Oruç ve Oruç’un Gaye ve Hedefi

Oruç ve Oruç'un Gaye ve Hedefi

İbadetlerin ilk gayesi, Müslümanların sağlam bir ruh, sağlam bir şahsiyet yapı­şına malik olmalarım gerçekleştirmektir. Fakat oruç, tamamen maddi bir ibadettir ve bedenle alâka­lıdır. Buradan şöyle bir sonuca varmak mümkündür:

Ruh eğitimine bedenden, yani maddi eğitimden geçme zarureti, beden ile ruh arasında çok sıkı münasebetlerin, çok sıkı bağların mevcut olduğunu göstermektedir. Bu da, madde eğitimi ile mana (ruh) eğitiminin bir ömür boyunca beraber yürütülmesi icap ettiğinin, bu iki eğitimin birinden vazgeçmenin mümkün olmayacağının bir ifadesidir. Bu madde- mana eğitimi beraberliği, yani madde-mânâ eğitimi ayrılmazlığı, milli eğitimimizde de bizlere yol göste­rebilirdi. Şöyle ki: Maddi eğitim müsbet bilgiler vermek, manevî eğitim ise millî-dinî eğitim şeklinde ele alınıp beraber yürütülebilirdi. Böylece, bütün eğitim meselelerimizin temelinde yatan aksaklık düzeltilmiş olurdu.

Oruçlu insan aç olan insandır. Aç olan insan, açlığı sebebiyle niçin neden aç olduğunu daima aklında tutan, yani devamlı olarak bir ibadet Halinde bulunduğunu hatırından çıkarmayan ve bunun sonucu olarak da biraz yukarda zikredilen orucu tamamlayıcı ibadetlerin de (eğitimin de) kendisinden istenildiğini unutmayarak aklından çıkarmayan ve böylece devamlı olarak kendi üzerine eğilen, kendini yetiştirmeye çalışan insandır.

Namazda esas olan husus, kendi fani noksanlı­ğım Allah Teala’nın yüce varlığı karşısında reddediş inkar ediş, yok kabul ediştir. O yüce varlığın karşısında kulun kendisini noksan, âciz,fani zavallı görmesiyle devam eder. Secde, bu yüce varlık karşısındaki şeklen en güzel, en manidar bir saygı ifadesidir.

Namazda bu kendi varlığını yok kabul ediş o kadar barizdir ki,Allah celleşanuhu karşısında kula kendi varlığını hatırlatacak herşey yasaktır. İdrar sıkıştırmışken veya sofrada yemek varken ve zaman müsait iken aç olarak namaz kılmak vb. haller gibi.

Buna mukabil oruç da, oruç tutanın devamlı açlığı sebebiyle mütemadiyen kendini, yani kendi varlı­ğını hatırlayış ve kendi varlığını gerçek bir realite olarak kabul ediş vardır. Tabiî bununla beraber oruç da, birkaç saatlik bir açlığın kendisinde meydana getirdiği halleri müşahadeederek kendi acizliğini, noksanlığını idrak ediş,yani kendini var olmakla beraber eksik, noksan, aciz kabul ediş vardır.

Bu şekilde kendini yar olmakla beraber eksik, noksan, aciz kabul ediş, kendi varlığının kendisin­den gelmediği fikrini doğurur. Kendi varlığının kendinden gelmediği fikri,insanın değil kendisi gibi bir varlığı, enufak bir canlıyı bile yaratamadığı gerçeğiyle birleşince yarattığı her şeyden sonsuz derecede büyük olan bir Yaratıcının varlığı sonucunu doğurur.

Özetlemek icahederse, oruçta evvela kendini kabul ediş ve kendi varlığından Allah Teala’nın varlığına geçiş vardır. Kısacası oruçta, kulun kendi varlığını kabul etmesi,Allah’ın varlığına geçiş için bir vasıta,bir sıçrama zemini temin edebilmek içindir.

Oruçlu insan aç olduğu ve önünde her tür ve çeşit yiyecek,içecek bulunduğu ve bunları ona yasaklayan hiçbir maddi güç de bulunmadığı halde, hatta açlık icabı fizyolojik olarak o yemeklere midesinde büyük bir temayül duymasına rağmen, belirli bir vakte kadar orucunu devam ettirmesinin oruçlu üzerinde birçok müsbet tesirler  icra edeceği muhakkaktır.

Şöyle ki, İnsan daima kendi menfaatlerine düş­kündür. Tabiî bu menfaatlerin başında varolmak ge­lir. Zira bir kimseye öldürülmesi kaydıyle şu kadar milyonla beraber birçok göz kamaştırıcı mevkiler vadedilse, bunu ne o, ne de başkası kabul der. Çünkü bu vadedilen menfaatlerden istifade edebilmek için var olmak şarttır. Başka bir ifadeyle, var-olmak, di­ğer menfaatlerin gerçekleşmesi için temel-menfaat, ana-menfaat durumundadır. Tabiî menfaatler liste­sinde! birinci sırayı almış olan var-olma için de onun şartlarını yemek yemek, su içmek… vs. yerine getirmek gerekmektedir.

Özetlemek icabederse, insan kendi varlığını sür­dürebilmek için kendi varlığıyle yakından ilgili olana kendi boğazına birinci derecede düşkündür. Başka bir ifadeyle katiyetle aç ve susuz kalmaktan hoşlanmaz, bilakis aç ve susuz kalmaktan hayatı bo­yunca korkar.

Öyle ise oruçlu insan oruç tutmak suretiyle kendisi için menfaatler listesinde birinci sırayı alan en büyük menfaat, temel menfaat durumunda olan kentti öz varlığı ile yakından alâkalı olup onun te­melini teşkil eden kendi boğazından, yemek yemek, su içmek… vs’den Allah rızası için fedakârlık yap­mamadır. Başka bir ifadeyle, oruçlu insan, oruç tutmakla kendi varlığının teminatı demek olan her tür ve Her çeşit yeme içmeye iltifat etmeyerek Hak rızası için onları, yani en büyük menfaatleri terketmektedir.

Tabiî hiçbir maddi karşılık, para, rütbe… vs. ol­maksızın ve kendi varlığını devam ettirecek olan gıda alma gibi en büyük menfaatini sırf Allah rızası için terkeden insanın kendisi için onun kadar ehemmiyeti olmayan ikinci derecedeki diğer şahsi menfaatlerini de yine aynı gaye, Hak rızası için bi­rinci hale nisbeten daha kolaylıkla terkedip feda ede­ceği âşikârdır. Böylece, bütün menfaatlerini hiçbir maddi karşılık gözetmeksizin sırf Allah rızası için birbirine feda eden insanlardan müteşekkil toplu­mun gücünü düşünecek olursak, orucun toplumdaki yerini daha iyi kavramış oluruz.

Yine oruç, oruç tu­tanın kendisi için helal olan ve gözü önünde duran her türlü yemek, meyva… vs’yi aç olduğu halde ister kalabalıkta ister tenhada elini uzatıp alıp yememe­sini sağlamak suretiyle, müslümanların içgüdüleri (sevk-i Tabiî) ile, yaşayan yaratıklar olmaktan kur­tulmasını temin eder. Başka bir ifadeyle bir yanda yemek yemek ârzusu ile el uzatma isteği, diğer ta­rafta buna müsaade etmeyen irade ve neticede iyi, kötü her şeyi isteme gücünün irade karşısında mağ­lubiyeti. Tabii her ne şekilde olursa olsun iradenin bu galibiyeti, daha büyük işlerdeki galibiyetine yol açacaktır. Böylece, oruçtan canının çektiğini ye­meme, canının istediğini yapmama alışkanlığı do­ğacaktır. Bu da çok mühimdir. Zira aklına geleni düşünmeden hemen yapmak, canının her istediğini doğru yanlış diye ayırt etmeden hemen yerine getir­meye çalışmak toplumda yapılan bütün suçların esa­sıdır, temelidir. Kısacası oruç, iç-güdülere karşı çıkma alışkanlığı verir ki, insanı diğer canlılardan ayıran, İnsanı insan yapan tarafı budur. Yani oruç, sıkıntı ve izdiraplar karşısında eğilmeyen kendine hâkim olan vadedilen birtakım menfaatler karşı­sında hak ve gerçek bildiği prensiplerden: hiçbir fe­dakârlık yapmayan ideal-insan tipini vücuda getirir.

Namaz ile orucun başka bir farkı da;namaz,Müslümanları camiye toplar,toplu halde eğitir.Yani,

maddeten vücutlarının bir arada bulunmasında ve beraberce yaptıkları hareketlerinde birlik vardır. Oruç ise, bu halin tamamen zıddından hareket eder. Yani, oruca başlamak için oruç tutacakların maddi varlıklarıyle vücutları bir arada bulunmaları diye birşey yoktur. îşci fabrikasında, memur masasında, çiftçi çifti çubuğu başında, çocuk dersi başındadır. Netice olarak oruç, bir sene müddetle namazın toplu olarak eğitip yetiştirdiği kimselerde her türlü maddi baskıdan, toplum baskısından uzak işleri güçleri ba­şında ayrı ayrı ibadet edebilme gücünün kuvvetlen­mesine sebep olur. Herkesten ayrı tek başına oruç tu­tabilmek şu demektir: Dünyada inanan ve ibadet eden hiç kimse kalmasa da, sen tek başına hiçbir maddi destek ve yardım görmeden müslüman yaşa­yabilirsin. Nitekim, bu ibadetler sayesinde, cemiyet içinde tek başına müslüman yaşayabilen çok insan­lar gelip geçmiştir. Yani oruç, inandığı dava uğruna tek başına bütün bir topluma karşı durma gücü sağ­lar. Yalnız, burada fazlasiyle dikkat edilmesi gere­ken husus şudur:

Oruçlu kimseler arasında mevzu ­bahis ayrılık, onların çeşitli iş sahalarındaki ayrı­lıklardır ki, bu da zaten şekli ve zahiri bir ayrılıktır. Esasda gene birdirler, beraberdirler. Zira oruçların­daki tâbi oldukları kanun ve nizamlar istisnasız ay­nıdır. Çalışmalarının haricinde aynı müeyyidelere tabidirler, aynı şekilde hareket etmeye mecburdurlar.

İslâm’ın beş esasından biri olan orucun, zahirden ziyade esasda, batında, temelde birlik beraberlik is­temesi ve yapılan her tür ve her çeşit faaliyetlerin bu büyük ibadete hiçbir şekilde gölge düşürmek şurda kalsın, bilakis onu daha kıymetlendirmesi, ibadeti cami içinden cami dışına çıkarmak gayesiyledir. Böylece oruç,İslamiyetin sadece cami içinde bir hayat olmadığını her yerde yaşanmasının gerektiğini işaret işin, her müsbet işin,her müsbet faaliyetin,bu ibadete değer kazandırması da üzerinde ciddiyetle durulması lazım gelen bir husustur. Şöyle ki: Oruçlu iken yapılan işler, faaliyetler ibadet mahiyetinde olmamış olsa idi, as­len ibadet olan orucun sevabını hiçbir şekilde arttı-ramazdı.

Nitekim, yapılan hem büyük hem küçük günahlar orucun sevabını azalttığı gibi, kabul olunmasına da engel olmaktadır. Çalışmanın teşvik edilmesine karşılık, yemek içmek gibi meşru işlerin bile yasak­lanması çalışmanın açık seçik delilidir.

Oruç tutan insan, diğer yakınlarının da kendisi gibi hareket etmesini, kendisi gibi yaşamasını, yani kendine benzemesini ister. Başka bir ifadeyle, oruç tutan insan, kendisi gibi davranmayan, kendisi gibi yaşamayan bir kimseyi kendinden kabul etmeyerek reddeder. Ona karşı pasif bir mukavemet gösterir. Bu ise halkın, farkında olmaksızın toplumda uyulması gereken esaslara uymayanların denetimini, kontro­lünü bizzat kendisinin kendi üzerine almış olması demektir. Yani bu hal, halkın- toplumda örf, adet, töre, kanun ve nizamların korunmasını sadece polis, jandarma… vs’ye terketmesi yerine, bizzat bunları koruyup yaşatmayı seve seve üzerine almasıdır. Bu da toplum için çok daha faydalıdır. Çünkü halkın fert üzerindeki baskısı, kontrolü, murakabesi, polis, jandarma… vs’nin yapacağı takibattan ve baskısından çok daha kuvvetlidir, çok daha müessirdir.

Oruç, ömrünü en nefis yemeklerle geçiren ve ömür boyu hiçbir şekilde aç susuz kalması mevzu- bahis olmayan zengini, senenin o sıcak, o uzun günlerinde aç susuz bırakarak açlığın ne demek olduğunu sözlerle,misallerledeğil,bilakis onlara bu hali yaşatmak suretiyle, açlığın süsuzluğun insan vücudundaki ve insan ruhundaki tezahürlerini bizzat yaşamasını temin eder.Zenginin her sene bir ay fakir hayatı yaşayıp aç susuz ömrünü ge­çirmesi, fakirin halini daha yakından idrak etme­sine sebep olacaktır. Bu da zenginin fakirlere karşı tutumunun değişmesine, içinde fakire karşı bir acıma hissininin doğmasına, bir ömür boyu çektik­leri bu ızdırablarında onlara yardımcı olma arzu ve hevesinin kuvvetlenmesine ve böylece bir takım ha­yır müesseselerinin kurulmasına ve bu müesseselerin yaşaması için de büyük bir vakıf faaliyetinin doğmasına sebep olcaktır.

Tabiî bu faaliyetler de fa­kirin, zenginin malına göz dikip zengini düşman saymasını önleyecektir. Çünkü zengin, karşısında değil kendi safındadır. Bütün imkânı ile ona hizmet etmek, yardımcı olmak için çırpınmaktadır. Bir çok ayeti-i kerime ve hadis-i şerifler de bu hayır faaliye­tine hız kazandırıp istikamet verecektir. Kısacası, bir yandan oruç müslümanları aç susuz bırakarak bizzat bu hali yaşamalarını, bu ızdırabı duymalarını, bu çileyi çekmelerini temin ederken, bir yandan da fakir fukaraya yardım hususundaki İslâmî emir ve teşvikler birbirini desteklemek suretiyle, müslümanların ellerindeki bütün imkânlariyle birbirlerine ve bilhassa fakirlere yardımcı olmalarını, her tür ve her çeşit  hayra birbirleriyle yarış edercesine koşmalarını sağlayacaktır. Yani emirler, teşvikler ve yaşanılan hayat şekli, birbirini tamamlıyor, birbirini takviye ediyor demektir.

Yine oruç, hiçbir şahidin bulunmadığı ve dolayı- siyle hiçbir şekilde hiçbir mahkumiyetin bahis ko­nusu olmayacağı her türlü ve her çeşit harekete en müsait tenha ve kimsesiz yerlerde oruçla insafın vicdanıyla başbaşa kalarak “kendi hareketlerini kontrol etme” ve dolayısiyle “kimsenin bulunmadığı yerlerde kendi kendini devamlı olarak kontrol al­tında tutma, kendi kendine hesap verme’’alışkanlığının

doğmasına ve bunun  sonucu olarak da “insanda usulsüz bir iş yapıldığı zaman,bundan doğacak  maddi-manevi mesuliyetlerin hesabının ergeç sorulacağı fıkrinini doğup kuvvetlenmesine sebep olacaktır. Başka bir ifadeyle, hiç kimsenin hakkı olmayan sırf kendi alnının teriyle kazandığı ekmeğini aç olduğu halde kimsenin göremeyeceği, dolayısiyle ayıplayıp kınayamayacağı ve böylece hiçbir maddi sorumluluğun da doğmayacağı bir yerde sırf Allah korkusundan elini kendi hakkı olan yemeğe uzatamayan ve bunu düşünürken dahi içi titreyen bir kimsenin değil aleni olarak, tenhada da başkasının hakkına, malına, mülküne el uzatamayacağı, bunu aklına bile getiremeyeceği kat’iyetle muhakkaktır. Kısacası, Allah korkusundan ötürü kendi malına el uzatıp onu -alamayan bir kimsenin, başkasının ma­lına el uzatıp onu alması hiçbir mantığın kabul et­meyeceği bir olaydır.

Yine oruç tutarak bu eğitimi gören genç çocukla­rın ruhunda ve zihninde de orucun birçok müsbet te­sirleri husule gelecektir. Şöyle ki: Oruç tutan bir ço­cuk veya genç, evde hiç kimse yokken, yani ne anne baba korkusu, ne öğretmen baskısı, ne de arkadaşla­rının ayıplama endişesi, kısacası hiçbir maddi baskı veya korku mevzu bahis değilken kendi babasının aldığı, kendi annesinin emeğiyle pişmiş türlü türlü yemekler, çeşit çeşit meyvalar, buz gibi sular dünür­ken ve bunlarla arasında hiçbir maddi engel yekken, hiç kimsenin bulunmadığı kapısı kapalı kendi evinde, bunlara sırf Allah’ın emirlerine itaat ve Ö’nun yasaklarından sakınmak için el uzatamayan, bunu düşünmekten bile içi titreyen bir çocuğun başkalarının malına mülküne hiç kimse kılmasa bile el uzatması,onu alması ne derece mümkündür? Komşunun bahçesindeki meyva ağaçlarına el uzatıp meyvelerini alması ve önüne çıkan engelleri bertaraf etmek için dalları kırıp,duvarları yıkması diye bir şey düşünülebilir mi?

Böylece oruç, çocuğa hiç kimse yokken,kendini gören ve bütün hareketlerini takip eden, fakat kendi­sinin göremediği, kendisi tarafından görülmeyen bir varlığın mevcut olduğunu bunun için bütün hareketlerinde tedbirli, temkinli olması gerektiğini, aksi takdirde yaptığı hareketlerden mesul olacağını telkin eder. Bu da çocukta kendi kendini kontrol altında tutma, yaptığı, daha doğrusu yapacağı bütün işlerde kendi kendini hesaba çekme alışkanlığını doğuracaktır. Böylece çocukta, her türlü maddi baskıdan uzak, sağlam bir şahsiyetin gelişmesi mümkün olacaktır. Yani, hareket ve faaliyetlerinde zahiren serbest, fakat aslında bir takım manevi müeyyidelere bağlı, onlara göre hareket eden insanlar olarak yetişeceklerdir. Yukarıda da zikredildiği gibi, aynı hususlar büyükler için de mevzu bahistir.

Başka bir ifadeyle oruç, ister çocuk ister büyük ol­sun ,yapacakları hareketleri yaptıktan sonra ceza­landırmak yerine, cezayı mucip hareketleri yapacak olanların bu hareketlerine tevessül etmeden önce ha­reketlerini kontrol altına almalarını, devamlı ola­rak kendi kendilerini mürakabe altında tutmalarını, yani suç işlememe eğitimi, suç işlememe alışkanlığı kazanmalarını sağlar.

Yine bu çocukların, her türlü yemek, meyva ve so­ğuk suların karşısında hiçbir maddi karşılık olmaksızın ve ummaksızın aç-susuz kalmaları onlara, gözle görünen, elle tutulan maddi alemi,yani maddi değerlerin, para, rütbe… vs’nin üstünde bir takım manevi değerlerin var olduğunu kabul ettirir..Böyle yetişen gençlerin kafalarında,madde üstü bir takım manevi değerler belirginleşir.Çünkü ne kendi ne de kendi gibi başkaları,ne para ne de başka menfaatler için aç kalmaktadırlar.Öyleyse paranın bile yaptıramayacağını yaptıran bu manevi güç,paradan ve onun gibi herşeyden yüksek,hem çok yüksektir.

Böylece gençler paraya, şehvete tapmaz, değer vermez olurlar. Yani, para… vs. için yaşamazlar. Şu da var ki, paraya tapmaz, şehvete tapmaz ifadelerinden; para kazanmaz, zengin olmaz, evlenip barklanmaz manasını çıkarmamak gerekir. Onlar daha büyük gayeler, vatan, millet, mukaddesat için yaşayan insanlar olurlar. Para… vs.’yi gaye değil, vasıta kabul ederler. Nitekim iftar etmeden ve sahurlarını yemeden oruç tutamadıklarının, yani ibadet edemediklerinin farkındadırlar. Oruç tutabilmek için, yani mana için maddenin vasıta olmakla beraber, lüzumuna inanmışlardır. Tabiî aynı hususlar büyükler için de bahis mevzuudur. Onlar da küçük yaşlarında başlayan madde-mana karşılaştırması sonucu mananın maddeye üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Böylece bu kabul ediş, ellerindeki maddenin manaya, yani her türlü hayır faaliyetlerine feda edilmesini temin edecektir. Artık maddenin esaretinden kurtulmuş olacaklardır. Böy­lece büyük gayeler için yaşayan insanlar olarak topluma hizmet edeceklerdir.

Yine bu çocukların ve gençlerin oruç tutmaları, yani büyüklerin yaptığnı yapmış olmaları, onları büyüklerin safına geçirecek ve diğer konularda da büyüklere benzeme arzusuyla hareketlerinde daha ol­gun, daha ağırbaşlı olmalarına sebep olacaktır.  Böylece memleketin geleceği olan gençler, küçükten  itibaren yaptıklarından mesul olma, sorumluluk hisssiyle büyürler. Başka bir deyişle, yaptıkları her harekette ondan doğacak sonuçları düşünen, karşılaştığı müşkül meselelerde mensup olduğu milletin değer ölçülerine göre şahsen, kendi kendine karar ve-rebilen insanlar olarak toplumdaki yazifelerine hazırlanırlar

İbadetler, ekseriyetle zaman ve mekân buudları ile gerçekleşir. Namaz ve diğer birçok ibadetler ile oruç arasında bu bakımdan da mühim bir fark vardır. Şöyle ki: Namazda zaman birinci planda, mekân ise ikinci plandadır. Yani namazda mekân lazımdır, fakat ikinci derecede ehemmiyetlidir. Zira zaman girdikten sonra nerede olsa namaz kılınabilir. Oruçta ise durum daha başka türlüdür. Oruçta mekân tamamen yerini zamana terketmiştir. Böylece mekân mefhumu tamamen ortadan kalkmıştır. Bu yüzden, orucun tutulmasıyla tutulmaması, başkaları tarafından takip edilememesi ve tabiî bilinememesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Bir insanın kimsenin görmediği yerde karnını doyurduktan sonra toplum arasına karışması halinde, bunu kimsenin anlayamaması ve insanların bu hali anlama imkânından tamamen mahrum olmaları oruç tutan üzerinde hiç bir maddi baskı, polis, jan­darma, bekçi… vs. olmaksızın, başka bir ifadeyle hiçbir maddi murakabeye ihtiyaç göstermeksizin gizli ve âşikâr olarak kanun ve nizamlara, emir ve yasaklara her ne olursa olsun itaat ve bunun için de kendini daima kontrol, murakabe altında tutma, ya­pacağı işlerde kendi kendine hesap verme, yapacağı işlerin sonucunu kendi kendine sorma alışkanlığı­nın doğup kuvvetlenmesine sebep olacaktır.

Orucun başkaları tarafından  takib edilememesi, oruç tutan herkesin başkaları tarafından mecbur edilmeksizin, itilip kakılmaksızın kendi vazifesini yani kendinden istenilenlerin farkında ala­rak onu kusursuz, eksiksiz yapma ve bununla kendini başkalarından üstün görmeme olgunluğuna erişmelerini temin edecektir.

Oruçlu bir kimse,hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde orucunu sakatlayıp veya bozduğu takdirde hata veya suçunun cezasını biliyorsa, bunun cezasını kendi kendine verir. Kendisini kendine karşı bir takım mazeretlerle suçsuz göstermeye çalışmaz. Bu ise, kişilerin hak, hukuk ve gerçekler uğruna kendi kendilerinin aleyhine de olsa karar verebilmeleri ve bunu kendi aleyhlerine tatbik edebilmeleri demektir.

Şayet yaptığı suçun cezasını bilmiyorsa, bir alime giderek hiç kimsenin görmediği , yerde yaptığı hata veya suçu itiraf eder ve cezasının ne olduğunu öğre­nir. Bu cezayı da tereddütsüz, itirazsız kabul edip ye­rine getirir. Suçunu azaltabilmek için birtakım ma­zeretlere, birtakım bahanelere başvurmaz. Yani, Allah razası için kendi kendisinin aleyhinde şeha-dette bulunur. Burada şunu da belirtmek gerekir: Allah rızası için kendi kendisinin aleyhinde şehadet eden bir insanın Allah’dan korkmadan yalan yere başkasının hesabına yalancı şahitlik etmesi ne de­rece mümkündür.

Kısacası, bu gerçeklerle oruç, kimsenin bulunma­dığı bir yerde bir kabahat, bir suç yapan müslümanın suçunun cezasını bildiği takdirde, kendi aleyhinde hüküm verip bu hükmü de hiçbir müsamaha göster­meksizin, hiçbir aracı kabul etmeksizin kendi aley­hinde tatbik edebilme ye eğer suçunun cezasını bil­miyorsa, hakime giderek hiç bir yalan dolana baş­vurmadan suçunu bütün çıplaklığıyla itiraf edip ce­zasını itirazsız kabul edebilme ruh büyüklüğünü, ruh sağlamlığını verir.

Yalnız müslümanların yaptıkları bu itirafları, Hıristiyanlıktaki suç itirafı ile karıştırmamak gerekir. Çünkü bir hıristiyan suçunu kendi din adamına itiraf ederken bunun affedileceğini bilir. Bu Bizden bu itiraf, büyük bir ruh isteyen bir itiraf de­ldir. Zira danışıklı döğüştür. Buna, karşılık müslüman itirafını yaparken, bu suçunun muhakkak surette cezalandırılacağını bilir. Bunu bile bile suçunu gizleyemez. Gönül rızasıyla suçunun cezasına razı olur ve adaletten şikayet etmeksizin cezası ruhlunda ve zihninde hak mefhumunu kutsallaştırır. Hakk’ın itirafını da ibadetleştirir. Artık toplumda hak giz­lenmez ve çiğnenmez olur.

Oruç tutan bir kimsenin hatır gönül veya hiçbir maddi vaad karşılığı hiçbir şekilde orucunu boza- maması, oruç tutan üzerinde va’dedilen maddi men­faat ve çıkarlara meyletmeden, ortaya sürülen hatır gönüllere iltifat etmeden uyulması gereken emirlere ve yasaklara, kanun ve nizamlara sonsuz bir itaat gerektiği fikrini telkin eder. Yine bu hal, herkesin kendi vazifesinden ancak kendisinin mes’ul olaca­ğını, kimsenin başkasının vazifelerine gayr-ı meşru yolda müdahale etme hakkı bulunmadığını ifade eder. Bu arada, her ne pahasına olursa olsun, vazife­nin her şeyden üstün olduğunu ve birtakım maddi menfaatlere meyletmeyerek vazifenin ifa edilmesi gerektiğini! gayet açıkça belirtir.

Oruç tutan bir kimsenin orucunu sakatlaması veya bozmuş sonucu lazım gelecek olan kaza veya cezanın, hastalık gibi haller hariç,  zengin-fakir mevki sahipi-mevki sahibi olmayan… vs’ye göre ayrı ayrı değişik şekilde olmayıp, yani adama göre olmayıp, aksine bu hükümlerin hiçbir ayrılık gözetmeksi­zin eşit şekilde tatbik edilmesi, kısacası rütbe, mevti, para,,vs’ye göre bir ayırım yapılması, yani herkesin istisnasız eşit tutulması üzerinde ayrıca fazlasıyla durulması gereken bir husustur.Allah-u Tealanın sonsuz bir eşitlik fikri üzerinde durması,insanlara karşı hareket ve davranışlarımızda bizlere yol göstermelidir.

İnsanın madde âleminde ilk tanıdığı varlık  kendi varlığıdır.Bu ilk tanıdığı kendi varlığı namazda reddeden insanın, aynı saftaki başkalarını düşünmesi, tabiî mümkün değildir. Kısacası, namazda Allah-u Teâlâ’nın karşısında insan, ne kendini ne de başkasını düşünebilir. Böylece farz namazlarında hareket birliği yani, maddî birlik içinde olan müslümanlar, aynı zamanda yöneldik­leri varlık bakımından da bir istikamet birliği, yani manevî birlik içindedirler.

Buna karşılık oruç’ta, oruçlu insan, kendi hali icabı kendisi gibi oruçlu, yani aç susuz insanları düşünüp, içinde onlara doğru bir akış, bir yakınlaşma hisseder.

Başka bir ifadeyle, aynı-varlığa inananlar, inançları icabı kendilerini başkalarına nisbetle bir­birlerine daha yakın hissederler. Aynı-varlığa ina­nıp, aynı işi yapanlar namaz, oruç …vs. gibi kendi­lerini bir evvelkilere nisbetle, birbirlerine daha ya­kınlaşmış bulurlar. Aynı varlığa inanıp aynı işi ya­pan ve aç susuz kalmak gibi aynı ızdırabı çeken in­sanlar ise, hem inandıkları varlık, hem yaptık­ları iş, ham- de çektikleri sıkıntılar icabı, kendilerini birbirlerinden sayacak kadar birlik ve beraberlik içinde kaynaşırlar. Oruç bu üç hali kendisinde toplamak suretiyle, kendisine inananlar arasında örnek-birlik tesis eder. Nitekim asker arkadaşlığı,okul arkadaşlığı, hastahane arkadaşlığı vs. bu üç vasfı taşıdığından, yani inanç birliği,iş birliği, çile birliğini toplamış olduğundan, halk arasında arkadaşlıkların en sağlamı, en kuvvetlisi olarak kabul edilir.

Orucun devamlı olarak senede bir ay tutulması da üzerinde düşünülmeğe değer.Zira ayda üçer gün tutularak bir sene zarfında yine ayrı ayrı fazlasıyla elde edilebilirdi.

Tecrübî psikolojideki, “Bir insanın otuz-kırk gün arasında tâbi olacağı eğitim neticesinde birtakım yeni alışkanlıklar kazanabileceği” gerçeği, orucun devamlı olarak otuz gün tutulması hususundaki ilahi emri açıklaması bakımından şayan-ı dikkattir. Hatta, askerdeki yemin merasiminin askerliğe baş­landıktan otuz-kırk gün sonra yapılması, yine bu gerçeğin ifadesidir. Başka bir ifadeyle, bir yaş ile yirmi yaş arası, yani alışkanlıkların en fazla kaza­nıldığı bir zamanda sivil hayatta büyüyerek bu ha­yata alışan kimselerin, sivil hayatla taban tabana zıt olan askerlik hayatına ciddî bir eğitim neticesi otuz- kırk gün gibi bir zamanda alışabilmeleri, yani yeni alışkanlıklar edinebilmeleri, bu psikolojik hakika­tin bir ispatıdır. Kısacası otuz-kırk günlük sıkı, ciddi bir eğitim, insanın edindiği yirmi senelik alışkan­lıkları tamamen terketmesine yetiyor demektir.

Nitekim sigara, içki… vs. gibi kötü alışkanlıkla­rını bırakanlar, ekseriyetle bu ayın (yani Ramazanın) sonunda bıraktıkları gibi, namaz, iba­det… vs. gibi çeşitli iyi, güzel, hayırlı faaliyetlere başlayanlar da yüzde yüz olmak üzere bu aydan iti­baren başlarlar. Yani, sırf Ramazan ayında ibadet etmek için camiye gelirler, fakat bu bir ay zarfında ibadetlere alışarak Ramazan’dan sonra da bu yeni alışkanlıklarına devam edip gidenler. Böylece, ha­yatlarının istikameti bir ay gibi bir zamanda değiş­miş olur.

Bu gerekçelerle oruç, her sene bir ay olmak üzere bütün müslümanları ömürleri boyunca devamlı olarak eğitime tâbi tutmak suretiyle, onların kötü alışkanlıklarını terkederek yeniden kanlıklar kazanmalarını ve faydalı olmalarını sağlıyor demektir.

Oruç ile askerlik arasındaki başka bir münasebeti de belirtmekte fayda umuyorum. Şöyle ki: Oruç, müslümanları senede bir ay aç susuz bırakmak suretiyle, onların her çeşit mahrumiyete alışmalarını temin etmektedir, öğle yemeğini yarım saat geç yediği için başı dönüp gözü kararan insanlardan müteşekkil ordu ile günlerce her türlü yemek ve içmekten mahrum yaşamaya alışmış ve bu yaşayıştan da zerre kadar maddî-manevî zindeliğini kaybetmeyecek insanlardan kurulu orduların zafer ihtimalleri, bu mahrumiyetlere dayanma oranlarına göredir. Oruç, bu eğitimi sağlar.

Nitekim askere gittiğimiz zaman, İslâmiyet’i sivil hayatlarında yaşayan arkadaşlarımız, askerliğin ağır şartlarına çok daha çabuk intibak ettiler. Manevra ve tatbikatlardaki mahrumiyetler, cüssece kendilerinden daha iriyarı olanları sarstığı halde, onlarda en ufak bir tesir icra edemiyordu. Yağmur, soğuk, gece gündüz çalışma, açlık susuzluk ve uykusuzluk bu arkadaşlara vız geliyordu Sanki doğduklarından beri askerdiler^ Garplı kumandanlara, “Diğer millet askerlerinin teslim olmasını gerektiren şartlar, Türk askerinin hücuma geçmesi için en müsait olan şartlardır.’’ dedirten işte bu eğitimdir.

Uzaktan gelecek bir treni bekleyen iki ayrı kişi, uzaktan başka başka saatlerde – başka yerlerden gelecek iki ayrı treni bekleyen iki ayrı kişiye nisbetle kendilerini birbirlerini hissederler..Böylece bu bekleyiş esnasında aralarında bir yakınlaşma, bir tanışma,bir sohbet doğar. Beklemiş oldukları aynı şey daha önceleri birbirlerini tanımayan bu iki insanı birleştirmiştir, kaynaştırmıştır.Şayet birbirleriyle tanışmayan bu iki kişi aynı bekliyorlarsa bu tanışma bir  dosttuk halini alacaktır. Çünkü bir evvelkine nisbetle bu iki kişi arasında bir ikinci-bağ kurulmuştur: Aynı treni bekleme ve aynı tren içindeki aynı yolcuyu bekleme.

Bunun gibi» bir sofra etrafında bütün bir ailenin iftarı beklemesi, yani teker teker bu insanların aynı samanda gelecek aynı şeyi beklemeleri» bu insanları birbirlerine daha ziyade bağlayacaktır. Bu oruçlu, ki­şiler yapmakla mükellef oldukları günlük vazifele­rini hakkiyle yapmış olmanın verdiği neşe ve se­vinçle, birbirlerine daha fazla yakınlaşacak, birbirleriyle daha fazla kaynaşacaklardır.

Bu iftar bekleme hali, daha ziyade aile fertleri arasındaki sevgi ve muhabbeti arttırma, yani ailenin daha sağlam temeller üzerine kurulmasını gerçek­leştirme bakımından çok mühimdir. İslâmiyet’in bü­tün ailenin beraberce iftar sofrasına oturmasını ve if­tar beklemesini istemesinin sebebi de bu olsa gerek­tir.

İftar bekleme, aile fertleri arasında olduğu kadar, birtakım davetlerle tanıdıklar, dostlar ve hatta tanı­dık olmayanlar arasında da sevgi, muhabbet bağla­rının kuvvetlenmesine yol açacaktır.

Biraz yukarıdaki orucun zamanla mukayyed ol­duğu;.ve mekânın tamamen yerini zamana terkettiğibelirtilmişti. Fakat hiçbir ibadette mekân, zamanın önüne geçmemiştir. Bu da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.

Akşam ezanı okunmadan, yani vakit girmeden, büyük bir mazeret olmaksızın bir dakika önce dahi orucun bozulması veya orucun başlama hali kaza veya cezayı gerektirmektedir, Günah yapanların gü­nahlarını affedip bu günahları sevaba çeviren Allah-u Tealanın u  orucun şartlarını bir dakika veya daha azına bile müsaade etmeyecek kadar ciddi tutması,müslümanların zaman mefhumunun değerini kav­ramaları , avarelikten kurtulmuş insanlar olarak hayatlarını zamana göre tanzim etmelerini) za­manı en iyi şekilde kıymetlendirmelerini) kısaca zamanla yaşayan insanlar olmalarını gerçekleş­tirmek içindir.

Ayrıca oruçlu iken, yani aç iken, bilhassa uzun günlerde ikindiden sonra özellikle iftar sofrasında ezan vaktini beklerken zaman, tok olduğumuz vakte nisbetle çok daha ağır geçer, adeta dakikalar geçmek bilmez. Bu da oruçlu üzerinde zamanın İzafî olduğu fikrini doğurur. Hiç olmazsa zamanın İzafî olduğunu hissettirir.

Teravihin; 1-Oruçlu iken değil de oruç bozulduk­tan sonra kılınması, 2-Sayısının yirmi olması, fazla  veya eksik olmaması,3-Farz, vacip olmadığı halde  toplu olarak cemaat halinde kılınması, üzerinde durulması gereken üç mühim husustur.

1-Oruçlu iken değil de orucun bozulduktan sonra kılınması:Zira oruçlu iken de kılınması mümkün  idi.

Biraz yukarıda, orucun şeklen, yani zahirî birlik yerine manada birlik sağladığı, yani mana birliğini ön planda tuttuğu, bu münasebetle oruçlu insanların, birbirine benzemeyen işlerde çalıştığı belirtilmişti, Yalnîz orucun sağladığı birlik, iftar vaktinin girmesi yani orucun bozulmasiyle sona erer. Orucun sağladığı manevî birlik sona erince, orucun temin ediği maddî birliğin teminini teravih üzerine alır.Böylecemüslümanlar, günlük mesai hayatla-  önce manevî sonra maddî birlik olmak üzere tam bir birlik ve beraberlik içinde olmuş olurlar.

Başka bir ifadeyle, bu hal, manevi kirliğin şart olmakla beraber kafi gelmeyeceğini, maddî birliğin de şart olduğunu ve bunların ikisinin birbirini destekler mahiyette bir arada bulunduğu nisbette istenilenin sağlanacağını işaret etmektedir.

Teravihin oruç bozulduktan sonra yatsı vaktinde kılınmasını başka türlü de izah etmek belki müm­kündür. Şöyle ki: Birbiriyle göz aşinalığı bulunan iki kişi, gurbette karşılaştıkları takdirde, uzun sene­ler birbirleriyle dostmuşçasına hemen konuşmaya başlarlar. Bu iki kişiyi, gurbetin yalnızlığı birleş­tirmiştir. Bunun gibi, dışarıda şakır şakır yağmur yağarken evimizde kendimizi daha uhrevî, ev hal­kına daha yakın hissederiz.

Teravih namazının yatsı vaktinde, yani gecenin karanlığında kılınması, müslümanların günlük meşgalelerdeki ve dünyayı hırslardan uzak, kendile­rini Allah-u Teala’ya ve din kardeşlerine daha ya­kın hissetmelerine sebep olur. Yani, gecenin karan­lığı, sessizliği ve garipliği, bu insanların birbirle­rine daha fazla sokulmalarına, birbirleriyle daha fazla kaynaşmalarına sebep olur.

2-Rek,at sayısının yirmi oluşu: Oruçlu iken kılı­nan farz namazlarının sayısı on rek’attir. Teravih namazı yirmidir, yani iki katıdır. Bundan belki şu çıkabilir: Orunlu iken kılman namazlarda, iki iba­det, oruç ve namaz birleşmişlerdir. Bu münasebetle, oruçlu iken beraber kılınan bu on rek’at, iki kat ola­rak düşünülünce,oruçşuz olarak kılınan yirmi rekata eşit olduğu çıkar. Bu sayılar arasındaki münasebetleri, başka türlü değerlendirmek de mümkün­dür. Şöyle ki; Her gün kıldığımız farz ve vacip namazların sayısı yirmidir.. Bu yirmi sayısı hergün beraber kıldığımız namazların sayısıdır.Ramazan’da vitir namazı da cemaatle kılınır.Ramazan’ıni badet ayı olması hasebiyle,yirmidört saatte toplu olarak kılınan namazların sayısı kadar bir daha cemaat halinde namaz kılınması emrolunmuştur, Bu yirmi sayısı üzerinde biraz daha durmak gerekir. Çünkü bir günde kılınan sünnetlerin sayısı da yirmidir. Yani yirmidört saatte kılınan farzlar ve sünnetler, İslâm için çok mübarek olan kırk sayı­sında birleşirler. Teravih namazı sünnet olması ha­sebiyle. sünnet olarak düşünülünce, sünnetlerin sa­yısını, toplu olarak kılındığı için farz gibi düşünü­lünce de farzların sayısını kırka iblağ etmiş olur.

Ayrıca rekat olarak düşünülünce günde altmış rekat eder. Madem ki Ramazan senelik bir ibadettir ve bütün senenin muhtevası kendinde toplanmıştır, öyle ise sene ile ilgili bazı işaretlerin bulunması ge­rekir. Bu münasebetle şöyle düşünmek belki müm­kündür: Altmış rekat, otüz günde binsekizyüz rekat eder. Bu sayı, senenin oniki ayma bölünürse, yüzelli rakamı elde edilir. Bu yüzelli sayısı da, aynı günleri olan otuza bölünürse beş rakamı elde edilir. Dikkat edilecek taraf, Ramazan’daki namaz sayıları ile se­nenin her gününüe ait bu beş rakamının çıkmış ol­masıdır. Yani Teravihin sayısının eklenmiş olmasıyla bu beş rakamı elde edilmiştir. Başka şekilde bu sayıyı bulmak mümkün değildir.

3-Farz veya vacip olmadığı halde toplu olarak kı­lınması: Teravih namazı sünnettir. Sünnet namazlara genellikle toplu olarak kılmmadığı halde, Teravih namazının farzlar gibi toplu kılınması hakikaten üzerinde en fazla düşünülmeye değer bir husustur.Farz olmayışı, müslümanları fazlaca mes’uliyeti altına sokmamak için olsa gerektir. Toplu olarak  kılınmasına gelince; bu hal, Allah-u Teala’nın her ne pahasına olursa olsun müslümunların birlik, beraberlik içinde olmalarını istemesinin en güzel bir ifadesidir;. Başka bir deyişle,syıda hem sünnetle hem de farzla aynı eşit durumda olan Teravih, iki çeşit namazın (sünnet ,farz) bütün hususiyetlerini kendinde toplamak suretiyle, müslümanlara bir günlük ibadetin zevk ve heyecanını tekrar yaşatır.

Ali Murat Daryal – İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri

Gelen arama terimleri:

  • istenilenin olmasi icin oruc tutmak

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*