Osmanlı:Toplum ve Devlet

Devletin, kurum olarak nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlamak için, top­lumla devlet arasındaki ilişkilerin nasıl tanımlandığını görmek gerekir. Osmanlı toplumunun, inanç, dil, yaşama tarzları açılarından oldukça karışık ve karmaşık bir yapıda olduğu bilinmektedir. Dinî ve etnik guruplardan oluşan toplumun bü­tünlüğü ve sürekliliği, Osmanlı Devleti’nin dayandığı değer dizileri sayesinde mümkün olmuştur. Aşağıda Osmanlıların toplumu nasıl gördükleri ve toplumla değer dizileri arasında nasıl bir ilişkinin olduğu ele alınmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş süreci göz önüne alındığında, Kayı Boyu’nun devleti birlikte oluşturdukları görülmektedir. Boy’un tümünün devletin oluşu­munda yer alması, devletin kuruluş aşamasında, halkla iç içe olduğunu gösterir. Devletin büyümesine bağlı olarak, nüfus artmış ve toplumun sorunlarını çözecek kurumlar oluşmuştur. Fleischer’in belirttiğine göre, 16. yüzyıl ortalarına kadar, Osmanlılar, kökenlerindeki askerî kabile düzenini sürdürmüşlerdir. Toplumdaki başlıca ayrım, vergi vermeyen askerler ile vergi veren reayadır. Askerlerin görev­leri reayayı korumak ve devletin askerî bel kemiğini oluşturmaktır (Fleischer 1996,4). Bürokrat ya da yargı görevlisi, yani yönetimle ilişkili olan herkes, askerî sınıf içinde kabul edilmiştir (Fleischer 1996,4).

Klasik dönemde ise Osmanlı yö­netici sınıfı, yaptıkları işlere bağlı olarak üç gruba ayrılmıştır: Seyfıye (kılıç ehli), devleti kuran gazilerden ve büyük ölçüde sarayda yetişen öbekten oluşurdu. İlmi­ye, şeriatın savunucusu olan hukuk uzmanlarını, kadıları, öğretmenleri ve devle­tin İslâmî vicdanını kapsamıştır. Kalemiye, devletin bürokratik işlerinden sorum­lu grup, diğer iki grubun işlev ve eğitiminin bazı yönlerini biraraya getiriyordu (Fleischer 1996, 5). Toplumsal sorunlarını başarıyla çözebilmek için gerekli kurumların oluşturulması, kurumlarla devletin amaçlan arasındaki uyum, devletin hem toplum nezdinde hem de dış güçler karşısında güçlü olmasını sağlamıştır.

İslam’a göre halk, statü olarak Tanrı’nın bir emaneti olarak tanımlanmakla birlikte, hem toplum hem de devlet tarafından varoluşunu sürdürebilmek için vergi ve asker kaynağı olarak da görülmüştür. Kâtip Çelebi halkın devletle iliş­kisini şöyle tanımlamıştır: “İnsansız mülk olmaz, ordusuz halk olmaz, parasız or­du olmaz, halk olmadan para toplanmaz, adalet olmasa halk da olmaz” (Kâtip Çelebi 1982, 22). Halk, devlet ve ordu arasındaki ilişkinin içsel olduğu gerçeği göz önüne alınınca, bu ilişkide düzenin tam kurulması gerekmektedir. İç ilişkierdeki düzensizlik büyük sorunlar çıkarttığından ya devlet kurulamaz ya da ku-rulsa da uzun süreli olmaz. Uzun ömürlü ve güçlü bir devletin varlığı, temel kurumlar arasındaki uyuma ve halkın bu kurumları benimsemesine bağlıdır.

Osmanlı düşünürlerine göre toplum dört unsurdan oluşur: Ulema, asker, tüc­car ve reaya (Kâtip Çelebi 1982, 22). Bu unsurların her biri insan bedenine denk getirilerek açıklanmıştır. Ulema, kanla denkleştirilir. Asker, balgam; tüccar, safra; yapısı süfli toprakta olan reaya, sevda derecesindedir (Kâtip Çelebi 1982. 22-23). Bu tanımlama tarzında, toplumu oluşturan öbekler, insan bedeninin bazı unsurlarına benzetilerek açıklanma nedeni, sağlıklı bir bedendeki denge ve düzenin, ide­al devlet düzenine model olarak görülmesindendir. Sağlıklı bir bedenin sahip ol­duğu denge ve düzenin devlette gerçekleşmesi, kurumların hem kendi iç yapıla­rında hem de birbirleriyle ilişkilerinde görülmesine bağlıdır. Bunun çok zor oldu­ğu bildirilmektedir. Kâtip Çelebi’nin görüşlerini aktardığını belirten Naima da (Naima 1967/1, 44), bireylerin geçirdikleri bedensel aşamalarla devletlerin de üç aşama geçirdiklerini kabul etmiştir. Gelişme, kemal ve gerileme (Naima 1967/1, 39). Ancak hem bireylerin hem de devletlerin yaşama süreleri bedenlerinin gücü­ne ve kendilerine bakmalarına bağlı olarak değişmektedir.

Osmanlı Devleti kuv­vetli bir bünyeye sahip olduğundan kemal devresi uzamıştır (Naima 1967/1, 39). Devletin üç esas devresini gösteren çeşitli alametleri vardır. Hastalık çıktığı za­man bunlara uygun ilaçların verilmesi gerekir. Uygun ilaçlar, uygun zamanlarda verilmezse iyi bir tedavi gerçekleştirilmemiş olur (Naima1967/1, 39). İnsan vücu­du dört unsurdan mürekkep olduğu gibi, toplum da dört rükundan (direk, esas) te­rekküp eder. Toplumu meydana getiren erkan-ı erba (dört rükün) şunlardır; Ule­ma, asker, tüccar ve reaya (Naima1967/1, 39). Ulema zümresi, insan vücudunda dolaşan kana benzer. Kalp ki hayvani ruhun kaynağıdır ve hayvani ruh bir latif cevherdir. Bu letafetinden dolayı vücutta doğrudan doğruya dolaşmaz. Kan onu dolaştırır. Ruh, vücudun ayakta durmasına sebep olduğu gibi, ilim dahi cemiyetin devamına sebep olur. Asker, balgam makamındadır, tüccar safraya ve reaya sev­daya (tutku?) benzer (Naima 1967/1, 40). Bedenin sağlıklı olması için bu dört un­surun dengede olması gerektiği gibi, toplumun sağlıklı olması da bu dört kurumun dengeli bir ilişki içinde bulunarak toplumu ve devleti taşımaları gerekmektedir.

Halk, zulüm ve kahır yüzünden kırılmış ve kazançtan kalmış olursa, hâzine­ye yardım edemeyecekleri için hazine boş kalır. O yüzden eski hükümdarlar re­ayayı zalimlere karşı himaye edip kasaba ve köylerin harap olmasına reayadan birinin şehre gelip yerleşmesinden dolayı razı olmazlardı (Naima 1967/1, 40-41). Benzer şekilde tüccarların da yeterli sayıda olması -ne fazla ne de az- gerekir. Yeterli sayıda olunca hazmedilmesi kolaydır. Sayı artınca yani tüketim malları çoğalınca, hazmı zorlaşır ve bedende rahatsızlıklar yaratır. Ayrıca tüccarlar zen­ginliği artırdıkça, tamahkârlık büyür, halk fakirleşir ve toplum bunalıma girer. Askerlerin fazla olması da halkı fakirleştirdiğinden, onların sayısı da yeteri kadar olmalıdır (Naima 1967/1,41). Askerler savaş yeteneği yüksek bir zümreyken toplumsal konumlarındaki düşme yönündeki değişiklikler görevlerini yapmada sorunlar yaratırlar. Onlara fazla itaat edildiğinde ve paraları bol verildiğinde de devlete müdahale etme eğilimleri artmaktadır (Naima 1967/1, 54-55). Koçi Bey’in ortaya koyduğu asker sayısına bağlı olarak ortaya çıkan bütçe açıklan (Koçi Bey 1993, 13-14, 27-29) gözönünde bulundurulduğunda, askerin hem sa­yıca hem de tavır açısından disiplin altına alınması gerektiği daha iyi anlaşılmak­tadır. Toplumun dört unsurundan biri bozulursa diğerlerinde de bozulmalar baş­layacağı da tespitler arasındadır (Naima 1967/1, 42). Türklerde asker devletin merkezini oluşturduğundan, onda ortaya çıkan bozulmalar çok kolaylıkla diğer kurumlan etkisi altına almaktadır.

Kâtip Çelebi, insanın bazı yetenekleriyle en üst düzey devlet yöneticileri ara­sında benzetme yapmıştır. Bu benzetmeye göre, insanın nefsi, sultana; aklı, vezi­re ve idrak gücü de şeyhülislama denk gelir (Kâtip Çelebi 1982,29). Nefs, akıl ve idrakin insanın zihinsel faaliyeti ile ahlâkî durumunu temsil etmeleri ve bunların hükümdar, vezir ve şeyhülislama karşılık gelmeleri, devletle insan bedeni arasın­daki benzetmelerin bir başka boyutunu gösterir. Akıl ve idrak, nefsin kontrolü için gerekli unsurlar olduğundan, vezir ve şeyhülislam diğer işler yanında hükümda­rın nefsine yenik düşmesini engellemekle yükümlüdürler. Sağlıklı insan bedenin­de, akıl ve idrak tarafından oluşturulan denge ve düzenin toplumsal yapıdaki kar­şılığı adalettir. Toplumsal düzenin merkezi adalet olduğundan, Osmanlı düşünür­leri adaleti devletin en önemli görevi olarak tanımlamışlardır. Adaletin gerçekleş­mesini engelleyen ve toplumsal düzeni sürekli bunalım durumunda tutan mülki­yet temelli sınıflı bir toplum olmamakla birlikte, Osmanlılar evren tasavvurunda­ki öneminden dolayı adalete özel bir önem vermişlerdir. Mülkiyetsizlik, adaletli bir yapının ve özgürce yaşamanın önemli dayanaklarından biri olmuştur.

Toplumun kurumlar üzerinden tanımlanması, topluma devlet üzerinden ba­kışın bir göstergesidir. Özellikle asker ve ulema, devletin merkezî yapısını orta­ya koymaktadır. Asker, devletin varoluşunu gerçekleştirdiği gibi aynı zamanda da devlet aracılığıyla toplumun güvenliğinden sorumludur. Benzer şekilde ule­ma devleti işleten kurum olma, memur olarak da toplumla sürekli ilişkide olma nedeniyle devleti temsil eder. Ayrıca devlet ve toplumun en önemli değerlerinden biri olan din kurumu da büyük ölçüde ulema tarafından temsil edilir. Tüccar da dış ticaret ilişkisi çerçevesinde, pazarlardaki mal ihtiyacını karşılama anlamında görev yapmaktadır. Geri kalanlar reaya adı altında anılmaktadır. Halbuki asker ulema ve tüccar yanma, çiftçi ve zanaatkârlar da konmuş olsaydı toplumsal bü­tünlük çok daha iyi bir şekilde açıklanmış olurdu.

Osmanlı toplumsal yapısının en önemli yanı halkın toprakla ilişkisidir. İslam inancında mülk (toprak), Tanrı’ya aittir.* Bunun yanında zenginlik de hoş karşılanmamıştır. Bu anlayış, göçebe Arap kabileleri zihniyetiyle birleşince İslam dünyasında özel mülkiyet hakkı çok sınırlı kalmıştır. İslam öncesi Türklerin top­lumsal yapıları ve devlet anlayışları da mülkiyetsizlik ve sınıfsızlık temeline da­yandığından, Osmanlı Devleti’nde toprağa dayanan sınıflı bir yapı ortaya çıkma­mıştır. Toprakla uğraşan köylüler sadece toprağı kullanım hakkına sahiptirler (İnalcık 2000/5, 148; Veinstein 1995, 258). Mülkiyetsizlik ve sınıfsız toplum, Osmanlı değer, gelenek ve kurumlarının kendine özel yapılar şeklinde biçimlenme­lerini sağlamıştır. Özellikle devlet hakkındaki anlayış, mülkiyetsiz ve sınıfsız toplum göz önüne alınınca anlaşılabilir. Bu sorun genelde Türkleri özelde Os­manlıları Batı devlet ve toplum anlayışından kökten ayırır.

Mülkiyet temelli bir aristokrat sınıf ortaya çıkmadığından, Batı Avrupa zihni­yetinde gerçekleşen devlet ve halk ayrımı sözkonusu değildir. Halk, devleti, sınıf­lı toplumlarda olduğu gibi düşman olarak değil, baba olarak içselleştirmiştir. Çün­kü devlet, bir sınıfın devleti değil, tanrısal kutsallığa sahip hanedan ile halktan ge­len memurların oluşturduğu bir yapıdır. Devletin toplumsal düzen ve adaleti sağ­lamada öncelik verdiği görevlerin başında mal birikiminin önünü kesmek vardır. Mal birikimiyle başlayan kontrolsüz zenginlik, başkalarını sömürerek onların haklarını gasbetme nedeniyle toplumda çok büyük yaralar açtığından adaletsizli­ğin başlıca kaynaklarından biri olarak görülmüştür. İslam öncesi Türk devlet an­layışındaki hükümdarın mallarını yağmalatması ve insan hakkı yemenin İslam inancı gereği en büyük günahlar arasında olması, mallara devlet tarafından el ko­nulması, vakıf eserlerin harcanması, kişilerin zenginleşmelerinin önünü kesmiştir.

İslam öncesi dönemde toylarda hükümdarın malları yağmalandırılmıştır. Bunun başlıca iki nedeni vardır; ilki, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılama­larıdır. İkincisi, Türk devlet anlayışında halk, hükümdarın çok zengin olmasın­dan rahatsız olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı Türklerin zihnindeki hükümdar, mal ve hazine yığmaktan kaçınan ve adaleti esas alan bir tip olarak ortaya çıkar (İnalcık 1959, 80). Mal biriktirmenin yanlış olduğu kanaati Osmanlılarda da var­dır. Aşıkpaşazade bu konuda bazı tespitler yapmıştır: “Mal odur ki hayra sarfoluna. Padişahların dostu odur ki kamı tok ola ve doğru ola. Sağlam ordu ona der­ler ki tok ola ve kalabalık ola. Açlık kaygısı olmaya” (Aşıkpaşazade 1992, b 157). Burada ortaya konulan tespitlerden, hükümdarın elde ettiği zenginliği, halkı ve askerleriyle paylaşması gerektiği sonucu çıkmaktadır. Bu tutum, gelir dağılımı­nın dengelenmesi yanında, askerlerin haklarının verilmesinin, devlet düzeni ve toplum huzuru için birinci dereceden önemli olduğunun bilincini göstermektedir.

“Padişahlar için hazine gerekli midir?” sorusuna bir arifin verdiği cevap önemlidir: Padişahlar için asıl hazine halkın hayır duasıdır (Aşıkpaşazade 1992, bl57). Halk, ancak, kamı tok ve güvenliği tam, adalet ve huzur içinde yaşadığı sürece yöneticisi için hayır duasında bulunabilir. Dolayısıyla yöneticilerin yap­ması gereken, elde ettikleri birikimleri toplumda bu şartları sağlamak için harca­maktır. Aşıkpaşazade, padişahların elde ettikleri zenginlikleri halk için harcadık­larını gösterir örnekler vermiştir. Konu edindiği dönemin padişahlarının toplum için yaptıklarının bir listesini sunmuştur. Bu listede yer alan hizmetler şunlardır: Yoksullar için yemek pişirmek, çıplakları giydirmek, dul kadınlara yardım et­mek, Cuma günleri yoksullara para dağıtmak, seyitlere yardım etmek, imaretha­neler, medreseler, zaviyeler, camiler, hastaneler, okullar yaptırmak, Halilülrahman, Mekke ve Medine gibi İslam dünyasının kutsal şehirlerindeki yoksullara yardım göndermek, ulemaya, dervişlere, yetimlere ve dul kadınlara sürekli yar­dım sağlamak için para vakfedilmiştir (Aşıkpaşazade 1992, bl56). Bu hizmetler Osman Gazi zamanında başlamış devlet büyüdükçe ölçüleri de artmıştır. Harca­ma listesinden anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti sosyal yapıda oluşan yaralan tedavi etmek için elinden gelen çabayı harcamıştır.

Aşıkpaşazade, başta hükümdarlar olmak üzere, devlet yönetiminde yer alan herkesin erdemli olmaları gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Ancak yöneticile­rin bir şekilde erdemsiz davranışlarda bulunduklarını da sergilemiştir. Bu nokta­da hükümdarın gösterdiği tavır çok önemlidir. O, her ne olursa olsun erdemsiz davranamaz ve erdemsizliğin önüne geçmek için gerekeni yapmak zorundadır. Çünkü, ahlâkî temel bozuldukça, devlet de sallanmaya başlar, sonunda da yıkı­lır. Devletten birinci dereceden sorumlu kişinin görevi, onu sağlam tutmak için çalışmaktır. Ayrıca Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olan hükümdar, kimliği gere­ği erdemli olmak durumundadır. Bu özelliğiyle başkalarına örnek olmalıdır.

Yukarıda sıralanan olumlu yorumlar yanında, Osmanlı düşünürleri, toplu­mun bunalım içinde olduğunu gerekli tedbirler alınmazsa toplumun çökeceğine de dikkati çekmişlerdir. Mustafa Alî’ye göre, karşılaştırmalı tarihsel bağlamda bakıldığında, Osmanlı Devleti de öbür devletlerin yaşadığı tarihsel süreçlere açıktır. Ne kadar hızlı yükseldiyse, yine o kadar hızla dağılabilir. Dolayısıyla hü­kümdarlar, tarihten ders alarak geçmiş hanedanların çökmesine yol açan yanlış­lardan kaçınmalı, ihmal ya da zararlı uygulamalara düşmemelidirler (Fleischer 1996, 186). Esas olan devletin temel ilkelerini geliştirirken, toplumun sorunları­nı çözen ve ihtiyaçlarını gideren yöntemler geliştirmektir. Bunlar yapılmadığı takdirde, devletin ebet müddet değil, sıradan bir devlet gibi çökeceğinin farkın­dadırlar. Kâtip Çelebi, 12 yıl dolaştığı ülkenin harap olduğunu ve devletin durak­lama döneminin sonlarında bulunduğunu kabul emiş ve Acem ülkesinin daha mamur olduğunu belirtmiştir (Kâtip Çelebi 1982, 24).

Kâtip Çelebi toplumdaki bunalımın başlıca nedenleri arasında, vergi artışı, rüşvet ve yolsuzluğu en başa koymuştur. Ona göre şeriata uymayan iğrenç rüşveti, Müslüman olmayan hükümdarlar dahi ayıplayıp yasaklarken, Osmanlı’da alabildiğine yaygınlaşması en önemli sorundur (Kâtip Çelebi 1982, 25). Rüşvet sorununa Lütfi Paşa da değin­miş ve devlet adamlarının rüşvet almasını, ilacı olmayan kötü bir hastalık olarak tanımlamıştır (Lütfi Paşa 1982, 17). Görülen o ki rüşvet ve vergi artışları en önem­li sorunlardır. Kâtip Çelebi’nin devletin bunalımdan çıkması için sıraladığı mad­delere bakıldığında, toplumun ne türden sorunlarla boğuştuğu görülmektedir.

Kâtip Çelebi (1609-1657) devletin bunalımdan çıkması için gerekli şartları şöyle sıralamıştır:

1- Halkı Hakk’a boyun eğdirecek dirayetli bir kişinin varlığı.

2-   Devletin ileri gelenlerinin, gerçek padişahın Allah olduğunu bilmeleri gerekir. Gerçekte, hazine de, asker de, halk da hep onundur. Yeryüzü padişahı onun hali­fesidir. Bu padişah, O’nun sebepleri yaratışı ile yeryüzünü yönetir.

3- Adil ve hakça tek bir gönül ve bir görüşle, terslik edenlere meydan vermeyip, devlet iş­lerinde alınması gerekli tedbirleri almak ve de hemen işe koyulmak gerekmekte­dir.

4- Ordunun belli başlı tecrübeli kişileri, gerçeklerde birleşip, sayesinde hu­zur içinde yaşadıkları devletten yana çıkarak, asker gücü ile hıyanet ve fesat er­babının kökünü kazıyıp, geçmişte birçok kere, dine ve devlete yaptıkları hizmet­leri yeniden yapmalarıdır.

5- Devleti yönetenler, doğru olanda birleşmeye gayret ve çaba gösterip, gereksiz harcamaları azaltmak için askeri kullanarak, ordunun kahredici gücü ile dirlik ve düzenliği sağlamalıdırlar. Bunlar basit ve kolay gö­zükmekle birlikte uygulaması çok zor olan durumlardır. Çünkü, devletten yana ve Hakk’a uyan kimse çok az olup, halkın çoğunluğu kendi çıkan peşindedir. Bu işin halli ancak, dirayetli bir kişi ile mümkündür (Kâtip Çelebi 1982, 31-32).

Kâtip Çelebi’nin sıraladığı her madde başlı başına bir sorundur. İlk madde, dira­yetli bir hükümdarın olması gerektiğinin vurgulanması, iş başındaki hükümdarın böyle olmadığının işaretidir. İkinci madde, inancın zayıfladığını, devlet kurulula­rının yönetiminin kişisel hırslar doğrultusunda gerçekleştiği, kişilerin o kurum ve makamın ebedî sahibi olacakmış gibi davranmaları bir başka sorun yumağına işa­ret etmektedir. Üçüncü madde, kurumların birlikte hareket etmesine işaret ettiği­ne göre, kurumlararası koordinasyon ortadan kalkmıştır. İlk maddede işaret edilen dirayetli hükümdarın olmaması, kurumlararası işbirliğinin de gerçekleşmemesi sonucunu doğurmaktadır. Dördüncü madde, orduya (Yeniçeriler) görevlerini ha­tırlattığına göre, demek ki ordu görevini yapmamaktadır. Ayrıca, toplumdaki so­runların önemli bir kısmı da ordu mensupları tarafından çıkartılmıştır. Beşinci madde, üçüncü maddeye paraleldir. Koordinasyon eksikliği, masrafların çokluğu, ordunun iyi kullanılmaması, bunalımın devam ettiğinin bir göstergesidir.

Mustafa Alî, devletteki sorunları, hükümdar ve vezirlerin görevlerini yerine getirmemekten doğan ahlâkî bir temele dayandırmıştır. Devletin gerilemesini,görevlilerin hukuk ve tarih bilmemeleri ile İktisadî düzensizlikle açıklamıştır (Fleischer 1996, 104). Mustafa Âli, toplumu rahatsız eden sorunlar olarak, yol­suzluk, sorumsuzluk, adaletsizlik, harem kadınları ile harem ağalarının siyaset üzerinde ağırlık kazanmalarını göstermiştir. Toplumsal sarsıntının simgesel ve fi­ili nedenleri, Kanuni’nin Şehzade Mustafa’yı 1553’te idam ettirmesi, II. Selim’in mutlak otoriteyi Sokullu’ya bırakması, Sultan Murat’ın rüşvet sistemine göz yumması (Fleischer 1996, 252) türünden hükümdarlardan kaynaklanan hatalar­dır. Mustafa Âli, devleti hastaya hükümdarı da doktora benzetmiş, doktorun has­ta olduğunu, dolayısıyla hastaya yardım edemeyeceğini ve adaleti sağlayamaya­cağını bildirmiştir (Fleischer 1996, 252).

Doktor-hasta benzetmesinde, ahlâk ve adalet hastalığın çaresi olarak öne çıkmaktadır. Ancak, doktor tedavi etme gücü­nü elinde bulunduramazsa, tedavi sözkonusu değildir. Mustafa Âli’nin toplumsal bunalımla, ahlâk, tarih ve hukuk arasındaki bağlantılara işaret etmesi, sorunları çok yönlü tartıştıklarının bir göstergesidir. Devletin en önemli görevi adalet ol­duğuna göre, adalet ancak ahlâkî yapılan sağlam olan yöneticiler sayesinde ger­çekleşeceğinden, ahlâk bozuk olduğu yerde adaletin olmayacağı sonucu ortaya çıkar. Aynı zamanda adaletin bir başka boyutu olan siyasal adaletin, hukukun çiğ­nenmesi nedeniyle yerine getirilememesi, yozlaşmanın ne kadar derin olduğunun da bir başka göstergesidir. Tarihin bilinmemesi, ahlâk türünden bozuklukları ya­şayan toplumların nasıl çöktüğünün bilincinde olmamaya işaret eder.

Kâtip Çelebi’nin sıraladığı maddeler, Osmanlı Devleti’nde çok ciddi sorun­ların yaşandığına işaret etmektedir. Bu sorunlardan kurtulmak için israfin gide­rilmesinin gerektiğini, Koçi Bey, Kâtip Çelebi, Naima gibi düşünürler bildirmek­tedir. Bunalımın bilincinde olan bu düşünürler, devletlerin hep iyi ya da kötü git­meyeceklerini, bazen iyi bazen kötü olduklarının da farkındadırlar. Naima bu so­runu şöyle değerlendirmiştir: Tanrı iradesine bağlı olarak, hiçbir devletin hali bir kararda devam etmez, her an muhtelif şekiller alır. Bir asrın ahvali, diğer asra uy­maz. Devlet adamları da zamanın icaplarına göre hareket ederler (Naima 1967/1, 44). İbni Haldun’un devlet öğretisine göre, devletin gelişme, olgunluk ve çöküş olmak üzere üç aşamasının bulunduğuna ve devletlerin tek düze gitmediklerine işaret etmektedir. Ayrıca toplumsal yapılardaki hareketlilikler de dönüşümlerin bir başka nedenidir. Bir yandan devletin ebet müddet olarak tanımlanması, hü­kümdarın Tanrı’nın halifesi olması, adalet vurgusu gibi ideal değerleri esas ala­rak devleti temellendirmek çabasında olan Osmanlı düşünürleri, yeri geldiğinde en ağır eleştirileri yapmışlardır. Bir yandan kendilerini devletle ifade ederlerken, diğer yandan devletin çökeceği gerçeğini de gözardı etmemişlerdir.

*Bu düşünce, İbni Haldun’dan Kınalızade Ali Efendi tarafından alınıp Ahlak-ı Alai adlı kitabında zikredilmiştir.(Naima 1967/1,49).Kutadgu Bilig’de yer alan bu görüşün,Hint-İran kökenli olduğu İnalcık tarafından belirtilmiştir.(İnalcık 2000/1,14)

* Toprak mülkiyetiyle ilgili ayetler şunlardır: 35/13, 57/10, 64/1, 67/1

Ayhan Bıçak – Türk Düşüncesi 1,syf:325-331

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*