Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt

Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem’ adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu mefküre ile birlikte devlet mukaddes idi. Uğrunda hayat, evlât ve her şeyin feda edilmesi gerekirdi. Tarihimizi dolduran kahramanlık destanları, milletimize mahsus olan kanun ve nizâm şuuru bu inancın tabiî bir neticesi idi.

Osmanlıların yücelttiği cihan hâkimiyeti mefküresi, imparatorluğun geniş hudutları içinde yaşayan bütün ırk, millet, din, mezhep ve kültürlere hak ve hürriyet bahşederek dünyaya bir “Nizâm-ı âlem” örneği getirmişti. Zîrâ bu Türk nizâmı bütün eski imparatorluklardan farklı ve üstün olarak hiçbir millet, sınıf, zümre ve bizzat hanedana imtiyaz tanımıyor ve menfaat getirmiyordu. Nitekim Tanzimat’a kadar hânedanın ve pâdişâhların da hususi mülkü yoktu ve her şey devlete ait (mirî) idi. Devlet bütün millet ve sınıflara adalet, içtimaî ahenk ve insanlık duyguları getiriyor; barış, nizâm ve huzurun vasıtası oluyordu.

Bu hüviyeti ile Osmanlı cihân hâkimiyeti veya Nizâm-ı âlem dâvâsı yeryüzünde ilâhî nizâm ve adaletin gerçekleşmesinden başka bir şey değildi. Mevlânâ Celâleddin, Yunus Emre ile en yüksek mânâ kazanan ve tarikatlara hâkim olan insanlık ideali, imparatorluğun manevî temeli olmuş ve onun cihanşumul kudret ve hayatiyetini sağlamıştı. Türklerin, Hz. Peygamberin hâdisleri, evliyanın keşif ve kerâmetleri ile tebcil edilmesi daima bu ideali kuvvetlendirmiştir. Hattâ büyük velî Akşemseddin “Beldetün tayyibetün” âyetinin, (1453) tarihi ile İstanbul fethini gösterdiğini Fâtih Sultan Mehmet’e müjdelemekle bu tebcilin Kur’ân, yâni İlâhî emrin icabı bulunduğunu meydana koymuştur.

Osmanlı İmparatorluğu, şeriata ve kendi kanunlarına dayanan bir milletler câmiası olup kuvvetini Türk İslâm mefküresinden alıyor; adâlet, insanlık ve barış onun “Nizâm-ı âlem” dâvâsının esasını teşkil ediyordu. Osmanlı imparatorluğu, bugün beşeriyete sulh getirmek isteyen, fakat materyalist dünyada bir türlü müessir olamayan Birleşmiş Milletler ideal ve teşkilâtından daha üstün ve gerçek bir siyasî ve içtimaî nizâmı temsil ediyordu.

İçtimaî adâletten uzak kalmış hilâfet ve Selçuklu İmparatorlukları da onunla kıyaslanamaz ve tarihte misline rastlanamaz. İmparatorluğun bu yüksek vasıfları artık ilim âlemince kabul edilmiştir. Bununla beraber Osmanlı, cihad ve “Nizâm-ı âlem” dâvâsını anlaya_mayan ve taassuptan kurtularnayanlara, hâlâ bu cihanşumul devleti ve nizâmını barbarlık sayanlara rastlanmaktadır. Fakat asıl garibi bu iftiraların Türk aydın ve siyasileri arasında revaç bulmasıdır. Gerçekten kültür ve mefküre kaynaklarının kurutulması neticesinde milli ruh ve şuurdan mahrum cüceler, yücelere saldırmaya yeltenmiş, en muhteşem tarihe ve ecdada karşı nankörlük ve terbiyesizlikler mubah sayılmıştır.

İslâm ve Hristiyan iki din ve medeniyet veya iki dünya nizâmı arasında sekiz asır süren mücadele cihan padişahı Kânuni devrinde nihai bir hesaplaşma mahiyetini alıyordu.

Muhteşem Süleyman orduları ile karadan Orta Avrupa’ya ve Almanya içlerine doğru ilerlerken Akdeniz’e hâkim Türk donanmaları da sahillerden Hristiyan dünyasını bir kıskaç içine alıyor; Haçlı taarruz merkezlerini susturmak istiyordu. Arapların XI. asırda bu denizde kaybettikleri hâkimiyet XVI. asırda Türklerin eline geçince Frenkler şimdi okyanuslarda üstünlügü muhafazaya çalışıyorlardı. Osmanlılar Basra Körfezi’nde ve Kızıldeniz’de üsler kurarak cihadı Hint Okyanusunda ve Uzak Şark sularında da yürütmek istiyorlardı. Fakat iç denizler dışında girişilen teşebbüsler başarılamamış, Avrupalıların bir kaç asırlık denizciliği Okyanuslarda hâkim kalmıştır. Nitekim Osmanlı mütefekkirleri XVI. ve XVII. asırlarda, Türk-İslâm dünyasının arkadan satılmakta olduğunu, bunun siyasî ve İktisadî tehlikelerini görmüşler; tedbir alınması lüzumunu belirtmişlerdir. Lâkin ne Süveyş ve Don-Volga kanalını açmak teşebbüsleri başarılabilmiş; ne de Akdeniz artık bir Türk gölü kalabilmiştir.

Bununla beraber Kanunî’ye gelen Alman İmparatorunun elçisi Busbecq iki dünyaya ait kuvvetleri mukayese ederken nihaî zaferin Türklerde olacagı hükmünü verir ve bu neticeyi düşündükçe titrediğini de belirtir. Fakat İslâm medeniyeti son sözünü söylemiş, ondan aldıgı aşılarla bir Avrupa medeniyeti yükselmeye başlamış; Osmanlılar dışında diğer Türk ve Müslüman milletleri de zaten derin bir uykuya dalmıştı. Mezhep ayrılıgı ve taassubu ile İran’a hâkim Şiî Safeviler de Osmanlılara daima çelme takarak onların nihâi zaferlerine engel oluyorlardı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu yalnız kalmış ve XVII. asırda husule gelen kuvvet müvazenesi müteakip asırlarda artık Türklerin aleyhinde bozulmuştur.

Osmanlı Nizam-ı Alem dâvası, nazariyatı ve tatbikatı ile insanlığın hayran oldugu,bu hüviyeti ile bir çok halkları cezbettiği ve asırlarca süren hayatiyeti de buradan geldigi tarihi bir hakikattir. Bununla beraber,bu kısa izahat,ulu hakanların,kendi keyif ve cihangirlik gururları uğrunda Türk milletini diyâr diyar cephelere sürdükleri iddialarının bir ciddiyeti olmadığını göstermeye kâfidir.Onlar yalnız yüksek tabakanın ve ulemanın değil bütün Türk Islam âleminin düşünce ve duygularına tercüman olmuşlardı. Çünkü mefkureleri millî, İslâmî ve insanî idi. Nitekim askerler ve halk kitleleri arasında yaygın bulunan “Kızıl elma” ideali de bunu isbat eder.

Zaten Osmanlı padişahları, müslüman ve Hıistiyan. butün çağdaş hükümdarlardan farklı olarak, kendi N izâm-ı âlem kanun ve müesseselerine dayanarak saltanat sürüyor; bu suretle de milli mefküre ve irâdeyi temsil ediyorlardı. İhtiyar yaşlarında cihada çıkamayan Kanunî Zigetvar seferini umumî efkârm baskısı ile yapmaya mecbur kalmış ve ordugâhta hayata vedâ etmişti. Ulu hakanlar millî, İslâmî ve İnsani mefkürenin başı olduğu için millet vicdanında “Yedi Evliyâ” kudretinde mevki almışlardı.

Bu tarihî durumu, Marksistler bile keyfî idâre ve cihangirlik arzuları ile izah edemez. Osmanlı sultanları arasmda II. Mahmud ve II. Abdülhâmid mutlakiyetin temsilcisi olmuşlardır. Fakat şartların ağırlığı ve çöküntü göz önüne getirilince onlar mutlak idâreleri sayesinde millet ve devletin bekâsını sağlamağa imkân bulmuşlardı. Sultan Abdülhamid’in otuz üç yıl muhafaza ettiği imparatorluğun İttihatçılar idaresinde dokuz senede yok olması karşısında tarih âdil, fakat acı hükmünü vermiş; safsatalar iflâs etmiştir.

Millî şuur ve insanlık haysiyetini kaybetmiş cüceler yüce atalarımıza ve şanlı tarihimize küstahlıkta bulundukça Türkiye’nin utanç verici buhranlara düşmesi mukadder idi ve devam ettikçe de kurtulması imkânsızdır. Unutmayalım ki, Türk milleti henüz tarihî hasletlerini kaybetmemiş; asırlarca kullanılan “aslını inkâr eden haramzadedir” atasözü de canlılığını muhafaza etmiştir. Türkiye elbette ilmi tarih tenkitleri ile yükselecek, fakat bir avuç haramzâdenin millî vicdanı incitmesine ve yeni nesilleri ifsad etmesine müsamaha olunmayacaktır.

Prof.Dr.Osman Turan – Tarihi Akışın İçinde Din ve Medeniyet,s.52-58

Aldığım yer:Ali Can – Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.254,257

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir