Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları

NEBİ VE RESÛL KELİMELERİNİN MÂNALARI VE ARALARINDAKİ FARKA DAİR İNCELEMELER

Nebî, haber mânâsına «nebe» kökünden alınmış olursa ya ism-i fâil mânâsınadır ki, peygamber olduğunu haber verici demek olur. Ta ki, peygamberliği kabul edilerek hakkında vâcip olan saygı yerine geti­rilsin. Resûllüğü de varsa Allah tarafından halka Allah’ın hükümlerini haber veren zat demek olur. Veya ism-i mef’ûl mânâsınadır ki, Allah tarafından kendisine nebîliği veya bazı İlâhî hükümler haber verilen zat demek olur.

Yücelik mânâsına olan «nebve» den üretilmiş kabul edilirse yine ism-i fâil veya mef’ûl mânâsına olmak ihtimalleri vardır. Birinciye gö­re kendisine tabi olup saygı gösterenleri yüksek dereceye yükseltici, İkinciye göre şam yüceltilen zat mânâsına olur.

Resûl, Allah tarafından hükümleri tebliğ etmek için gönderilen zat mânâsınadır. Yanî ism-i mef’ûl mânâsınadır.

Bu kelimelerin dince mânâları bir olarak eş mânâlı kelimeler ka­bilinden oldukları veyâ mânâca farklı olmakla beraber delâlet ettikleri bir şey olarak kullanılışta eşit oldukları bazı âlimlerce kabul edilmişse de en doğrusu, büyük âlimlerin çoğunluğunun kabul ettiklerine göre mutlak umum ve husus yoluyla aralarının ayrılmasıdır.

Çünkü resûllerin miktarı 313 ve nebilerin toplamı 124.000 kişiden ibârettir ki, bu hadîslerde açıklanmış ve Kur’ân’da ,Ey Resûl’üm,biz Senden evvel hiç bir resûl ve hiç bir peygamber göndermedik ki, o bir şey temenni ettiği zaman…»(Hacc,52) âyetinde nebî, resûle atfedilmiştir. Atıf ise farklılık gerektirir.

Bu farkı belirtmek hususunda âlimlerin çoğunluğu «Resûl olan zâta kitâb indirilmesi şarttır. Ama nebî olmak için bazı İlâhi hükümlerin vahyedilmesi kâfidir.» diyorlar. Ancak İlâhî kitapların sayısının 104 ol­duğu hadîslerde geçtiği için resûllerin miktarına nisbetle üçte bir ka­dar bulunuyor. Binâenaleyh bu görüşün doğruluğunu kabul edebilmek için «O kitapların bazısı mükerrer olarak indirilmiştir.» demek gere­kiyor.

Doğrusu bu ihtimal pek de imkânsız görülemez. Zamanın geçmesi ile ortaya çıkan tahrifleri düzeltmek veya uyuyan kableri uyarmak için Allah’ın sözlerini yenilemek gibi önemli bir husus sebebiyle önceden bir resûle indirilmiş bulunan bazı kitap ve sahifeler sonradan başka resûllere de indirilmiş olması mümkündür.

Nitekim Kur’ân’ın diğer sûrelerine olan üstünlüğünü belirtmek ve­ya başka fayda ve yüce hikmetleri göstermek için Fâtiha sûresinin önce namazın farz kılındığı sırada Mekke’de, ikinci defa kıblenin Mescid-i Harâm’a çevrildiği sırada Medine’de olarak iki defa indirildiği rivâyet olunmuş ve hattâ Mesânî adıyla anılmasına bir sebep de bu inişin mü­kerrer oluşu olduğu Envâru’t-Tenzil’de kaydedilmiştir.

Şu kadar ki, resûllükte inmesi şart kılınan İlâhî kitâbın hükümlerin açıklanmasını içine alması gereklidir, diyorlar ki, kendisine Zebûr’un indiği Hz. Dâvûd’un da resûl olması gerekir, diye itiraz olunmasın.Çünkü Hz. Dâvûd, Süleymân ve Yûşa da dahil olarak İsrail oğul­ları peygamberlerinin hepsi Tevrat’ın hükümlerini anlatıp tebliğ etmek­le memur idiler.

Onların hiç biri ıstılah mânâsiyle resül değildir. Ama umûmî mânâsiyle resûllük her peygambere kullanılır. Nitekim yukarda geçen «Ey Resûlum, biz senden evvel hiç bir resûl ve hiç bir pey­gamber göndermedik ki…» âyeti buna şahâdet eder. Hattâ resûl keli­mesi de çok kere nebî mânâsına kullanılır.

Bir de, biz, bir peygamber göndermedik­çe azâb etmeyiz.» (İsra,15)âyeti ve benzerlerinde olduğu gibi bu kabilden olan kullanışlar lügat mânâsına göre veya umûm ve husûsu ilgisiyledir. Bun­da şüphe yoktur. Bizim sözümüz ise dînî mânasını belirtmek hususundadır.

Îsrâîl oğullarının peygamberlerinin vazifeleri eski hükümleri anlat­maktan ibâret olduğu için Peygamber efendimiz Muhammed ümmetinin âlimlerini onlara benzetmiştir. Zira âlimlerimizin de vazifeleri hüküm koymak olmayıp aksine, mevcut hükümleri açıklayıp anlatmaktan ibârettir.

Ümmetimin âlimleri Isrâil oğullarına peygamberleri gibidir.» hadîsi bu şekliyle sahîh değildir, diye âlimleri de mânâca doğru olduğunu inkâr etmezler.

Bazı büyük âlimler de resûlün yeni şeriat sahibi olmasını tek fark kabul etmişlerdir. Diyorlar ki: Her resûl yeni bir şerîatle gönderilir .Bu da yeni baştan bir şeriat kurmakla olduğu gibi önceki şeriatın bazı hükümlerini değiştirmekle de olur. Hattâ resûllerin çoğunluğunun re- sûllüğü bu şekildedir. Yalnız nebi olanların vazifeleri ise anlatıp teb­liğ etmekten ibaret olup hükümlerin neshine dâir kendilerine Allah ta­rafından vahiy gelmez.

Merhum Beyzâvî Hicr sûresindeki üyetin tefsiri sırasında bu gö­rüşü seçmiştir.

Kasîde-i Nûnivye’nin yazarı Celâl-zâde merhum Mevlâna Hızır Bey, Beyzâvı’nin bu seçmesine karşı «Îbrâhîm oğullarının hepsi Hz. Îbrâhîm’in şerîati ile amel edip, ona tabi idiler. Bu da yine Beyzâvî’nin Meryem sû­resindeki açıklamasiyle sabit oluyor. Bu durumda o fark Hz. Îsmâîl’in resûl olmamasını gerektirir Halbuki o, Kur’ân âyetinin delâletiyle resûldür.» diye bir itiraz ortaya atıyorsa da savunması kolaydır. Yukar­da arzedilip haber verildiği gibi İsmâîl şeriatının yeni bir şeriat sayıl­ması, Îbrâhîm şeriatının bir kaç hükmünü neshetmekle umûmî olarak yenilenip değişmesiyle de olabilir ki, bu kadarcık yenilenme ile o şe­riat müstakil bir şeriat omadığından Hz. Îsmâîl de babası Îbrâhîm’in şerîatiyle âmil idi, denilmesine bir engel bulunamaz.

Hele Beyzâvî«Ve kavmine gönderilmiş bir peygam­berdi.»(Meryem,54) âyetini lügat mânâsına yorarak Allah onu halka gönderdi, o da O’ndan onlara haber verdi.» diyor. Bu durumda Hz. İsmâîl’in, ıstılâh mânâsınca resûl olduğunu isbat edecek kesin bir delil bulunmaz. Resûl ol­mak ise nebi olmayı ittifakla gerektireceğine göre tercememizin bir ye­rinde geçtiği gibi daha umûmî olanın, daha sonra anılması Beyzâvî’nin bu şekilde tefsir etmesine açık sebeptir.

Çünkü ıstılâh mânâsına göre resûl olan zâtın nebi olduğunu ifâde etmekte açık bir fayda yoktur. Ama Allah kendisini halka gönderdi, o da hemen hükümleri tebliğ etti, sözümüzün faydalı olacağı şüphesizdir.

Cevheretü’t-Tevhîd şerhinde Bâcûrî merhum bununla ilgili sözleri içine alan faydalı bir makalesi olup, özetliyerek bazı önemli şeylerin ek­lenip nakledilmesi uygun görüldü:

Nebî kelimesinin mânâsı şu şekilde tarif edilince şartlarını içinde toplıyan ve kendisiyle ilgili olmıyan hususları dışarıda bırakan bir anlam çıkar. Denir ki: «Nebî, yaratılış itibariyle tiksindirecek şeylerden uzak bulunan hür erkeklerden İlâhî vahiy lûtfuna eren yüce zatlardır. Artık onlardan her birinin kendisine vahyedilen şerîatle amel etmesi gerekir­se de hükümleri tebliğ etmekle memur bulunanları şart değildir. İçlerin­den hüküm tebliğ etmekle memur bulunanlara resûl de denir. Bu şekilde nebî ile resûl arasında mutlak umûmîlik ve husûsilik bulunarak her re­sûl, nebî oluyorsa da her nebînin resûl olması gerekmez.

Bu tarifin kısımlarının faydaları şu şekilde açıklanır:

Körlük, baras ve cüzzam gibi halkın tiksinmesine sebep olan hasta­lıklardan uzak olmayan zât, nebî olmaz. Ama Hz. Eyyûb’un derdi ve Hz. Yâkûp’un körlüğü ile itiraz edilemez. Çünkü onların bu ârızaları, görünüşte olduğu gibi, peygamber olduktan sonra meydana gelmiş ve sonradan Allah’ın lûtfu ile birer hârika şeklinde ortadan kalkmıştır. Ken­disine tabi olmaya engel olacak ârızalar ise dâvetin başlarında olanlardır.

Hür erkeklerden, demekle meleklerle cinlerin hâriç olduğu gibi er­kek ve hür olmayanlar da hâriç oluyorlar.

Meşhur tarifteki insan deyimi kadınlan da içine aldığından bir «erkek» kaydı eklemek veya kadınlara «insâne» demek gerekir iddiâsını ortaya atmaya lüzum görülür.

«Çok fitneci bir kadın ki, gecenin ayı ondan utanır.» beytiyle bu iddiâ denmesine de engel değildir.

însan kelimesi «ins» maddesinden değil de hareket etmek mânâsına olan «nevs» den türeterek «Âdem oğullarından» kaydını da ilâve edenler vardır. Çünkü hareket etmek, cin ile meleklere, hattâ her canlıya şümûllüdür. Fakat bunlar «kârûre» kelimesinin «karâr» dan türediğini hatırlıyamamış olmalılar ki, böyle söylüyorlar. İsimlerde asıl mânânın şümülûne bakılsaydı «kârûre» kelimesi yalnız şişe mânâsında kullanılmaz­dı. Bu durumda «insân» kelimesinin türemesi «nevs» den de olsa yine her hareket edene kullanılmıyarak, «beşer» kelimesiyle eş anlamlı ol­ması zorunludur. Çünkü kelimeleri asıl çıkaranın çıkarmasına bakılır.

O tariften hayvanların hâriç olduğunu hatırlatmaya lüzum yoktur. Hattâ hayvan nevilerinin her birinde resûl vardır, mânâsına «Her üm­mette bir peygamber vardır.» diyen kimse kâfir sayılır.Ama -Hiç bir ümmet de yoktur ki,içlerin de Cehennem İle korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın.» (Fatır,24)“ âyeti, insan nevinin geçen ümmetlerine dâirdir.

«Ricâl» (erkekler) kelimesinin cinler hakkında kullanılması câiz ise de melekler hakkında câiz değildir. Eğer Kur’ân’da»Cinden bazı erkeklere…»(Cinn,6) cümlesi olmasa idi tarifimizde insan kaydını eklemeye hâcet kalmazdı.

Ama Meryem, Havvâ, Âsiye, Sâre, Hâcer ve Yûhâniz(1) gibi bazı faziletli kadınların peygamber olduğunu söyliyenlerin sözü makbul de­ğildir. Nitekim Kasîde-i Emâliyenin ‘’Hiçbir kadın peygamber olmamıştır. Yine köle ve makbul olmayan harekette bulunan şa­hıs da o yüce makama ermemiştir.’’ beytinde bu mesele açıklanmıştır, aslında köle ve bir rivâyete göre siyah renkli olması sebebiyle peygam­ber değildi. Fakat kendisine hikmet verilmiş yüce bir zat olduğuna Kur’ân delâlet etmektedir.

Kendisi hürriyetini kazandıktan sonra bin kadar peygamberden ilim öğrenmişti.(2)

Bazı âlimler ise nebî ile resûl arasında şekilce bir umûmîlik ve husûsilik farkı bulunduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki: Meleklerde de resûl bulunduğuna Kur’ân âyetleri delâlet edivor. Halbuki onlara nebî denmez.

Ancak«Melekleri iki şer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan, (peygamberlere gönderen)»(Fatır,1)gibi âyetlerde açıklanan meleklerin resûllülkerinin, müfessirlerin açıkladık­larına göre Allah ile peygamberler arasında elçilik ve kitab indirme hu­susunda aracılıktan ibâret kabul edilmesine, bazan da kendi cinslerine husûsî tebliğlerde bulunmaları ve iyi kullara ilham ve doğru rüya ile bazı ilimleri öğretmelerinin eklenmesine bakılırsa meleklerin resûllükleri başka mânâda oluyor.

Asıl konumuz olan resûl ise, insan fertlerine hükümleri tebliğ et­mekle memur edilen zât mânâsınadır.Hikmet ve hayır gereği olarak bu yüce vazife, kendi nevimizden olan peygamberlere verilmiştir.

Yine «Ey ve cin topluluğu! İçinizden, peygamberler gelmedi mi?»(En’am,30) âyetinden, cinlerden de, dinde bilinen mânâsiyle resûl gelmiş olduğunu çıkarmak doğru olmaz.

Peygamberler husûsî olarak insan nevinden geldikleri halde bu âyet­teki Allah’ın hitabında insanlarla cinler birleştirildiği için peygamber­ler hepsine birden nisbet edilmiştir. Nitekim mercan yalnız tuzlu denizden çıkarıldığı halde tatlı suyu da bulunan denizlerden inci ve mercan çık­tığı Kur’anda açıklanıyor.(Rahman,19-23) Veya peygamberler tarafından cinlere gön­derilen elçi ve vekillere lügat mânâsiyle resûl denilerek umûmî mecâz tercih edilmiştir.

Çünkü bu şekilde cinlerin kendilerinden elçilik yapanların bulun­duğuna “(Cinler Peygambere ve Kurana iman getirerek) döndüler, (hem imana davet, hem de iman getirmiyenleri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler.» âyeti delâlet ediyor. Yoksa cin­lere Allah tarafından kendilerine peygamber gönderildiği yoktur.

Hüseyin Cisr – Risale-i Hamidiyye,syf:524-531

Çev:Manastırlı İsmail Hakkı

 

Dipnotlar:

(1)-Hz. Mûsâ’nın anasının adıdır ki,«Mûsâ’nın anasına şöyle İlham ettik: …» (Kasas sûresi, âyet: 7) âyetinde geçmektedir.

(2)-Rivâyet edildiğine göre Hz. Lokmân’a denilmiş ki: Peygamberlerden öğ­rendiğiniz ilimleri özetleyerek nefis terbiyesine dâir en derli toplu bir va’z eder mi­siniz bize? Buyurmuş ki: Evet peygamberlerin ilimlerinden kendim için özetleyip, dünyâ ve âhiret işlerimi üzerine oturtmuş olduğum kısa bir sözü size de söyliyeyim: Sekiz şeye dikkat etmek herkese lâzımdır, ki öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle amel edebilirsin:

Dört zamanda dört şeyi korumak; iki şeyi hatırdan çıkarmamak, iki şeyi de tamemen unutmağa çalışmak.

Korunacak şeyler: Namazda gönül, arasında dil, yiyip içme sırasında bo­ğaz, bir kimsenin evine girilince gözden ibârettir. Hiç hatırdan çıkmayacak olan şey­ler: Allah’ın büyüklüğü ile ölüm halidir. Unutulması gerekenler de: Bir kimseye et­tiğin iyilik ve kardeşlerinden gördüğün kötülük oluyor ki, insanın yapmış olduğu iyiliği hatırında tutması sırf iyilik ettiklerine minnet yüklemek için olur. Nitekim kendisine yapılan kötülük ve suçlan hatırladıkça öç alma fırsatını gözetler. Bu va­sıflar ise erkeklik ve şeref meziyetlerini bozar.

îşte bu arzettiklerimiz peygamberlerin ilimlerinin özetidir.

Kur’ân’ın gerçek hikmeti pek yüce tutması sebebiyle Hz. Lokman’ın adına ayrıca bir mübârek sûresi de verdir ki, kendisine verilen hikmet ve emirlerin en önemlileri o sûrede açıklanmıştır.

Hikmetin en başı Allah korkusu olduğu için önce ona verilmiş olan hikmetin, Allah’ın nimetlerinin şükür karşılığını yerine getirmekle her şeyi ne için yaratıldıysa oraya harcamak, bu vazifeyi tam olarak yerine getirmekten doğacak
şeylerden müstağni ve pek mukaddes olduğunu kesin olarak kabul etmekten ibâret bulunduğunu anlatan«Doğrusu (peygamber değil de hikmet sahibi olan) Lokmân’a, Allah’a şükret, diye ilim ve anlayış verdik. Kim (Allah’a ibâdet sûretiyle) şükrederse ,ancak kendi nefsi için (sevabına) şükreder. Kim de nimeti inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, (onun şükrüne) muhtaç değildir, hamdolunmaya lâyıktır.» (Lokmân sûresi, âyet: 12) âye­tiyle söze başlıyor.

Bundan sonra Allahın birliği ve güzel ahlâk hususlarına dâir oğluna hitâb ettiği hikmetli tavsiyeleri bir kaç âyette özetleniyor ki, hikmetle peygamberliğin gerçekte ikisinin de aynı yola sürüklenmekte olduğu anlaşılsın.

Merhûm Beyzâvî Envâru’l-Tenzîl’inde onun soyunu ve âlimlerin çoğunluğun- ca nebi olmayıp, filozof olduğunu açıkladıktan sonra din âlimlerince felsefenin ha­kikatini«însan ruhunun, nazari ilimleri öğrenip, faziletli hareketlere tam bir kabiliyet ka­zanarak gücü nisbetinde olgunlaştırılmasıdır.» sözüyle açıklamış ve Hz. Lokmân’m bazı yüce hikmetlerini sıralayıp anlatmıştır.

İmâm-ı Râzî de diyor ki: Filozofluk, her ameli ilme uygun olarak yapmak gücüdür. Binâenaleyh bir şeyin husûsî mâhiyetini öğrenip de fayda ve zararlarını ayırdedemiyen kimseye filozof denemediği gibi bir hakikatin şartlarını ve diğer yön­lerini bilip de ilmin gereğiyle amel etmeyen ve güzel sonuçları araştırmıyan şahıs da filozof sayılmaz. Meselâ: Yüksek yerden kendini atmakla öleceğini bildiği halde kendisini öyle bir yerden atıveren kimse filozof sayılmaz. Hattâ ölmeyip de tesâdüfen düştüğü yerin açılmasiyle paha biçilmez bir hazîneye kavuşacak olsa da bu hareketinin yine hikmet dışında tutulacağı şüphesizdir.

İşte bu hakikate göre Allah, Hz. Lokmân’a verdiği hikmeti, «Allah’a şükret, diye…» sözüyle tefsir buyurmuştur. Zira mâdeni ki, hikmet, hareketi ilme uydur­maktan ibâret oluyor; insan daha önemli olan şeyi bilip, ona göre davranırsa o zaman ameli ilme uygun olur ve hikmet sahibi sayılabilir. Daha önemli olabilirken onu bırakıp da önemli olanla bile uğraşsa filozof olamıyor. Gerçek nimet veren Allah’ın şükür hakkını yerine getirmek ise en önemli şey olduğundan hikmet her şeyden Önce onu gerektirmektedir.

Daha sonra şükür vazifesini yerine getirmekle ancak şükredenin faydalanıp, nankörlük edenin cezâsını da yine kendisinin çekeceğini deliliyle açıklama sıra­sında «Kim (Allah’a ibâdet sûretiyle) şükrederse, ancak kendi nefsi için (sevabına) şükreder. Kim de nimeti inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, (onun şükrüne) muhtaç değildir, hamdolunmaya lâyıktır.» âyeti getiriliyor.

Şurası da unutulmamalıdır ki, gerçek hikmeti tefsir eden şükür emri, tek­lif emri değildir. Çünkü bu emir herkese yöneldiği için dünyada filozof olmıyan bir tek insan ferdinin bulunmaması gerekir. Aksine, âlemi yoktan var ederken Al­lahın buyurmakta bulunduğu «Ol» emri gibi yaratma emridir. Yani Hz. Lokmân’a «Allaha, şükret!» demek, «Onu nimetlere şükredici olarak yarattım.» demektir.

 

Hüseyin Cisr – Risale-i Hamidiyye,syf:524-531

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*