları, meleklerin salât ve selâmlarını ve her an üzerine yağmakta olan Yer ve Gökler Rabbinin rahmetlerini ilâve edin.

İşte manevî şahsiyet-i Muhammediye böylesine âleme yayılmış bir büyük hakikat ve âlemi aydınlatan manevî bir güneştir ki, onun büyüklüğünü dikkate alan bir kimse, hiç tereddütsüz şekilde, şu âlemin bu hakikat için yaratılmış olduğu neticesine ulaşacaktır. Çünkü bu kâinatın bu kadar hesapsız güzellikleri içinde, bütün bu güzellikleri kendisinde toplayan ve bütün âleme yayılan bu ölçüde bir başka hakikati tasavvur etmek mümkün değildir. Demek ki bu kâinatı yaratan, ondan bu “hakikat-i Muhammediye” meyvesini almak için yaratmıştır.

Ümit Şimşek

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*