Oryantalistlerin Doğu Algısı

Oryantalistler yaygın bir biçimde var olan Doğu’yu değil kafalarındaki Do­ğu’yu anlatmıştır. Gördüğünü değil, görmek istediğini. Bu yünden de Doğu, do­layısıyla doğulular hiyerarşik olarak insanlığın alt katmanlarına yerleştirilmiş, ikinci kalite varlıklardır. Bütün olumsuz insani özellikler onlara hasredilmiştir. Oryantalizm barbar doğulular imgesi yaratarak ve sözüm ona onları ehlileştirme gibi oldukça iyi niyetli ve insani bir girişim olduğunu da iddia ederek kendine haklılık zemini kurmaya çalışmıştır. Doğulular evrimleşmelerini tamamlayamaz yan ara varlıklardır. Batılılar eliyle evrimleştirilmeleri gerekmektedir. Bu evrimleştirilme sürecinde batılılar tarafından güdülmeli ya da en azından yönetilmelidirler. Bu,Batılıların bir lütfü olacaktır ve doğuluların iyiliği için olacaktır Batı­lıların yardımseverliği sayesinde doğulular eski klasik azametlerini (böyle bir şe­yi kabul etmeleri ayrı bir lütuf) zamanlarına dönebileceklerdir. Doğulular, bu lütufkâr batılı davranış sayesinde şekil, kişilik ve anlam kazanacaklardır.

Tüm doğulu toplumların kültürel miraslarını ve tarihsel başarılarını kolayca sıfırlayan bu bencil yaklaşım, kendi toplumlarının doğulu toplumlarla yaşadığı kültürel etkileşimlerden çok şeyler biriktirdiğini unutmaya yeğlemiştir.Onlara göre Doğu hiçbir zaman iyinin kaynağı değildir.Doğu’da ne varsa kötüdür yada olsa olsa çocuksudur.Tüm doğu medeniyetlerinin bin yıllara dayanan miraslarını bir kalemde silme cehaletini göstermenin,bilimsel bir uslüpla açıklama bir yanı yoktur.Bu sübjektif yargıların bırakın bilimsellliğini,açık ve aşağılayıcı art niyetini tespit etmek zor değildir. Örneğin onlar için sözünde durmayan Çinli- yarı çıplak Hintliler ve batılıların artıklarıyla geçinen miskin Müslümanlar vardır. Yine de deveye binen teröristler olarak Müslumanlara nispetle diğerleri daha avantajlıdırlar. (Said, 1982,190), Oryantalizmin Hint ve Çin’e kısmen sergilediği hoşgörü, İslam medeniyeti söz konusu olduğuna gösterilmez.

Bunun bir sebebi batıkların İslâm’a ve Müslümanları, özellikle de Arapları Batının önündeki tek politik, entelektüel ve ekonomik alandaki engel olarak görmesidir. Bir sebebi de Hint ve Çin gibi medeniyetlerin artık Batı medeniyeti için tehdit oluşturmadık­ları inancından kaynaklanır. Oysa Islâm, onlara göre, sapkın barbarların dini ve medeniyetidir. “Islâm’ın terör, yıkıcılık, nefret edilen barbarlar sürüsü olarak gö­rülmesi boşuna değildi. Avrupa için Islâm devamlı bir felaket konusu idi. On ye­dinci yüzyılın sonlarına kadar süren ‘’Osmanlı belası’’tüm Avrupa yı yerinden oy­natıyor, Hıristiyan uygarlığa için aralıksız tehlike sayılıyordu” (Said, 1982: 108).

Modern oryantalizm Napolyon’un Mısır’ı işgalinden bu yana, dikkatinin çoğun­luğunu İslâm dünyasına kaydırmıştır. Bu tarihten itibaren Doğu neredeyse, münhası­ran Islâm topraklan, yani Otta Doğu olmuş dunundadır. Dolayısıyla modem oryan­talizm araştırma objesi olarak kendisine uzak Doğuyu değil Orta Doğuyu belirlemiş­tir. Bu tarihten itibaren bütün oryantalist siyasetler, stratejiler, saklınlar, manipülasyonlar, çarpıtmalar, bozmalar, imha etmeler ve yeniden inşa etmeler İslâm üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çünkü modem oryantalizmin zihinsel arka planına yerleşmiş olan duygu ve düşünceler büyük oranda İslâm karşısında duyulan büyük korku ve çe­kingenliği yansıtmaktadır (Said, 1982:417). Bu korkuyla yapılanan Modern oryan­talizmle yeni bir Doğu, dolayısıyla yeni bir kötü, yeni bir öteki icat edilmiştir. Üste­lik bu yeni Öteki, eski Ötekilerden daha işlevseldir. Zira bu daha canlı ve daha dina­miktir. Bu yeni düşman sayesinde oryantalizm ve Batı da dinamizm kazanacaktır.

Oryantalistlerin Islâm tasavvura genelde olumsuzdur. Oryantalistlerin büyük bir çoğunluğu İslâm’ı Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin mirasından türetilmiş sap­kın bir yorum olarak kabul etmişlerdir. Müslümanlar da bu sapkın inanca sahip barbarlar olarak tahayyül edilmişlerdir. Haçlı savaşları, kutsal toprakları istila eden bu barbarlara karşı yapılmış kutsal savaşlardır. Bu mantık çarpıcı bir biçim­de bütün oryantalist bakış açısını şekillendirmiştir. Bunun en ilginç örneği 11 Ey­lül saldırıları akabinde bazı Batılı liderlerin (Amerika başkanı Bush ve İtalya başbakanı Berlusconi gibi) yaptıkları yorumlar ye çağrılardır. Kimi Islâm’ı kara­layıp, ilkel ve tehditkar bir din olarak nitelerken,kimi de bu tehdit karşısında yeni bir haçlı seferi için çağrıda bulunmuştur.

Oryantalistler için İslâm, en genelde savaşın ve şehvetin dinidir. Ancak olum­suz nitelikleri bunlarla da sınırlı değildir. Örneğin Edward Said’in (1982: 113) ak­tardığına göre kimi oryantalistler İslâm peygamberini ‘kurnaz bir dönme’, bir ya­lancı, İslâm’ın da ‘ikinci derecede Aryanist bir kâfirlik düzeni’ olduğunu ifade et­mişlerdir. Daha insaflı yorumlarda ise oryantalistler İslâm’ı Hıristiyanlığın veya Yahudiliğin bir taklidi şeklinde yorumlamışlardır. Onlara göre İslâm peygambe­rinin fikirlerinin kaynağı Talmud’dur ve o, esas ilhamını da Hıristiyanlıktan al­mıştır. Dolayısıyla onlara göre İslâm peygamberi ilahi bir elçi değil, Kur’an’ı kendi vaz eden sahte bir peygamberdir (Tibawi, 1998a: 61, 73). Bazıları da İs­lâm’ı Yunan felsefesinin Doğu’daki başarısız bir denemesi olarak değerlendirmiş­tir. Ama çoğunlukla da İslâm bir kültürel sentez olarak düşünülmüştür, özgün bir yanı olmayan, farklı kültürlerin sentezlenerek yeni bir adla servis edilmesinden ibarettir. Benzer bir biçimde İslâm’ın totaliter, Müslümanların ise ikiyüzlü insan­lar oldukları görüşü de oryantalistler arasında yaygın kabul gören görüşlerdendir.

Hamid Algar, oryantalistlerin İslâm karşısındaki yanlış konumlanışlarına çok haklı bir itirazda bulunuyor. O’na göre (1998: 191), “oryantalistler, hemen he­men daima, Kur’an’ın kendisini nasıl tanımladığına bakmaksızın, hiçbir tartışma yapmadan ve hiçbir delil göstermeden Kur’an’ın vahiy olmadığını ileri sürerler. Oryantalistlere ait Kur’an’ın insan ürünü olduğu, Allah’ın Kitabı olmadığı şek­lindeki a priori bilginin doğruluğu asla sorgulanamaz. Bu, oryantalistlerin kendi kavramlarıyla ifade edersek, son derece gayri akademik bir varsayımdır. Eğer or­taya bilimsel bir iddia koymak istiyorlarsa, bunu, Kur’an’ın kendisinin Allah’ın vahyi olduğu şeklindeki meydan okumasıyla yüzleşerek yapmalıdırlar.”

19 yüzyılda bilimsel söylemle (siyasî denge, modernleştirme ve kurumsal gelişme gibi ifadelerle) harmanlanarak servis edilen oryantalist söylem, Batı’nın egemenliğini tarihsel evrimin nihai neticesi olarak takdim etmiştir. İlginç bir bi­çimde bu sözde bilimsel açıklamalar Doğu toplumlarında da makes bulmuş, ken­dine taraftarlar edinmiştir. Batı ve değerleri bir ideal olarak toplumun Önüne kon­muştur. Emperyalizmin ileri stratejilerinin yoz bir başarısı olan bu durum, doğu­lular için de zihinsel bir arınma için ilk koşulu oluşturmuştur. Örneğin bu bağ­lamda bazı Müslümanların İslâm’ı reforma tabi tutma yolundaki taleplerinin ba­tılı fikirlerin etkisinde ve telkiniyle olması örnek gösterilebilir. Nitekim İslâm’ı restorasyona tabi tutma taleplerinin. Batı’nın İslâm topraklarının çoğuna siyasal yönden hâkim olmasından sonra gelmesi manidardır (Tibawi, 1998b: 115).

Batılılar İslâm toprakları üzerindeki hâkimiyetlerini her zaman korumak emelinde olmuşlardır. Bu maksatla da her zaman oryantalist bilginin işlevselliğine müracaat etmişlerdir. Ancak bu bilgi çoğunlukla ideolojik karakterde olmuş, bi­limsel kriterlerle değerlendirilecek nitelikte olmamıştır. Batılıların İslâm’a ve onun Peygamberine yönelik saldırıların motif ve metodları büyük ölçüde hep aynı kalmıştır. O da şudur: çarpıtma ve yanlış temsil kullanmak suretiyle düş­manlık ve önyargıda bulunmak (Tibawi, 1998: 119).

Oryantalizm  ilgili bahiste oksidentalizm meselesine de değinmekte yarar var. Oksidentalizm oryantalistlerin kendi ayıplanın örtmek için, ‘biz yaptık, ama siz de yapıyorsunuz’un çocuksu kurnazlığının bir uzantısıdır. Belki oksidentalizmi büsbütün yok saymanın imkânı yoktur, örneğin Bryan S. Turner’ın (1999: 41) habis oksidentalizm diye nitelediği ve çeşitli düzeylerde rastlanılabilir ve tartışı­labilir olanını. Ona göre kahis oksidentalizm Batı’yla her çeşit ilişkiyi reddeden ve modernleşmenin mirasına karşı çıkandır. Başka bazı yazarlar Bryan S. Tur-ner’un habis oksidentalizm olarak nitelendirdikleri şeyin islâmcılık olduğunu ilan ediyorlar (Al-Azm, 2011: 6). İslâmcılığın kendi siyasal söylemi içerisinde ürettiği her şeyi; ki buna modernleşme ve oryantalizm eleştirisi de dâhil, oksi­dentalizm diye yaftalanmasının komikliği ve haksızlığı bir yana, bir an için İs­lamcılığı oksidentalizm söylemini üreten bir şey olarak varsaysak bile çok uzak­lara gidemeyiz. Yani geçmişte Müslümanlar ya da başka doğulu toplumlar tara­fından kayda değer düzeyde bir oksidentalizm ifa edildiğini gösteren veri çok az­dır. En azından oryantalizmle zaman paralelliği kurulduğunda karşılaştırma ya­pacak verinin inanılmaz bir fark oluşturduğu rahatlıkla görülebilir.

Buna rağmen James Clifford (2007: 135) zorunlu bir tersine dönüşten bahse­diyor: “ Batılılar yüzyıllar boyunca dünyanın geri kalanı hakkında incelemeler yapmış ve konuşmuşlardı; ama tersi söz konusu olmamıştı. Leiris yeni bir durumu ilan ediyordu: Gözlem nesneleri bundan böyle geri yazmaya başlayacaktı. Batılı bakışla yüzleşilecek ve bu anlayış hak ile yeksan edilecekti. 1950’den be­ri Asyalılar, Afrikalılar, Arap Doğulular, Pasifik adalılar ve Amerika yerlileri çe­şidi şekillerde Batı’nın kültürel ve siyasi hegemonyasından bağımsızlıklarını di­le getirdiler ve çoksesli bir kültürlerarası söylem alanı vazettiler.” Ancak geri yazma eyleminin oksidentalizm olarak okunması yanlış olur. Ya da oryantalizmin muhalif bir eleştirisinin oksidentalizm -bütün olası riskine rağmen- sayılması yanlıştır. Biraz savunma refleksiyle ortaya çıkan bu eylem denklik arayan di­renişçi bir harekettir. Yoksa köleyken efendi olmanın mücadelesi değil; olsa olsa eşit efendiler olma talebidir.

Bitirirken de Edward Said’in (1982: 528) kült eseri Oryantalizm kitabının bitiş cümlelerine müracaat edelim; “Oryantalizm bilgisinin bir görevi vardır, o da herhangi bir bilginin, nerde, ne zaman ye hangi göz kamaştırıcı şekillerde soy­suzlaşabileceğini insana hatırlatmaktadır.’’Oryantalizm genelde doğu özelde ise İslam toplumlarına yönelmiş ön yargılı bir şiddettir.Kasıtlıdır.Anlamayı değil yok etmeyi yada en azından yok etmeden tehakkum etmeyi amaçlar.Emrine almak,emrine aldığnı dönüştürmek ister.Kendine kullar oluşturmak ister.Hizmetkar ve itaatkar kullar.

Kenan Çağan, İslam Medeniyeti Özel Sayısı, Hece Dergi

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*