2-On Beş Yerde Erkek ve Kadın Müsavidir

İslam dîni on beş yerde erkek ve kadın nevi’lerinin haklarını müsâvi kılmaktadır. Bu on beş yerde erkek ne gibi haklara sahibse kadın da aynısına sahibdir.

1 –Küfür, zulüm, fısk ve isyanı terk etmekte kadın erkekle eşittir ve binaenaleyh bîat etmekte, oy kullanmakta kadın ve erkek eşittir. Şu kadar ki, Peygamber erkeklere hem söz ve hem musafaha ile, kadınlara yalnız sözle bîat etmiştir. Demek erkeğin imzası nerelerde geçerliyse, kadının da imzası oralarda geçerlidir. Nitekim bu hüküm şu ayet-i kerîmeden anlaşılmıştır:

*“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar -Allah’a hiçbir şey eş tutmama­ları, hırsızlık (ve gasb) yapmamaları, zina etmemeleri, evladlarını öldürmemeleri (çocuk düşürmemeleri), elleriyle yapageldikleri arasın­da bir iftira düzüp götürmemeleri (bir çok gayrı meşru doğurup sonra ko­casına nisbetle iftira etmemeleri), herhangi bir iyilik hususunda (emrede­ceğine) Sana âsi olmamaları şartıyla- bîatleşmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret isteyiver. Çünkü Allah çok yarlıgayıcı ve çok esirgeyicidir.” [El-Mümtehine 12] buyrulmuştur. Erkeklerin de bîati yine bundan ibaret idi.

Mekke-i Mükerreme’nin fetih gününde bu ayet nazil olunca, Pey­gamber aleyhisselam erkeklere musafaha ederek, kadınlara da yalnız sözle bîat ettiler. Şu halde erkeklere haram olan ne varsa kadınlara da haramdır. Mesela bir erkeğin yabancı bir kadının veyahud kadının ya­bancı bir erkeğin sözünü ihtiyaç kadar dinlemesi caizdir. Dîni talimde, alış verişte ikisi eşittirler. Ancak bir erkeğin kadınla tenhada bulunmaları haramdır. Binaenaleyh bir şeyh, âlim, müderris veya muallim, kız talebesinin elini tutamaz. Ancak bir doktorun dokunması bundan müstesnadır. Yani kadın bir doktor bulunmazsa yahud erkek doktor bir kadın vası­tasıyla teşhis etmekten aciz kalırsa, bu takdirde doktorun kadına dokun­ması, müdahale etmesi caizdir. Aksi de böyle. Nitekim İbnu Âbidîn bu hususta bir risale de yazmıştır.

Hazreti Ayşe diyor ki: “Peygamber,* “Hadi gidin,sizin biatinizi (sözlü olarak) kabul ettim.” buyurmuştu.” Muşârun ileyhâ şöyle devam ediyor:

*«Vallahi Rasûlullah kadınlardan Allah Teâlâ’nın kendisine emret­tiğinden başkasını almamıştır. Vallahi Rasûlullah’ın eli (zevcelerin­den ve dokunması helal olandan başka) bir kadının eline dokunmamıştır. Rasûlullah onlarla sözleştiği zaman kendilerine biatinizi kabul ettim, derdi.» Demek biatte musafahadan başka erkek ve kadın eşittir.

2-İman ve ibadet konularında,

3-İslamın ahkamını icra etmede,

4-Allah’ın ve O’nun Rasûlü’nün emrlerini yerine getirmek, rûhî ve bedenî vazifelerde,

5-Nifak ve riyâyı terk etmede,

6-Huşû’ ve tevazu ile namazı kılmada,

7-Kendi mallarından zekat ve sadakaları çıkarmakta ve mâlî cihadda,

8,9- İffet ve namusu korumakta, seferde ve iktidarsızlık halinde orucu bozmakta,

10- Allah’ı zikir etmede, dua ve teşbihlerde,

11- Bunları tebliğ ve talim etmede erkek ve kadın müsâvîdir. Ancak talimde şartlar vardır. Nitekim doktorluk, alış veriş ve mecburi konuşma­larda da şartlar vardır: Edeb, hayâ, vakar. Bunlar hepsi şu ayet-i kerî­meden anlaşılmaktadır:

*“Allah’ın emrlerine râm olup boyun eğen erkekler ve Allah’ın enir­lerine râm olup boyun eğen kadınlar, (dinde tasdîki gerekli olan İslamın tümüne) iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, tâatte devam eden erkeklerle tâatte devam eden kadınlar, (özünde, sözünde ve ha­reketlerinde) sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi olan erkeklerle mütevazi olan kadın­lar, (gerek farz ve gerek nafile) sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerleri (ha­ramdan) koruyan erkeklerle gizli yerleri koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar için Allah mağfiret ve büyük mükafatı hazırlamıştır.” [El-Ahzâb 35] buyrulmuştur. Bu ayet-i kerîmede erkek ve kadın nevi’lerinin eşit oldukları yerlerle müşterek vazifeleri beyan buyrulmuştur. Özellikle zikir kelimesinde, Kur’an tilâveti, ilimle iştigal, hatta tebliğ ve talim dahildir.

Bazı ayet ve hadislerde hitab erkeklere yöneldiği için birçok dinde cahil olanlar “Allah erkekten bahseder ve kadından bahsetmez.” diyor­lar. Halbuki bu iddia onların cehaletindendir. Çünkü Arab edebiyatın­da olduğu gibi Kur’an ve hadiste de iki nev’e hitab olduğu zaman “tağlib” kaidesine binaen bir taraf zikredilir, diğer taraf kasdedilir. Nite­kim ayet-i kerîmenin sonunda olan “hum” yani onlar zamirinde tağlib vardır. Çünkü hum zamiri erkeklere mahsus olan zamirdir. Hitab erkek­lere olsa da sibak ve siyak karinesiyle her iki nevi’ kasdolunmaktadır.

Nitekim”Namazı dosdoğru, yerli yerinde kılın.” mealindeki emr-i şerîf erkekleredir, amma hitab yine tağlib kaidesine binaen umumdur. Kadınlara mahsus hükümlere gelince, onların özelliklerini be­yan etmek için -bir önceki ayette olduğu gibi- kendilerine ayrıca sıfatla­rıyla beyan olunmuştur.

12- Miras almakta, -mikdar söz konusu olmaksızın- kadın ve erkek eşittir. Ancak bir meselede kadın bir, erkek iki pay alır. Bu da ferâiz ilmin­de hikmeti beyan olduğu üzere, kadın ekseriyetle babasıyla çalışmaz, oğlan kardeşi çalışır, onun için oğlan iki pay alıyor. Bir de, kadının başı­na bir iş geldiğinde, mesela mağdur duruma düştüğü zaman, oğlan kar­deşine döner. O da mirasta kız kardeşinden fazla aldığı hisseyi nazar-ı itibara alarak, kendisine malından harcar gibi minnetsiz bakar. Sanki kız kardeşi payından bir kısmını kendisine emanet etmiştir, amma mülkiye­tinden çıkmıştır. Ve daha birçok hikmetleri vardır.

13-Kazançta erkek ve kadın farksız olarak, her biri kendi kazancı nisbetinde malına sahibdir. İster bu kazanılan mal ve mülk el emeğiyle ve ister mirasla ve ister hibe ile kazanılsın, farksızdır. Maateessüf hanım­larına kayınpederlerinin malından mirası almayı emredip sonra gasbe- denler de vardır. Bu da zulümdür. Kadının babasından aldığı miras şah­sına mahsustur.

14-Şahidlikte erkek ve kadın eşittir. Ancak burada da, kadının aklı, beyni gibi kuvvet ve hacim olarak, erkekten daha az olduğu için, miras meselesinde olduğu gibi, kadın erkeğin yarısı sayılmaktadır. Kadının er­keğin yarısı olmasını, ileride ilmen de isbat edeceğiz.

15-Siyasi ve diplomasi konusunda, bir çok yerlerde erkek ve kadın eşittir.

Kadın fıtraten, akıl ve kuvvetçe erkekten daha zayıf olduğu için, siya­si ve diplomasi konularında tek başına hareket edemez. Nitekim hacca gitmesi tek başına caiz değildir. Şu halde fikir alış verişinde, hac mese­lesinde kadın bir erkeği kendisiyle beraber işleyeceği harekete ortak et­melidir. Bir önceki konuda Süleyman aleyhisselâm’ın kıssasına bakınız.

İSLAM DÎNİ NEVİLERİN GÜÇLERİ NİSBETİNDE VAZİFELERİ TEVCİH EDER VE HAKLARINI KORUR

İslam dîni insanlardan erkek ve kadınlara güçleri nisbetinde ahlakî vazifeleri tevcih eder ve zayıf olanların haklarını korur. Özellikle kadın­lara merhamet etmeyi emreder. Allah Teâlâ her iki nevi’den mürekkeb insanı yaratmış, yarattığı için her birinin güç ve liyâkat nisbetini bilmiş ve ona göre teklifleri yöneltmiştir. Nitekim zaman cinsinden ibaret gece ve gündüzü ayrı ayrı olarak yaratmış, her birini muayyen vazifelere zarf kılmıştır. Evvelden dediğimiz gibi, mesela gündüzü hareket, sanat ve zi- raatle çalışmak, hüküm etmek ve cihad yapmak gibi vazifelere mahal kılmıştır. Böylece gündüzde erkeğe hareket ve çalışmayı emretmiştir.

Şöyleki, bir erkek sabah yatağından kalkar, günlük vazifesine devam eder, hayatının rızkını temin etmeye çalışır. Akşama kadar yorulur. Bu yorgunluğunu zarf olarak geceyle, zat olarak eşiyle giderir. Demek gece istirahat için olduğu gibi, kadın da erkeğinin yorgunluğunun giderilmesi için yaratılmıştır. Sabahleyin erkeğini evin içinden iş yerine iteler, ak­şamleyin de eve çeker, yorgunluk ve bitkinliğini giderir ev hanımı. Erkeği ona döndüğü zaman yemeği hazır, yeri temiz, evi havalı müreffehtir. Ev halkına selam verir, rahatça oturur. Ev kadını arkadaşına hoşgeldin der, moral verir. Icab ettiği mikdarda işini yapar, istirahatini temin eder. Er­keğin kazanıp ona teslim ettiği maldan infak eder; artan kısmı muhafaza eder.

İşte böyle bir kadının yanına gelen erkek sükun bulur. Cennet bu! Birbirine mukabil iki nevi’, erkek ve kadın, İslamın emrettiği şekilde hayat vazifelerinde çalışırlarsa, Allah da aralarına muhabbeti, şefkati, sevgiyi, şuuru, şevki, rağbeti ve bağlılığı verir. İşte ızdırablar bununla geçiverir. Tatminkârlık da bunda mümkündür. Aksini düşün. Kadın cam fabrikasın­dan geldi; yorgun. Beyi demir fabrikasından geldi; yorgun. Pazar günü her biri kendi kazancından filesini doldurmuş, mutfak masrafını görmüş, ikisi de infak etmiştir. Yalnız ve yalnız bir iki ayda birbirine iki eş muame­lesine muhtaç, bunun dışında hep ayrı olursa, vicdana havale. Nefret mi, sevgi mi? Kavga mı, kucaklama mı? Kim bunların yorgunluğunu gidere­bilir, öfkelerini yenebilir, aralarına girebilir? İşte dünyadaki cehennem bu! Şu ayet-i kerîmeye dikkatle bakın.

“Size nefslerinizden kendilerine (ısınıp) sükun bulmanız için zevce­ler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve esirgeme yapması da O’nun ayetlerindendir. Hiç şübhesiz fikrini (dimağ ve kalbini) çalıştı­racak bir kavim için elbette ibretler vardır.” [Er-Rûm 21] buyrulmuştur. Cinsler daima birbirinden nefret eder. Ama nevi’ler birbirine cezbolunur. İnsanların hepsi kadın yahud da hepsi erkek olsalardı, iki eşin araların­daki merhamet ve aşk cazibesi nereden olurdu? Gece ve gündüz de bir olsaydı, bu nizam nasıl devam ederdi? Şübhesiz Allah Teâlâ, erkek ve kadınların yani iki eşin mütekâbil vazifeler görmeleriyle kalblerine sevgi, bağlılık ve meyl-i küllîyi vermiştir. Eğer kadın erkek vazifesini, erkek ka­dın vazifesini görürlerse, aralarındaki küllî muhabbet, küllî nefrete dönü­şür. İşte bu nefrreti kaldırmak için Allah Teâlâ nikah akdini meşru kıl­mıştır. İşte Sünnetullah! Demek kadın ve erkek ikisi içeride veya ikisi dışarıda çalışırlarsa Sünnetullah’ı ihlal ederler. İşte bu ihlal, evlerdeki anarşiyle semerelenir.

Mühim veyahud büyük vazifeye tefekkür lazımdır. Eğer erkek mutfak işiyle uğraşırsa, şübhesiz fikri dağılır, işin iki yakasını bir araya getire­mez olur. Özellikle iş takibcisi ve memurlar, çalışma esnasında dimağı mutfakla bağlı olunca işi nasıl yürütebilir? İşte bunun için ev kadını evde iş görmekle erkeğin mefkeret ve âkile kuvvetine yardımcı olur. Böylece kadın da mutfak ve evinin iç İşinden başka çalışmaya uğraşırsa, onun da alâkası evden ve koskocaman ev işlerindeki bilgilerden geri kalacaktır. Erkek dışarıdaki işi görmekle kadının rûhî huzuruna yardımcı olur. Zaten örf de bunu gerektirir.

Eğer böyle olmazsa her iki taraf için bece­riksizlik ve başarısızlık olur. Avrupanın birçok mütefekkirleri bu başarı­sızlığı ilan ederek feryad etmektedirler.*“…Kadınların yüklendikleri ma’rûf hak gibi, alacak hakları da vardır. Erkekler derece (güç, mertebe) olarak onlardan üstündür…” [El-Bakara 228] buyrulan ayet-i kerîme, erkek nev’inin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde haklarını beyan ederek, ayrıca birçok cihetlerle erkeğin üstün yaratıldığını da izah etmektedir. Kadınların zayıf­lıklarına mukâbil, erkeklerin onlara yedirmeleri, giydirmeleri, rahmet ve şefkat etmelerini de emrediyor. Nitekim bu hükme işareten Rasûl-u Muh­terem:“Sizin en hayrlınız hanımlarına en hayrlı olanınızdır.” buyurmuştur. Her cihetten kadınlara iyilik edin demektir.

İşte kadın haklarını koruyacak, İslamın aslî düsturlarından birincisi budur. Demek İslam dîni kadınlara en büyük hakkı tanımaktadır. Çünkü erkek hareketli ve işçi olduğu münasebetiyle kadına muhtacdır ve onsuz tekmil edemez. Bunun için erkek evliliği terk edemez, aynı zamanda kadınlara vazifenin dışında bir vazifeyi yükleyemez. Çift sürmek, ağır ticaret yapmak, sanayi yerlerinde çalışmak gibi işlere kadın bünyesi müsaid değildir. Zaten böyle yerlerde onun çalışması şerefine layık olmayan bir şeydir. Bence dairelerde, fabrikalarda kadınların çalıştırılması, vahşet ve haklarına tecavüz etmekten başka değildir. Çünkü kendilerine mahsus birçok vazifeleri vardır. O vazifeleri icra etmek için bilgiye muhtaçlardır. Onları sahalarından başka yerde çalıştırmak, bünyeleriyle kendi vazifeleri arasına sed çekmekle ifade edilir. Bu sırra binaendir ki bir çok fukaha: “Kimsesiz kalan bir kadının nafakası devlete vacibdir. Devlet bunu ödeyemez ise bulunduğu mahal­lenin adamlarına yüklenir. Mahalledeki müslümanlar ona bakmaya mecburlardır.” demektedirler. Binaenaleyh kadın evinde oturur, cemiyet ihtiyacını görür.

Genç kadın hayz zamanında namazı terk, orucu tehir eder. Demek Allah Teâlâ onlardan bir kısım teklifi kaldırıyor. Teklifi kaldırdığı günlerde onları ağır işlerde fabrikalarda çalıştırmak, haklarına tecavüzdür ve Sün- netullah’a muhaliftir. İşte bu yardıma teşvik için Allah Rasûlu şöyle buyurur:*”Kim müslüman bir evin ehline bir gece ve gündüz (yemek, içmek ve giy­mek) masrafını temin ederse, Allah Teâlâ günahlarını örter.” Şübhe­siz mahallede bulunan müslümanlar belediye ve devlet bu vazifeyi görmezse, yani kimsesiz kalmış, çalışmaya mecbur kadınlara yardım etmezse, Allah korusun namus mefhumu ortadan kalkar. İşte bu namu­sun korunması için kadınların şerefini korumak ve onlara yardım etmek İnsanî bir vazife sayılmaktadır.

Demek erkek, kadın ve namusun bekçisi­dir, kadını koruyucudur. Zaten erkekle horoz arasında fark budur. Kadının nafakasını elinden gasbeden bir adam, horoz kadar idrakli değildir. Çünkü horoz bir taneyi bulur, tavuğu çağırır, ona yedirir. Bu ise, tavuğun bulduğu bir taneyi elinden almış oluyor. Bu da zulüm!

*“Sîzden biriniz şükredici bir kalb, zikredici bir dil, ahiretine (ve dünyasına) yardım edici mü’mine, saliha bir zevce tutsun.” buy­rulmuştur. Kalbin huzuru böylece temin edilir. Kadın kocasına ev işlerinde yardımcı olduğu gibi, ayrıca ahiretine de yardımcıdır. Demek izdivac sadece keyf için değildir.* “Kadınlar ancak erkeklerin (mukabili, dengi, benzeri ve) şıkkıdır.” Yani bir parçasıdır. Şu kadar ki, erkekler güç, bünye ve akıl itibarıyla onlardan üstündür. Bunun için ev işleri onlara farz olmadı. Evde çalışmaları cihad sayıldı. Hayrete şâyan ki İslama bir kuyruk takarak İslam sosyalizmi iddiasında bulunan zavallı insanlar, “Kadınlar ancak erkeklerin şıkkıdır.” mealindeki ha­dîs-i şerîfi göstererek “Her cihetle kadın erkekle eşittir.” şeklinde mana etmişlerdir. İşte bu korkunç bir hatadır.

Ailevi yuva kurmak, bir kuvvetli ve bir zayıfın hayat şirketinde ortaklaşmalarıdır ki iki ortaktan hangisi kuvvetli ise hâkimiyet ve emr onun elindedir. Ayrıca ona şefkat ve merhamet teklifi yapılır. Hayat geçimini temin etmek, kazanç vesilelerine başvurmak vazifesi erkeklere yüklenir. Aldıkları ve kazandıkları mallarından kadınlara infak etmekle, üstünlük kazanırlar erkekler. Çünkü ilmen de erkeğin kadından üstün olduğu müsbettir. Bundan dolayı aile reisliği ona verilir. Şübhesiz reis şefkatli, idareci ve cömerd olmalıdır.

*“Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. O sebeble ki Allah onlar­dan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmıştır. Bir de (er­kekler kadınlara) kendi mallarından infak etmeleri sebebiyle…” [En-Nisa 34] mealindeki ayet-i kerîme, hayat şirketinin kurulmasında ve ortaklıkta hâkimiyet ve emri erkeklere vermektedir. Reislik, hâkimiyet ve amirliğin erkeklere aid olduğunu beyan etmiştir. Çünkü hayz, nifas ve gebelik za­manlarında kadınlarda asabî durumlar, acizlik, bedenî ızdırablar ve aslî bünye zayıflığı zarûrîdir. Hâkimiyet ve amiriyet vazifesi de onlara yükle­nirse, tahammül gücünün dışında bir şey yüklenmiş olur ki, bu mizaçla­rını değiştirir ve onlara zulüm olur. Eğer kadınlara yalnız bu hak verilirse, hiçbir zaman asabî hastalıklara yakalanmayacaktır. İşte bunu idrak et­mek lazımdır.

Gebelik zamanlarında zaaf üzerine zaaf çeker, hayz ve nifas günle­rinde namazı terk, orucu tehir eder. İşte bu vakitlerde zevci ona hizmet eder, yardım eder ve her zaman mallarından ona infak eder. İşte bunun için erkek kadına hâkimdir. Ayrıca erkekleri onlara mehir verir. Bu da er­keğin üstünlüğünü gösterir. Bu itibarla erkek cihadla mükellef olur, kadın ise cihadına evinin içinde devam eder. Erkeğin malını koruması cihad- dır, namusunu koruması cihaddır, ev işlerini görmesi cihaddır, nakış di­kiş yapması cihaddır. İşte bu hak kadınlara verilmiştir. İslam sisteminin dışında ise bu hakkı kadınlardan alırlar.

Peygamber’in saadet zamanında bir kadın; kocasının, yüzünü yara­ladığını söyleyerek şikayet etmiş, kısas davasını açmış, Peygamber:* “Onun buna (yüze vurması) hakkı yoktur.” buyurmakla ka­dının lehinde hükmetmiş; bunun üzerine “Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler.” mealindeki ayet-i kerîme nazil olunca da Rasûl-u Muhterem:* “Ben bir işi (kısasla hükmetmeyi) kasdettim.Allah ise başkasını irade etti.” buyurmuştur. Yani: “Erkeğin kadını edeblendirme hakkı da vardır. Mademki amirdir, amir terbiye edicidir.” demek istemiştir. Binaenaleyh kadın itaat etmezse ve dayağı hak eder­se, erkeğin onu edeblendirmesi zulüm değildir. Amma erkek hıyanet ederse zulmetmiş olur. Bu manaya işareten de Rasûl-u Muhterem şöyle buyurmuştur:* “Şeref ve haysiyet sahibinden başkası kadınlara ikram etmez. Alçak ve düşük kimse­den başkası da onları tahkir etmez ve küçük görmez.” Bu hadîs- şerîfe binaen birçok ulemâ, kadın dövmeyi, haklı ya da haksız, çirkin görmektedirler.

Şu halde bir baba kızını verirken, ondan izin istemelidir Erkeğin huyunu araştırmalıdır. Nitekim bu manada da şu hadîs-i şerîf buyrulmuştur:*“Kendilerinden izinsiz kızlarınızı evlendirmeyin.” Yani kızlarınızı, İffetli, şeref ve haysiyetini bilir, ikram edici, efendi erkeklerle evlendirin, demektir. Demek kadınlara birçok haklar verilmiştir. Ve İslam dîni onların haklarını korumuştur.

ERKEKLERİN KADINLARDAN ÜSTÜN OLMALARI İLMEN DE MÜSBETTİR

Birçok insanlar, erkek mi üstün, kadın mı üstün diye münakaşa etmektedirler. Onun için*“Erkekler kadınlara hâkimdir…” [En-Nisa 34] mealindeki ayet-i kerîmenin mucizeli hükmünü on dokuz cihetle açıklamayı münasib gördüm. Kur’ân-ı Hakîm’in her bir harfi tek başına birçok mucizeleri beyan eder. Özellikle bu ayet-i kerîmenin nazm-ı şerîfinin tahliline bakılırsa, yaratılışta erkeğin kadından üstün olması ilim aynasında açık görülür. Şöyleki

1-Erkek nev’inin kadın nev’ine hâkim olması -mantık ilminin ortaya koyduğu delâlet-ul-iltizam kaidesine binaen- hükümde adaleti gerektirir. Çünkü adaletsiz bir hüküm, hüküm değil zulümdür. Aynı zamanda hü­küm, kadının da erkek nev’ine itaat etmesini, adaletli hükmüne razı ol­masını gerektirir. Burada hükmün delalet ettiği adalet çok derin bir ma­nayı ifade eder; en azından erkeğin, kadından gördüğü iyiliklere muka­bil onu mükafatlandırması, hilâf-ı edeb gördüğünde de edeblendirmesi, baş kaldırması ve isyanını müşahede etmesinde de cezalandırması ve ufak hatalarından göz kapatmasıyla izah olunur. Kadının erkeğin adalet­li hükmüne razı olması; kocasının emrine itaat etmesi, yüzünde onu se­vindirmesi, gıyabında malını koruması, kocasının ve kendisinin namusu­nu da hıfzetmekle ifade edilir. Bu hasletleri taşıyan kadın şübhesiz salihadır; aslâ ona zulmedilemez. Eğer “kayyâmîne” şeklinde olursa, bu takdirde tarafeynin hüküm ve adaleti Arabî nazmından daha fazla anlaşılır. Çünkü bu takdirde ayrıca mütekâbil vazifelere de delalet etmektedir ki, şu hadîs-i şerîften anlaşılır:

*“Allah Azze ve Celle’nirı takvâsından sonra, bir mü’min saliha bir kadından daha hayrlısını istifade etmemiştir. Şöyleki (amir ve hâkim olan erkeği kemâl-i adaletle) ona emrederse, kadın da ona itaat eder. Ve eğer yüzüne bakarsa onu sevindirir. Ona bir (işin yapılmasında) yemin verirse, kadın beyini tasdik eder (sözlerin yerine gelmesini fiilen ister). Kocası yanından giderse, gıyabında onun maiı ve kendisinin nefsi hakkında nasihat eder.” Yani hıyanet etmez, mütekâbil vazifeleri görür. Diğer bir rivayette şöyledir:*“Dünya bir metâ’dır (zevk u sefâdan ibarettir). O metâın en hayrlısı ka­dındır.” buyrulmuştur. Demek dünya ni’metinin en üstünü kadındır. Erkeğin ondan faydalanmasında da adalet söz konusudur. Binaenaleyh zevk bakımından kadından aldığı hakkı kendisine vermek mecburiyetin­dedir.

Nitekim ,“Kadın hakkında birbirinize hayrla muamele etmeyi tavsiye ediniz.” Kadın hakkında en hayrlı, hüsn-ü muaşerettir, bunu tavsiye edin demektir. İşte bu hadîs-i şerîf hükmün gerektirmiş olduğu hüsn-ü muaşereti de beyan buyurmaktadır. Şübhe­siz Arabî olan Kur’ân’ın nazm-ı şerîfine bakılırsa, izah ettiğimiz bu mana­lar daha kolayca anlaşılır.

2-Bugünkü ilimlerin tesbit ettiğine göre, orta boylu bir kadın orta boylu bir erkekten daha kısadır. Hacim olarak cismânî fark bulunduğu gibi, ağırlık bakımından da erkeğin kadından daha üstün olması müsbettir. “Erkekler kadınlara hâkimdir.” Yani erkek hacim ve bünye olarak kadından daha kuvvetlidir, bunun için hâkimdir.

3-Erkeğin adaleleri kadının adalelerinden biçim ve hassasiyet bakımından daha mükemmeldir. Hatta doktor Dufferin: “Kadın hacmen ve ağırlık olarak da erkeğin dörtte üçü nisbetindedir. Bundan dolayıdır ki erkek kadından daha çalımlı ve daha süratli hareket eder.” demiştir. Arabca bilenler bu hususta Ferid Vecdî’nin Dairet-ul-Mearif adlı eserine müracaat etsinler. Orada bu mesele çok geniş olarak izah edilmiştir.

4-Orta boylu bir kadının kalbi, orta boylu erkeğin kalbinden altmış gram hafiftir. Ve o nisbette güçleri de azdır.

5-Bir kadının teneffüs cihazı, erkeğin teneffüs cihazından daha zayıftır. Mesela bir erkek bir saatte on bir curam karbon yakıyorsa, kadın bir saatte ancak altı curam karbon yakabiliyor.

6-Duyu olarak da kadın erkekten daha zayıftır. Bundan dolayıdır ki, bela ve musibetlerde kadın erkekten daha fazla mütehammildir. Aksi takdirde gebelik elemine tahammül edemezdi. Trousseau ansiklopedi­sinde şöyle demektedir: Kadın erkeğe nisbetle daha heyecanlı olmasına rağmen, erkek ondan daha mukâvemetlidir. Bununla beraber erkek ge­belik, annelik ve emzirme vazifelerinde kabiliyetli değildir. Binaenaleyh kadının evinde bu vazifelerden başka işlere girmesi ictimâî hayatına za­rardır. Yani erkeğin kabiliyeti ve hareketi, dışta ve ağır işlerde tahakkuk eder; kadınınsa ancak evinde gebelik, annelik ve emzirme vazifelerinde kabiliyeti tahakkuk eder. Şu halde erkek kadının, kadın da erkeğin vazi­fesinde zayıftır.

7-Erkek sesi kadın sesinden daha yüksektir. Mesela vahşi yaşayan bir kadın, medenî erkek gibi çift sürer, dışarıda çalışır, fakat bununla be­raber sesi mütekâbil erkeğe nisbeten çok hafif ve incedir.

Bunlar hepsi bazı yerlerde kadının, diğer bazı yerlerde erkeğin kabi­liyetlerini göstermektedir. Netice itibarıyla erkek kabiliyetiyle dışarıda, kadınsa içeride çalışmalıdır. Sünnetullah ve tabiî kanun bunu gerektir­mektedir. Aksi takdirde mizaç değişir ve asabiyet bozulur.

8,9- Hacim, şekil ve madde olarak kadının beyni erkeğin beyninden daha küçüktür. Her iki nev’in orta boylularında kadının beyni, erkeğin beyninden yüz kusur gram daha hafif görülmüştür. Çünkü kadının beyni­nin telâfif ve sincâb-i cevherleri -ki bunlar idrak aletleridir- erkeğe nis- betle az intizamlıdır. Bundan dolayı kadın beyni, amirlik ve hâkimlik vazi­fesine elverişli değildir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de bunu Allah’ın Rasûlü mucize olarak beyan etmiştir:*“Şüb­hesiz ki onlar akıl ve dince noksandırlar.”

10-Kadının his ve heyecan aletleri, terkib olarak daha güzeldir. Onun için erkeğin zekası ondan daha kuvvetli, yani erkeğin güzelliği ze­kasında, kadının ise sûretindedir. Psikoloji ilminde tesbit edildiği üzere kadın aldanır, erkekse aldanmaz; kadın avlanır erkekse avlanmaz. Eğer kadın dışarıda olursa şübhesiz namus ihlal olunur.

Maddecilerin: “Kadın nev’inin hayat şartlarından, terbiyeden mah­rum olmaları bu eksikliği meydana getirmiştir. Eğer onlar da erkek gibi çalışırlarsa beyin hücreleri zaman zaman tekamül edecektir.” demeleri bizim bu davamızın aleyhinde ilmî bir delil teşkil etmemektedir. Çünkü tâ eski asırlardan beri bazı milletler kadınları da erkekler gibi ilim ve sanat­ta çalıştırmaktadırlar. Onların kadınlarının beyin hücreleri, erkeğin beyin hücreleri gibi idraki kazanmamıştır. Nitekim Dairet-ul-Mearif ansiklope­disi bu hususta birçok nakilleri yazmaktadır

Kur’ân-ı Hakîm ,*“Her şeyden(cinsten) çift (erkek ve dişi) olarak yarattık, ki inceden inceye düşünesiniz diye.” [Ez-Zâriyat 49] ve *“Hakî­katen O, erkek ve dişi olmak üzere her şeyi çift yarattı.” [En-Necm 45] mealindeki ayetlerde herşeyde erkeklik ve dişilik olduğunu beyan bu­yurmuştur. Şübhesiz erkeğin ve dişinin kabiliyetleri değişik sahalarda­dır. Her biri kendi sahasında çalışır. Biri diğerinin vazifesini göremez. Bunun içindir ki insandan dişinin vazifesini beyan etmek üzere Rasûl-u Muhterem şöyle buyurmuştur.

*“Gerçek onlar akıl ve dince noksandırlar. Onlar evlerinin ortasında ömürlerinin yarısında otururlar. (Hayz ve nifas günlerinde) Namaz kıl­mazlar ve oruç tutmazlar.” Binaenaleyh kadının kabiliyeti anne olmak­ta, emdirmekte ve çocuk terbiyesinde, ev işlerinde elverişlidir. Koenig Cannon ansiklopedisinde diyor ki: Psikoloji ilmi bize bu hakîkati de gös­termiştir. Kadın keşif ve idrakte zayıftır, çünkü beyni hafiftir. Onun için dışarıda çalıştırıp da erkeklerin tahakkümü altına sokmamak gerekir. Zi­ra tabiî olarak erkek dişiye musallattır. Bu tasallut kadınlarda birçok zaafiyetleri icad eder.

11-İblikâr-un-Nizam adlı eserin müellifi feylesof Prodon: “İçtimaî hayatta kadının İlmî, amelî ve adaletle olgunluğu, erkeğe nisbetle üçte ikidir. Tab’en kadın erkeğe boyun eğmek mecburiyetindedir. İşte böyle olunca riyâzî ilimlerde çalışması onun bünyesine ağır gelmektedir. Öyle ise kadını erkekle eşit tutmak, zor işlerde çalıştırmak, onu zulüm zinciriy­le bağlamaktan ibarettir. Kadın bu zincirle bağlanınca nikah bağı onu zabtedemez. Bundan dolayıdır ki iki eş arasında sevgi alâkası kesilmek­tedir. Şu halde âlimlerin, kadınların bünyelerine ve kabiliyetlerine göre çalıştırılmaları için kanun çıkarmaları lazımdır. Aksi takdirde gün gittikçe ev işlerinde beceriksizlikleri artıyor.” demiştir.

Kadının bünyesi ve ruhu zayıf olmasına karşı İslam dîni birçok ah­lakî düsturları ortaya koymaktadır. Onları çalıştırmak için yeni bir usul çıkarmaya lüzum yoktur. Çünkü İslam dîni kadınların kendi evlerinde ya­pacakları nakış, dikiş, dîniyle ilgili ilmi tahsil etmek, tıbbı öğrenmek için usuller tayin etmiştir. Zaten kabiliyetleri buna müsaiddir. Tıbbın dışında ve dîni ilim dışında sair ilimlere ihtiyaçları yoktur. Ancak okumaları da haram değildir. Şu halde bir kadını dindar, ev işlerinde becerikli olarak yetiştirmek zarurettir.

Türkler erkek evlada mahdum, kız çocuğa kerime demişlerdir. Ke­rîme, çokça kıymetli ve göz bebeği demektir. Şu halde kerimenin süsü,ziyneti, sadeliği içinde kalmalı, namus, haysiyet ve şerefini korumalıdır. Böylece yetiştirilen bir kadının ağzından hikmet ve ruhundan letâfet akar. İşte kadınlar bu kıymetlerini bilirlerse erkeklere galib olacaklardır. Müslüman bir Türk kadınının, aslâ Avrupalılaşmaya kabiliyeti yoktur. Ve erkeklerin de onları soymaya hakları yoktur.

12-Erkek güçlü ve âmildir, kadınsa ma’muldur; âmiller daima tesir edicidir. Diğer ifade ile kadın erkeğin tarlasıdır. Vazifesi nesli çoğaltmak, terbiye etmektir.

13-Fıtraten erkek nev’i dişi nev’ine musallattır. Kadının bu mağlu­biyeti ondan hükmü selbetmektedir. Çünkü mukavemet gücü azdır.

14-Mukavemet güçleri zayıf olduğundan hilesi fazladır. Çünkü tabiî olarak bir canlı, gücünün zayıflığından dolayı hileye başvurur. Onun için kadın siyasî işlerde tek başına hüküm ederse, devletin yıkılmasına sebe­biyet verir.

15-Tarih ilminin isbat ettiği bir hakîkat de muhakkak şudur: Roma devleti gibi birçok büyük devletler kadın yüzünden yıkılmıştır. Nitekim Romalı meşhur Katon’un tavsiyeleri şöyledir: “Kadının evinin haricinde örtüsüz olarak bulunması fıtrat ve nizamı bozar, erkekleri varacağı he­deften geri çevirir ve binaenaleyh vahşete sebebiyet verir.” Onun bu fikri doğrudur. Nitekim şu hadîs-i şerîfle onun bu fikri takviye olunmaktadır:

*“Şübhesiz ki (zulme uğradığında yahud çok serbest olduğunda dışarıda dolaşan) kadın şeytan sûretinde gelir ve şeytan sûretinde gider, dö­ner. Biriniz böyle bir kadını gördü mü, derhal eşine gelsin. Çünkü bu onun nefsinde olan şehvet ateşini giderir.” buyrulmuştur. Demek kadın da erkek gibi serbest olursa veyahud da zulüm ve hakarete uğrar­sa, diğer birtakım erkeklerin gazab kuvvetini tahrik eder, ziynet ve süslü görünürse dince zayıf erkeklerin şehvetlerini tahrik eder, açık saçık olur­sa ve binaenaleyh erkeklerin kalabalık olduğu yere girerse diğer yaban­cı erkeklerin cazibesi altında kalır. İşte fitne ve felaket bundan ileri gelir. En güzel ifade bu durumlarda “Kadın şeytan sûretinde gelir, şeytan sûretinde gider.” buyrulmasıdır. Burada kadının şeytanlığı, kendi fıtra­tından uzaklaşmasından yahud erkeklerin gazab ve şehvet kuvvetlerini tahrik etmesindendir.

Son asırlarda Avrupa mütefekkirleri de tarih ve ansiklopedilerinde bu hakîkati idrak etmektedirler. Ne fayda ki bu hakîkati idrak edip feryad edenlerin sesleri işitilmemektedir. Hiçbir felsefî terbiye kadın ve erkek cinsini mutedil bir hale sokamaz. Çünkü kadının mutedil hale gelebilme­si için üç şart vardır. Birincisi kendisine zulüm olunmaması, İkincisi açık saçık veyahud kapalı süslü görünmemesi, üçüncü şart olarak da ihtilat- tan sakmmasıyladır. Kadının dışarıda dolaşmasında bu şartlar ihlal olu­nursa, insan cinsinin her iki nev’ine fitneler baş gösterir. Nitekim:

*”Hiçbir sabah yoktur ki iki melek şu nidada bulunmasınlar: Kadın­lardan dolayı erkeklere, erkeklerden dolayı kadınlara yazık olsun!” buyrulan hadîs-i şerîf izah etmiş olduğumuz manayı ifade etmektedir. Bu hususta ayrıca Tarih ansiklopedisinin okunmasını tavsiye ederim.

Bugün müsbet derecesinde psikoloji ilmi ihtilatın zararını tesbit et­mektedir. Binaenaleyh bu ilme göre de aile reisliği kadına verilmemek­tedir.

16-Kadının hürriyeti, şeref ve haysiyeti gibi, örtünmek ve velisine itaat etmeye bağlıdır. Demek kadının örtünmesi süslü püslü olarak göze görünmemesidir. Şayed ihtiyaç olursa dışarıda koruyucu bir hâkimin ko­ruması altında bulunması gerekir, fıtrat da bunu icab ettirir. Psikoloji ilmi bunu da isbat etmektedir. Maamâfih fizyoloji ilmiyle iştigal edenler bu hakîkati idrak etmekten aciz kalmaktadırlar. Derler ki: “Kapanan kadın evde kala kala birçok hastalıklara mahkum olur, hastalıklara yakalanır. Onun için kadın hareketli, canlı olmalı her yere girip çıkmalıdır, tâ ki er­kek gibi sıhhate hareketiyle kavuşabilsin.” Onların bu deyişi ilmî bir ha­tadır. Çünkü eğer hareket sıhhati celbediyorsa, kadının havadar evinin içinde hareket etmesi, çalışması sıhhatini bozmaz, bilakis sıhhati temin eder.

-Psikoloji ilminin de tesbit ettiği vecihle- Her yere girip çıkması neticesinde zulme uğraması muhakkaktır. Çünkü insandaki şehvet feverânının zabtedilmesine imkan yoktur. Erkek ve kadın hakkında ihtilat ve tenhalaşmak, hele örtüsüz olunursa, aklın şehvete mağlub olmasına yol açar. Eğer utanç, cemiyet korkusu olmazsa felaket meydana gelir ve nesil bozulur. Çünkü hakarete uğratılmış bir kadının mazlumiyeti ve ya­hud bir kadının süslü görünmesi, bir kısım erkeklerin gazab kuvvetlerini, diğer bir kısmının şehvet kuvvetlerini itidal halinden çıkarır. Çünkü bir kadının bir erkekle yalnız bulunması yahud da iki nev’in ihtilafı; bu­luşmak, anlaşmak, tenhalaşmak, sözleşmek ve devamına sirayet eder. Fakat kadın kendisini bir amirin emrine ve kocasının hükmüne tâbi’ ola­rak inanırsa bunlardan hiçbirisi olmaz. Ne zalim erkeklerin tasallutu fiile geçebilir, ne de hain nefsler namusu pây-mâl edebilir, işte burada şu hadîs-i şerîfin hikmeti anlaşılmaktadır:

*“Kadınla tenhalaşmaktan sakın ha! Nefsim Kudreti’yle yaşayana andolsun! Bir adam bir kadınla tenhalaştı mı, şübhesiz şeytan der­hal aralarına girer. Eğer bir adam çamurla bulaşmış bir domuza yaklaşıp dokunursa, omzunun -kendisine helal olmayan- bir kadı­na değmesi veyahud ona yaklaşıp dokunmasından daha hayrlıdır.” buyrulmuştur. İşte tedavi bu hadîs-i şerîftedir. Bir mal, emtia açık bir yerde olursa, hırsız olmayanı hırsız yapabildiği gibi, kadınla ten­halaşmak yahud ihtilat da en emin insanı bile hain edebilir. Onun için hâkimiyet erkeklere verildi. Erkek kadına amirdir, koruyucusudur.

17,18- Erkeğin emri ve hükmü altından kendini çıkarmak isteyen bir kadın er geç akıl ve şuur muvazenesini kaybeder ve asabî has­talıklara dûçâr olur. Nitekim Fransızcadan Arabcaya çevrilmiş Tarih an­siklopedisinde şunlara rastlanmaktadır: Erkeklerin emrinden kaçan ka­dınlar yüzünden 1889 ile 1893 arasında dört sene zarfında İtalya ve Fransa’da korkunç kadın intihar vak’aları olmuştur. Mesela İtalya’da beş yüz altmış dokuz, Fransa’da ise beş bin sekiz yüz altmış dokuz kadın in­tihar etmiştir. İşi merak eden bilginler, bu olayları Şark memleketine kıyas etmişlerdir. Şark memleketlerinde beş asırda ancak bu kadar inti­har vuku bulmuştur. Bunun sebebini iki noktada bulmuşlardır: Birincisi kadının fıtrî kanunun müsaade etmediği yerlerde çalıştırılması, İkincisi kendi çocuklarından ayrı kalması yani onların kocalarına ya da koca­larının onlara bağlı kalmamalarıdır. Bu hal şark memleketlerinde olma­dığı için, doğrusu evlilik bağına önem verdikleri için ve kadınlar şark memleketlerinde kendi ev işlerinin dışındaki olaylara katlanmadıkları için, asabî hastalıklar onlarda az ve intihar nâdirdir. Larus ansiklopedi­sinde de bu konuya cüz’en izah verilmiştir.

19-Tıb ve bunca tecrübeler, kadınların erkeklere bağlı kalmalarını ve kendi ev işlerini görmelerini, aile reisliğinin erkeğe verilmesini isbat etmektedir. Doğrusu İslam dîninin kadın ve erkeklerin fıtratına uygun görmüş olduğu usuller tatbik edilirse, ne asabî durumlar ne de intiharlar meydana gelir. Çünkü intiharlar, ekseriyet itibarıyla inanç zayıflığından meydana gelir, inancın kuvvetlenmesiyle isyan azalır ve isyan azaldıkça huzur meydana gelir. İşte bunlar için Kur’ân-ı Hakîm’de; “Erkekler kadınlara hâkimdir.” buyrulmuştur. Tek cümle…

 

İsmail Çetin – Mufassal Medeni Ahlak

Devamı için bkn:

3-

http://ilimcephesi.com/kizlara-nazik-ruh-ve-zayif-bunyelerine-uygun-bilgiler-ogretilmelidir/

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*