Mustafa Sabri Efendinin Kant’ın Ahlak Argümanı Eleştirisi

Son Osmanlı Şeyh-ül İslam’ı Mustafa Sabri Efendi, Kant’ın ahlak argümanını, Allah’ı bilme yöntemlerimizde istidlali(çıkarımsal,gidimli,rasyonel) aklın yerinin olmadığı yönünden eleştirir. Ona göre sadece ahlak ve ahlaki eylemleri yaparken edinilen mutluluğumuz Allah’ın varlığına dair bir bilgi vermez. Sabri Efendi Kant’ı, rasyonel izaha zemin bırakmamasından dolayı bir kaç noktadan eleştirir.

Evvela Kant felsefesi, bir eleştiri felsefesidir. Bu tabirle, bilmek iddiasında bulunmadan bilginin şartlarının ortaya konduğu felsefe kastedilir.

Kant’a göre önermeler ikiye ayrılır: Analitik ve sentetik. Analitik, insanın bilgisini artırmayan, sentetik ise insanın bilgisini artıran önermelerdir. Her sentetik hüküm de bilimsel bilgi ifade etmez. Deneysel bilgi de evrensel değildir. Kant’a göre, Hume’un da iddia ettiği gibi, nedensellik (sebep-sonuç kanunu, kozalite) zorunlu değildir. Şu halde bilgi ifade eden şey sentetik a priori1 hükümdür. A priori bilgilere örnek olarak zaman ve mekan bilgisini verebiliriz. Bunlar deneyle elde edilemeyen, akıldan kaynaklanan sezgilerdir. Zaman ve mekan algılanan objeler değildir; bunlar, insanın tabiatındaki alışkanlıklardır ve objeleri algılama şeklidir. Algılanan şeyler de, hislere göründüğü gibidir. Onlar, oldukları gibi algılanamaz. Başka bir ifadeyle, zihindeki tasavvurlarla dış dünyadaki nesneler aynı değildir. Şu halde, fenomeni yapan sujedir (özne): duyan, algılayan ve düşünen “ben”dir. Fenomen, aklın bir ürünüdür; bizim dışımızda değil, bizde meydana gelir.

Kant’a göre nasıl zaman ve mekan algılanabilen şeyler olmayıp, eşyayı algılama şekilleri, aynı şekilde, nasıl nicelik, nitelik gibi şeyler, bilgi objeleri olmayıp bilgi vasıtaları ise, bunun gibi evren, ruh, tanrı vs.. düşünen sujeden ayrı var olan varlıklar olmayıp, aklın a priori sentezleridir. En azından, bunların objektif varlıklarını ispatlamak, akıl için imkansızdır. Kant için, mutlakı bilme iddiasında olan doğmatizm, ufuk çizgisini yakalayacağını zanneden çocuk gibidir. Onun bütün eleştirisi özetle şudur: Bilinen mutlaktan bahseden, rölatif mutlak demiş, yani anlamsız bir şey söylemiş olur.

Sonuç olarak, Kant’a göre, (objektif) metafizik yapmak imkansızdır.

Saf Aklın Eleştirisinde Kant, sözünü şüphecilikle bitirir. Dünyada insanın metafizik yapamayacağını veya buna hakkı olmadığını ifade eder. Yani ona göre, akılla Allah bilinemez. Ancak bu hüküm, onun Allah hakkında vardığı nihai netice değildir. Pratik Aklın Eleştirisi’nde Allah’ın pratik akılla bilinebileceğini ifade eder.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz Kant’ın bu düşünceleri hakkında, klasik Kelam geleneğinin son temsilcilerinden olan Mustafa Sabri Efendi, şu tenkit ve mütalaalarda bulunur:

Mustafa Sabri Efendi’nin Eleştirileri:

Cenab-ı Hakk’ın varlığına inanan Batılı filozoflar, isbat-ı Vacib (Allahın zorunluluğunun isbatı) için çoğunlukla kainatta müşahede edilen (şahit olunan) birlik ve ahenk temasını kullanırlar. Buna göre kainatta tek bir kudrete ait olması gereken bir intizam(düzen) görülmektedir. Yaratıcı bir kudret olmasaydı her şey dağılırdı.

Ancak bahsi geçen bu filozoflar, bu alemi idare eden ve birliği sağlayan Cenab-ı Hakk’ı, insanın bedenindeki ruh gibi kainatın ruhu (sari ruh) olarak düşünmüşlerdir. Biz Müslümanlar, Allah’ın alem karşısındaki konumunun bedene nisbetle ruh gibi olduğu görüşünü kabul edemeyiz. Çünkü insanın bedenini onun ruhu yaratmamıştır; halbuki Allah, bu kainatın yaratıcısıdır; kainat da, -haşa- Allah’ın bedeni değildir. Ayrıca bu düşünce, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ın eşyaya hululünü(içine girmesini,eşyalaşmasını) çağrıştırmaktadır.

Bu filozofların Allah hakkındaki bu tür düşünce tarzı ve istidlalleri, Kelam’daki nizam-ı alem (alemin nizamı/düzeni) delili ile paralellik arzetmektedir. Kant ise, meslektaşlarının bu akli istintacını(çıkarımlarını) kabul etmez. Ona göre insanın idraki, hariçte(dışta) bir sahib-i idrak (idrak sahibi) olan ruha delalet etmez. İşte bu düşünce büyük bir hatadır. Zira idrakin zihni olması, onun ayni bir varlığının olmamasını gerektirmez. Nasıl ki idrak, bir müdrikin (idrak edenin) ayni olarak mevcudiyetini gerektiriyorsa, bizzat kendisi de, bir meleke (yeti) olarak kendisine uygun bir konumda ayni olarak mevcuttur.

Kant, bütün filozofların akli ve nazari delillerinin yanlış olduğunu ve Allah’ın varlığını isbat edemeyeceklerini iddia eder. O, kendi delilini ameli (pratik) akıl, yani vicdan delili olarak, bir başka ifadeyle, ahlak delili diye isimlendirir. Allah’ı bilmede ilmin yetersizliğini savunarak, onun yerine imanı koyar. Allah’ın varlığını bilmede imanı ilme takdim eder.

Kant’ın ahlak tasavvuru, “mutluluk” düşüncesinden ayrılmaz. Bu mülahaza şu cümlede odaklanmıştır: “Seni mutlu edecek şeyi yap”. Ahlak ve mutluluktan da en büyük iyilik doğar. Bunlardan ahlaklı davranmak insanın elinde olsa da, mutlu olmak onun elinde değildir. Bunu gerçekleştirecek de ancak tabiat üstü bir kuvvettir. Eğer Cenab-ı Hak olmasaydı, ahlak prensipleri sağlam bir temele oturmazdı. Onun delili, kısaca, insanların ahlaklı davranmaları için Allah’ın varlığına olan ihtiyacına bina edilmiştir. Zira Allah, onun ahlaklı davranışlarının mükafatını verecek Zat’tır.

Kant’ın bu ahlak felsefesi tutarsızdır. Zira insanların ahlaklı yaşamaya ihtiyacı Cenab-ı Hakk’ın var olmasını gerektirmez. Ayrıca bu ihtiyaç, sadece ahlak kaygısı olan insanları ilgilendirir. Öte yandan, insan her ne kadar ahlak ve fazileti yüceltse de, inhiraf edip (bozup,bertaraf edip) ahlaksızca işler de yapabilir. Görülüyor ki, Kant’ı Allah’ın varlığını kabule, O’nun hakikaten var olduğu değil de, içtimai (toplumsal) açıdan ahlakı muhafazanın zarureti götürmüştür. Yani Kant, toplumun ahlaklı davranması için, insanları ebedi saadet veya azap içine koyacak bir zatın varlığına ihtiyaç duymuştur. Kant, ahlakı imana, imanı ahlaka bağladığından ötürü, delilini pratik delil olarak isimlendirmiştir.

İlim sahiplerince kabul edilir ki, bir delil, maslahatı (faydası) ne kadar büyük olursa olsun bir hakikate, herhangi bir ihtiyaçtan dolayı delalet etmez. Bu delilde yanlış anlaşılmaya müsait kayma noktaları vardır. Her şeyden önce Allah, ahlakın ehemmiyeti hürmetine mi mevcuttur, yoksa ahlak, Allah var olduğundan dolayı mı ehemmiyetlidir? Siz Allah’ın varlığını ahlaka bağlarsanız, insanlar O’na O var olduğu için değil, ahlaklarını korumak için inanırlar. O’nun varlığına inanmaksızın ahlaklı oldukları zaman da O’na iman etmeye ihtiyaç duymamış olurlar. Bu delilin muhtevası (içeriği), bilhassa Müslüman talebeler tarafından çok yanlış anlaşılmaktadır.

Ahlakın ehemmiyetini mülhidler (ateistler) de çok iyi bilmektedir. Bunu en iyi muhafaza etme yolu ise, esası iman olan dindir. Fakat nazari akıl terkedilerek, sadece ahlak ile Allah’ın varlığı isbat edilemez. Çünkü ahlak, Allah’ın varlığına hem muhtaç, hem de O’na delil olamaz.

Kant’ın delili, albenisi ve cazibesi olmasına rağmen, imana ulaşma yollarını, ameli imanın bir cüz’ü (parçası) sayan İslami mezheplerden daha fazla kapamakta; aklı da, Allah’ı bulma ve tasdik etme istidadından (yeteneğinden) azletmektedir. Oysa, nazari aklın delaletiyle Cenab-ı Hakk’ın varlığı isbat edilebilir. Cenab-ı Hakk’ın ve hesap gününün varlığı isbat edildikten sonra, amel ve ahlak bunların üzerinde tanzim edilmelidir. Yoksa, ahlakın üzerine isbat-ı Vacib (Allahın zorunlu olması), zaruri(mecburi) olarak terettüp etmez (gerekmez).

Nitekim Schopenhaur gibi bazı filozoflar, ahlakın kendisinin en büyük mükafat olduğunu vurgulayarak, onun Allah’ın varlığına olan ihtiyacını ortadan kaldırma gayretinde bulunmuşlardır. Öyleyse söz konusu bu delil, aklın ve muttarit (muntazaman/sıralı devam eden) tecrübenin gereği değil, kalbe ait vicdan mekanizmasının muktezası (gerekçe) olmaktadır ve yakine (Allahın varlığını şüphesiz bilmeye) ulaşmada buna istinad edilemez (dayandırılamaz). Sonuç olarak bu delil, Kant’ın beğenmediği nazari deliller kadar da kesinlik arzetmez.

İmanla ahlakı özdeşleştiren Kant,ahlakın ehemmiyetini itiraf eden mülhidlerin (ateist) ahlaka olan imanlarını nifak (sapkınlık) olarak değerlendirmiş, Allah’a inanmayanların iman açısından olduğu gibi, aynı zamanda ahlaken de kafir olduklarını söylemiş ve insanları ahlakın çökmemesi gerektiği hususunda uyarmıştır. Böylece Kant’ın delili, bize mülhidlerle mücadelede bir silah vermektedir. Öyle ki, ahlakın ehemmiyetini kabul eden herkes, ister istemez Allah’ın varlığını itiraf etmek zorunda kalacaktır. Ancak, bu silahın arzettiğimiz zaafları asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

Doğu’da ve Batı’da oldukça yaygınlaşmış olan, Allah’ın varlığına ilim ve aklın tasdiki olmaksızın sırf kalbi meyil (yönelme)suretiyle yapılan itikad, Kant’ın açtığı kötü bir çığırdır ki, bu anlayışa göre din, akılların kabule mecbur olduğu bir hakikat değil, vicdani bir ihtiyaç ve içtimai bir zarurettir. Ahlakın varlığının, Allah’ın varlığına denk olacak kadar ehemmiyetli olduğu kabul edilemez. Ahlak mutlaka önemlidir; ancak onun yokluğu, Cenab-ı Hakk’ın varlığının ademi(yokluğu) gibi düşünülemeyeceğinden, isbat-ı Vacib’i(Allahın zorunlu olması) buna bina etmek (dayandırmak) yanlıştır. Nazari-akli delillerde ise durum böyle değildir. Bunlarda aksi ihtimal, akli yani hakiki olarak muhal(imkansız) olduğu için, Cenab-ı Hakk’ın varlığının aksi de muhaldir. Kısacası biz, Allah’ın varlığını içtimai zarurete (toplumsal mecburiyet) değil, akli zarurete bağlamaktayız.

Allah’ın varlığını itiraf eden batılılar ve onların mukallidi (taklitçi) doğuluların zihni, Kant’ın görüşlerinin sebep olduğu türlü şüphelerle bulanmış vaziyettedir. Çünkü onun mezhebi, nazari akla ve ilme dayanmamaktadır.

Kant’ın istidlalindeki (delillendirme) dikkat çeken bir husus da şudur: O, Dünya’da iyi ahlakın mükafatının verilmemesini yeniden diriliş için delil olarak sunmaktadır. Halbuki nizam-ı alem (alemin nizamı/düzgünlüğü) ve kemal-i alem (alemin kemali/mükemmelliği) delilini tenkit etmektedir. Noksanlığın esas alındığı bir delile sığınılıp, mükemmellik delilinin terkedilmesi, batı felsefesinin istikametten ne kadar yoksun olduğunu gösteren bir misaldir. Kant ve takipçileri, ilahi adaletin zuhuru üzerinde durarak Allah’ın varlığının bilinmesini geleceğe havale etmektedirler. Bizim ise isbat-ı Vacib’de takip ettiğimiz yol şöyledir: Bu alem, bir var edeni olmadan düşünülemez; alem var ise -ki vardır- onu mutlaka bir var eden de vardır.

Varlığı için alemin Allah’a mutlak manada muhtaç bulunması, müreccihsiz(tercih eden olmadan) tercihin iptalini gerektirir. Yani, alemin var olması da yok olması da, birbirine eşit iki alternatiftir; onun varlığı mutlak manada gerekli değildir; çünkü ezeli olmadığı gibi, varlığı kendinden de değildir. Dolayısıyla, onun varlığını yokluğuna tercih eden ve onu var eden bir Yaratıcı mutlaka gereklidir. Bu Yaratıcı’nın bir başka yaratıcıya muhtaç olması düşünülemez. Çünkü bu, teselsülü gerektireceği gibi, yaratılan yaratıcı olamaz. O, kendi kendine vardır ve varlığı vacibdir, yani mutlak manada gereklidir.

Kant’ın, istidlalinde sağlam olmayan bir kulpa tutunması, onun Hıristiyan olmasından kaynaklanmaktadır. Bu dinin müntesiplerinin akideleri, akıl yönünden sağlam olmayan iplerle bağlanmıştır. Bu zaaftan dolayı olsa gerek, Kant’ın delilinde akli ve mantıki zaruret değil, sosyal ihtiyaç belirleyici olmuştur. Genel olarak baktığımızda onun delilinde insan, Allah’a mutlu olmak için inanmaktadır. Ancak, mevcudiyeti için insanın Allah’a duyacağı ihtiyaç, saadeti için duyacağı ihtiyaçtan kat kat fazla ve daha öncedir. Zira her akl-ı selim sahibi insan, şu Dünya’da az bir müddet dahi varlık kazandıktan sonra fenaya, yokluğa gitmektense, bu Dünya’da ve Ahiret’teki her türlü hayrı ve saadeti feda etmeye razı olacaktır.

Bu noktada bizimle Kant’ın yolu arasındaki farkın hülasası: O, Allah’ın varlığını yeniden dirilişe bağlamaktadır. Bize göre ise, asıl öteki alemin sübutu Allah’ın varlığına bağlıdır.

Burada şu iddia ileri sürülemez: Kant, bu delili öne sürmekte mazurdur. Zira ona göre, tecrübe edilmeyen hiçbir şey hakkında yakin hasıl olmaz. Allah’ın varlığı hakkında da tecrübe yolları kapalıdır.

Kant, bu mülahazasında da iki büyük hataya düşmektedir:

1-Bir şeyin ilmen sübut bulmasını, tecrübe yoluyla sabit olmasına hasretmektedir.

2. O, Cenab-ı Hak için tecrübi delil olmadığını sanmaktadır. Halbuki şu alemde bir değil, bin değil, mevcudat sayısınca, Allah’ın cari kanun ve nizamlarından anlaşılan tecrübi delil vardır.

Evet, Allah’ın ayan beyan görülmesi mümkün olmaz ama, sayısız ilmi, hissi, vicdani ve kalbi tecrübelerle, Allah’ın varlığı için kat’iyet hasıl olur. Kant ve onun gibi düşünenler, Allah’ın Zatı’nı bilmenin, tecrübelerle O’nun Zatı’na ulaşmanın imkansız olduğunu görünce, O’nun varlığına hükmedeceğimiz tecrübeleri de inkar ettiler. İşte doğulu ve batılı pek çok kimse, bu noktadaki ilhad(ateizm) gayyasına(kuyu) yuvarlanmıştır. Onun için “Her şeyi düşünün, ama zinhar Allah’ın Zatı’nı düşünmeyin, helaka gidersiniz. Çünkü siz, buna güç yetiremezsiniz.” diyen İslam’ın anlayışı ne kadar yerindedir. Çünkü, insan her şeyi bilecek, her şeyi aklına sığdıracak kapasitede değildir. Onun hayatı gibi, gücü, bilgisi de sınırlıdır.

İslam ve onun müntesipleri, Yaratıcı’ya itikatta en selametli yolu tutmuşlar, O’nun Zatı’nı tayin yoluna gitmemişler, O’nu külli bir mefhumla tarif etmişlerdir. Bir Müslümanın Cenab-ı Hakk’ı tarifi şöyledir: “Vücudu vacip olan tek Mevcud”(varlığı zorunlu olan tek var). “Varlığı vacip” dediğimiz zaman bu, vahdaniyet (bir olması) de dahil olmak üzere beraberinde bütün kemal sıfatlarını da getirecektir. Sonra bu kemal sıfatlarını belirlemede İslam uleması o kadar dengeli davranmışlardır ki, mesela İlim demişler, fakat sınırı aşarak Cenab-ı Hakk’ı yaratılmışlara benzetme dalaletine düşmeden, O’na zeka, akıl, fetanet, fıkıh gibi şeyleri nisbet etmemişlerdir. Zira bunlar, noksanlık vehm ettirici (eksikliğe dair şüphe gösteren) şeylerdir.

Netice

Kendi üslubunu korumaya gayret ederek özetlediğimiz bu görüşlerinde Mustafa Sabri Efendi’nin, Kant’ı temelde iki noktada eleştirdiği göze çarpmaktadır:

1.Allah akılla bilinemez düşüncesinin yanlışlığı.

2. Allah’ın varlığına olan imanı ahlaka ve adalete bağlamanın tutarsızlığı. Kant’ın, mukayyet/sınırlı bir varlık olan insanın tecrübe edemediği bir alemi ve mutlak/sınırsız bir varlığı “bilme” kapasitesinde olamayacağı görüşüne karşılık Mustafa Sabri Efendi, kainatta müşahede edilen pek çok delilin bizi, o varlığı bilmeye götüreceğini ifade etmektedir. Bu noktada o, Allah’ın Zatı’nın idrak edilemeyeceği ancak, akıl ile O’nun varlığının bilinebileceği üzerinde durarak, İslam’ın bu konudaki yaklaşımlarına işaret eder. Allah’ın varlığı konusunda ortaya konan deliller, inanma öncesinde kişiyi imana yaklaştırıcı, inandıktan sonra da imanı destekleyici mahiyettedir. Bu deliller, adeta, iman üzerine konan tozu-toprağı silme-süpürme görevini üstlenmektedir.

Sonuç olarak, insanın o Kudreti Sonsuz’u idrak ve ihata edemeyecek keyfiyette yaratılması açısından Kant’ın “Mukayyet varlık mutlak varlığı bilemez.” sözüne hak vermekle birlikte, onun akla fizik ötesi alemin kapılarını, bu alemin varlığını bile bilemeyecek derecede tamamen kapatması kabul edilemez. Çünkü o, insana metafizik yapma yetkisi tanımazken, vahyi bilgiyi hesaba katmaz. Bunu hesaba katmadığı gibi, iman ile ilmi birbirinden tamamen ayırır ve imanı, basit ve dogmatik bir bağlanma olarak görür.

Bu anlayış, Batı’da dine, imana, akla ve ilme getirilen uğursuz sınırların sebebine de işaret etmektedir. Bize göre Allah, bizi, aklımız ve bütün diğer zihni melekelerimizle eserleri üzerinde düşünmeye çağırır; bununla kalmaz, vahiy yoluyla Kendisini ve bizim algılayamadığımız alemleri bize bildirir, tanıttırır ve içine iman nurunu attığı gönüller imana, imanda inkişafa ve tefekküri, vicdani, kalbi müşahede yollarıyla Allah’a ulaşır. Mustafa Sabri Efendi’nin, Kant felsefesinin İslam Alemi’nde hasıl ettiği menfi tesirler hususundaki endişeleri de dikkate değerdir. Dinin amel ve ahkamdan soyutlanarak sadece ahlaka hasredilmesi ciddi bir tehlike olduğu gibi, aklı dinde nefyetmek(inkar) de, dinin katı dogmalar bütünü olarak görülmesine yol açacak özellikte bir yaklaşımdır.

Mustafa Sabri Efendi’nin, İslam akaidine yönelmiş tehlikeleri ele alıp cevaplar verdiği eserinden bir kesit arzetmeye çalıştık. Ele aldığımız konu Kant felsefesi ile sınırlıdır. Bu değerli müellifin ilmi yönü ve kitapları, bu konularda araştırma yapacakların müstağni kalmaması gereken kaynaklardır.

Kaynaklar:

  • Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-ilm ve’l-alem min Rabbi’l-alemin ve ibadihi’l-mürselin, Kahire 1950.
  • Ebu’l-Ula Mardini, Huzur Dersleri (y. hz. İsmet Sungurbey), İstanbul 1956.
  • Hayrettin ez-Zirikli, el-A’lam, Beyrut 1986.
  • Alfred Weber, Felsefe Tarihi (çev. Vehbi Eralp), İstanbul 1998

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir