Müslüman Şehri

Titus Burckhardt.

Türkçesi: Suat Filmer

Şehir planlamacılığı sorunu, sanatın alanını çok çok aşar; çünkü müslüman şehri, müslüman toplumun hayatını bir bütün olarak tahayyül eder ve yansıtır. İşte bu gerçeğin kendisi, bize, sanatları, toplumsal hayattaki rolleri bağlamında incelememize izin verir. Dahası, ister bir şahsın -örneğin şehirleri kuran bir hükümdarın- iradesinin ifadesi olsun; isterse bir grup şahsın, çoklukla anonim bir grubun, yani bir yandan hayatın gereklerini daima gözönünde bulunduran ama öte yandan da her zaman bir “gelenek çerçevesi’nde hareket eden bir grubun iradesinin ifadesi olsun, şehir planlamacılığı bizatihi bir sanattır.

Müslüman Şehri’nin Oluşumu

Burada “gelenek çerçevesi” kavramı, bizim müslüman şehir planlamacılığı geleneğinden sözetmemize imkan tanır. Bu gelenek, Peygamber’in Sünnet’inin farklı dönemlere ve mahalli şartlara uyarlanmasından başka bir şey değildir.

Islam şehirlerinin mimari özelliklerini ifşa edebilecek ve ele verebilecek şehir planlamacılığı tarzı,hükümetlerin ya da hükümdarların değil, daha çok bu tür grupların geliştirdikleri şehir planlamacılığı tarzıdır. Bununla birlikte, burada hükümdarların müslüman şehirlerin şekillenmesinde oynadıkları rolü, erdemleri ve zaafları açısından kısaca özetlemek bir hayli yararlı olacaktır.

Bu bağlamda hükümdarların, İslam tarihinde ger­çekleşmesine katkıda bulundukları şehir planlamacı­lığının en eski iki örneği, Miladi sekizinci yüzyılın başlarında dönemin Emevi tahtının varisi tarafından kurulan  Lübnan’daki Anjar şehri ile, aynı yüzyılın ikinci yarısında Abbasi halifesi el-Mansur tarafından inşa ettirilen ilk Bağdat’tır. Bu iki şehir, karşıt oldu­ğu söylenmese bile bütünüyle farklı iki şehir tipini temsil eder.

Anjar, kuzey, güney, doğu ve batı yönlerine bakan dört kapıdan oluşan, iki eksenli Roma kentlerinin çok iyi bilinen şemasında olduğu gibi kent merkezine açılan iki ana cadde ile iki büyük meydan çerçevesinde genişleyen bir dikdörtgen şehir örneğidir. Uzun bir süre varlığını sürdüremeyen bu şehrin kalıntılarında, iki ana caddenin kesiştiği noktada bir caminin temellerine, caminin hemen ilerisinde de daru’l-imare olarak adlandırılan şehir valisinin konağına rastlanmıştır.

Şehrin iki ana meydanı­nın etrafında iki sütunun yer aldığı anlaşılmaktadır;ki, bu, şehrin Yunan-Roma karakterini ele vermektedir. Ancak sütunların gerisinde, geç müslüman şehirlerinin pazar-yerlerini andıran taştan yapılmış sıra halinde dizilmiş dükkanların yer aldığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan, bütünüyle yok olan ama elimizde kesin tarif ve tasvirleri bulunan Bağdat’ın en eski şekli,ilk Bağdat’ın, tastamam dairevi bir şehir olduğunu
ortaya koyuyor: İki büyük surla çevrili, mahalleleri dairevi şekilde tasarlanmış ve sokakları kentin merkezine doğru rahat nefes alacak şekilde açılan bir şehir.Dairevi halkanın ortasında ve yeşil alanın merkezinde Halife’nin sarayı ve ulu cami yer alıyordu.

Dört ana yola açılan dört büyük kapı, güneyd-oğuya,güney batıya, kuzey-doğuya ve kuzey-batıya bakıyordu.Köşeli ve dairevi iki farklı şehir organizasyonu,yalnızca farklı iki hayat tarzını yansıtmakla kalmaz,aynı zamanda örtük olarak da olsa iki farklı dünya tasavvurunun ve kainat görüşünün de ifadesidir. Bu farklılık, müslüman şehrin dairevi organizasyonunun, müslüman şehir planlamacılığının kozmoloji ile ilişkisini asla koparmamasından kaynaklanır.

Müslü­man şehir, daima bir bütünlüğün (tevhid’in) tezahürü ve dışavurumudur; o yüzden, insanın evrenle nasıl bütünleştiğini gözler önüne serer. Dört temel yön esas alınarak kur(g)ulan(an) köşeli şehir tasarımı, bir yandan yerleşik hayatın, öte yandansa durağan evren imgesinin (kavrayışının-SF) bir ifadesidir. Oysa dairevi şehir tasarımı, dinamik dünya kavrayışından neşet eder ve şehir hayatının içinde bir tür bir göçebeliğin (=geçiş/kenliğin-SF) yansıması olmakla birlikte, son kertede yerleşik hayatın bir ifadesidir.

Dahası, dairevi şehir tasarımı anlayışı, göçebelikten yerleşik hayata geçen ve prototipleri, merkezinde kabile reislerinin çadırının bulunduğu çadır halkalarından oluşan göçer kamplarında yaşayan İran kökenli Medes ve Parthian’lar arasında da gözlenmişti.

Bu iki farklı şehir tasarımı anlayışı, Müslüman toplum tarafından bir çırpıda, kolaylıkla kabul edilebilecek değildi, doğal olarak. Uzun vadede, Orta Doğu’daki pek çok müslüman şehrinin “yüzey”inde gözlenen Roma kent planı, büyük ölçüde değiştirilmişti:

Yalnızca özellikle ticari bölgelerde,caddelerin dört köşeli organizasyonu korunmuş; ama mahallelerin organizasyonu, birazdan açıklayacağımız bir ilke gereğince, bir bakıma trafik-rotalarından uzak olacak şekilde yeniden-tasarlanmıştı.

Gerçekten de el-Mansur’un dairevi kenti, aşırı merkezileşmesi ve totaliter bir forma bürünmesi nedeniyle ortaya çıkan gerilim neticesinde terkedilmişti. Şehir halkı ile Türk muhafızlar arasında baş gösteren anlaşmazlıklar, Halife’yi Bağdat’ı terketmeye; sonra da sivil ve ticari şehirlerden ayrılan farklı bir başşehir olan Sammarra şehrini kurmaya zorlamıştı.Işte bundan sonra, farklı şehir planlamacılığı ilkelerine dayanan bu iki kategoriyi birbirinden ayırt etmek İslam dünyasında bir kural,bir gelenek haline gelmeye başlamıştır.

Bir hükümdar, bir başşehre yerleştiği zaman, kendi hareket alanını koruyabilmek ve şehrin kollektif hayatına olabildiğince az müdahalede bulunmak kaygısıyla kendi konağını şehrin surlarının dışına inşa ettirirdi. Bu nedenle İspanya’daki Emeviler, başşehirleri Medinetü’z-Zehra’yı Kurtuba’nm hemen dışına / yanıbaşına;13. yüzyılda Fas’a büsbütün hakim olan Marinidler,başkentleri Yeni Fez’i eski Fez’in dışına; Müslüman Moğol İmparatoru Ekber, imparatorluğun başşehri Fetihpur Sikri’yi Agra’mn yanıbaşına kurdurmuşlardı. Bunun en temel nedeni, başşehrin, bir süre sonra yeni bir ticari şehrin çekirdeği haline dönüşmesiydi.

Burada, halen mevcudiyetini sürdüren birkaç örnek vermekle yetiniyorum.

Başşehir, hükümdarın sarayı’nın veya konağının bir uzantısı olarak ortaya çıkar. Başşehir, mahalleler, yemyeşil bahçeler, askeri kışlalar, sanatçıların atölyeleri ve pazar-yerlerinden oluşan, tüm tasarımı saray mimarlarınca hazırlanan ve hayata geçirilen bir şehirdir. Aynı zamanda bir üniversite şehri de olabilen ve hükümdarın daimi ikametgahı olarak işlev görmeyen bir hükümdar konağına sahip olan ticaret şehri ise, bir bakıma pratik kaygılarla inşa edilir ama yönetim tarafından benimsenen ve hükümdarca da türlü şekillerde desteklenen şehir planlamacılığını sekteye uğratmayacak bir şekildi gelişir.

Sarayın temel yapısı, bir iç avlusu olan, dikdörtgen şeklinde inşa edilen ve özellikle Arap ve İran topraklarında sıkça görülen, halkın evlerinin yapı­sından farklı değildir. Dikdörtgen şeklinde inşa edilen tüm iskan yerlerinin yolları saraya açılabilir; yada şehir, birbirine bakan iki blok büyük semtten olu­şabilir ve bu blok semtler, surlarla birbirine kavuşuyor olabilir. İkinci durumda, büyük avlu, açık bir bahçeye dönüştürülecek şekilde yer yer genişletilebilir ya da bir veranda ile bir dinleyici odasının arasında yer alan konuk ağırlama veya kabul salonu haline getirilebilir.Şehir planlamacılığında başvurulan bu ilkelerin,iki büyük eksenin hakim olduğu simetrik mekanların inşasına katkıda bulunmak amacıyla geliştirildiği dü şünülebilir.

Ancak pratikte, eksensel tasarım, avlular ve dinleme salonları için başvurulmuş bir tasarım stilidir. Hükümdarlar, kendi özel ikametgah mahallerinin kurulması amacıyla eksensel ve simetrik mekan tasarımının kırılmasına karşı olmamışlardır. Bunun
en tipik örneği, Gımata’daki küçük Elhamra başşehridir. Meşver, Mrytles Konağı ve Aslanlı Konak’tan oluşan Elhamra kompleksi, burada tasvir ettiğimiz simetrik şehir planlamacılığının iyi bir örneğini oluş­turmaktadır. Ancak bu tasarlanmış mekanlar veya yapılar arasında zamanla sürekliliğin kırıldığını, eksen değişikliklerine gidildiğini ve dolaylı tasarım yöntemine başvurulduğunu gösteren, yeni bir tasarım anlayışının ortaya çıkışını haber veren yeniliklere rastlanmaktadır.

Bu yenilikler, son derece bilinçli yapılmış ve hiç kuşkusuz ki, özel hayatın alanının sınırlarını koruma altına almayı amaçlayan yeniliklerdir.

İki Görkemli Örnek: İstanbul ve Isfahan

Camiler, kapalı çarşılar, külliye olarak bilinen mimari kompleksler gibi dini ve sosyal hayatın aktığı yeni merkezler ilave edilerek İslamileştirilen belli bazı eski kültürlerden ve uygarlıklardan kalan şehirler vardır. Bu şekilde İslamileştirilen, etrafında şehrin geliş­mesine katkıda bulunan yeni yerleşim yerlerinin eklendiği küçük şehirlerdir bunlar. Bu tür İslamileştirilen büyük şehirlerin en çarpıcı örneği, İstanbul’dur.

İstanbul’un yapısı, genelde, eski Bizans başkentinin yapısını anımsatır ama şehrin silüetine damgasını vuran etrafı kiilliyelerle donatılmış büyük selatin camilerinin eşsiz ve unutulmaz kubbeleri ve minareleri gökyüzünü taçlandırır.

Kendiliğinden ve sakinlerinin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde inşa edilen bir müslüman şehrinin, hükümdarlar tarafından başşehir yapılması, hü­kümdarların kendi ikametgahlarını oraya kurdurtmaları, anıtsal yapılarla donatılan ve güzelleştirilen yeni meydanların inşasıyla şehrin planının değiştirilmesi zaman zaman tanık olunan bir durumdur. Bunun bir örneği, Timurlularm Semerkand’ı, bir başka örneği ise Safeviler’in İsfahan’ıdır.

Bu müslüman şehirleri, Avrupa’daki Barok döneminde geliştirilen görkemli kent-planlamacılığıbın ürünü olan kimi Avrupa kentleriyle çağdaş olduğu için, insan, bu iki farklı kent planlamacılığı anlayışı arasında bir paralellik kurmaktan, hatta Avrupa etkisi ve izleri var mı acaba diye merak etmekten kendini alıkoyamayabilir. Ancak müslüman şehir planlamacılığı, insana kente hakim olma duygusu veren geniş manzaralı, perspektif anlayışı eksene alınarak tasarlanan ve Barok mutlakçılığını yansıtan Barok dönemi kent planlamacığı anlayışına büsbütün yabancıdır. Müslüman şehir planlamacılığı ile Barok dönemi Avrupa kent planlamacılığı arasındaki farklılığın en görkemli tanığı, (yumuşak yollarla şehrin meydanına açılan ama şehrin yapısını, büyük anıtsal meydanın eksensel perspektifinden koruyan bir koridorun sonunda ancak mabede ulaşılabilen) İsfahan’daki Şah Camii’dir.

Müslüman Şehir Planlamacılığının İlkeleri

Hükümdarların inşa ettikleri şehirlerde daha belirgin olarak karşımıza çıkan müslüman şehir planlamacılı­ğının ilk ölçütü, şehrin kurulacağı alanın seçimidir.Bu alan seçimi yapılırken her şeyden önce alanda su kaynağının mevcudiyeti belirleyici rol oynar.

Müslüman şehirlerin kurucuları tarafından gerçekleştirilen hidrolik çalışmalar, özel alayların işidir:

Uzaktan suyu şehre taşıyan ve dağıtan su kemerleri,suyun düzenli akmasını sağlayan havzalar, suyu filtreden geçirerek temizleyen ve dağıtan yer altı kanalları, yağmur suyu “depo’ları, nehir suyunu yamaçlara kurulan şehirlere ulaştıran özel su dağıtım ağları gibi.

Müslüman şehir planlamacılığını, diğer faktörlerden daha fazla belirleyen şey, su’dur. Dünkü su, müslümanlarca hem hayatın kaynağı olarak kabul edilmekte, hem de ibadetler için yapılan -abdest gibi- ön hazırlıklarda vazgeçilmez bir unsur olarak görülmektedir.

İşte bu yüzden, İslam mimarisi, dekoratif kaygı­larla yapılan ve insana dinginlik, iç barış ve huzur veren, duyularını ve zihnini açık tutmasına imkan tanı­yan çeşmeleri, şadırvanları, suyun yüzeyini yansıtan fıskiyeli havuzları adeta kutsallaştırarak (birer plastik malzeme olarak-SF) kullanır.

Müslüman şehir planlamacılığının gözettiği ikin­ci ölçüt, şehirler arasında iletişim ve ulaşımı sağlayan yolların güvenliğini sağlama alma kaygısıdır.Anadolu Selçuklu hükümdarları ile Safevilerin hükümdarı I. Şah Abbas, bu amaçla, şehirlerin kesiş­tiği noktalara kervansaraylar gibi konaklama yerleri inşa etmişlerdir.Üçüncü ölçüt, yalnızca hükümdarların hayata ge­çirdikleri, şehri güçlendirme,güzelleştirme kaygısı­dır.

Vakıf Geleneği: Peygamberi Kaynak

Ve son olarak, yöneticilerin, şehri, camiler, okullar,hastaneler, kervansaraylar ve hamamlardan oluşan kamusal binalarla donatmalarıdır. Bu görev, çoklukla şehzadeler ve veliahtlar tarafından deruhte edilirdi; ama elbette ki, yalnızca onlara tanınmış bir ayrı­calık değildi; yeteri kadar varlıklı olan kişiler de kamu kurumlan inşa edebilme hakkına sahiplerdi. Şehir planlamacılığına ilişkin gerçekleştirilen teşebbüslerde “tepe”dekilerle (yöneticilerle) “aşağı”dakiler(halk) arasında bu tür bir işbirliğine gidilmesi vakıf olarak adlandırılan geleneksel kurumların varlığıyla mümkün olabiliyordu.

Bina, arazi ya da kuyu gibi emlake sahip olabilen bir özel mülkiyetin var olmasını meşrulaştıran dini vakıflar, devredilemez, satılamaz kamu mülkü olarak kabul ediliyordu: Bu vakıfların mülkleri, cami veya hastane örneğinde olduğu gibi, doğrudan kamunun kullanımına sunuluyordu; ya da toplumsal yarar için hayata geçirilen mabedler, okullar ya da diğer eğitim kurumlarının bakım ve onarımı için ihtiyaç duyulan gelirleri toplamakla yükümlüydü.Su yolu kemerleri ya da üniversitelerin inşası gibi hükümdarlar tarafından gerçekleştirilen şehir planlamacılığı eserleri ile her geçen gün sayıları artan varlıklı hayır sahibi kişilerce kurulan çe­şitli hayır kurumu vakıfları, herkesin malı olarak kabul edilen ve aynı zamanda da bazı büyük güç odaklarının olmasa bile, kimi şahısların kaprislerinden ötürü sığınılan “vakıf mirasları” olarak kabul ediliyor ve özenle korunuyordu.

Böylelikle, şehrin belli bir bölümü, belli bir semti, hatta kimi durumlarda ise yarısı kamu (toplum) mülküne dönüştürülebiliyordu. Bu vakıf kurumunun ortaya çıkışı Peygamber’in Ömer’e verdiği bir öğütle irtibatlandırılır. Ömer, arazilerinden birini hayır kurumu olarak bağışlamak isteyince, Peygamber Muhammed, ona şu tavsiyede bulunmuştu: “Ey Ömer! O halde arazini devredilemez bir mülke dönüştür ve arazinde yetişen ürünü de fakir fukaraya dağıt.”

Peygamber’in Ömer’e söylediği bu sözler, şehir hayatı düzleminde, İslam’ın cemaat ve ümmet ruhunun doğrudan ifadesinin en güzel örneklerinden biridir.Ayrıca Peygamber’in bu sözleri,şehrin tarihsel olarak sürekliliğini, hayatiyetini sürdürmesine, herkesin yararına olacak kamusal teşebbüslerin gelenekselleştirilmesine ve kimi zamansa – belki biraz paradoksal gibi görünmesine rağmen- şehrin merkezindeki tarihi kalıntı ve yıkıntıların korunmasının garanti altına alınmasına yapılmış çok güçlü
bir katkı ve itici güçtür.

Herhangi bir planlamaya göre değil de, kendili­ğinden gelişiminin bir sonucu olarak kurulan şehirlerde, bütünün birliği, kurucu öğelerinin homojenli­ğinin kusursuz bir şekilde sağlanabilmesiyle garanti altına alınır.

İşte bu durum, çeşitli boyutlarda ve kombinezonlarda düzenli şekiller alan tüm şehirlere,tıpkı bir kristal şekli verir. Bu homojenlik, mahalli ve bölgesel şartlara göre yommlanan Peygamberin sünnetinin (tavsiyesinin-SF) mimari düzlemde ifadesinin doğal sonucundan başka bir şey değildir.

Nasıl temizlenileceği, nasıl giyinileceği, aynı tencereden nasıl yenilip içileceği ve nasıl oturulup kalkılacağı gibi en sade ve en basit insani eylemleri ve davranışları belirlemekle bu Peygamber sözü, giyim kuşamdan ev ve şehir tasarımlarına kadar gündelik hayatın akışına dolaylı olarak şeklini verir.

Bu aynı zamanda her şeyden önce komşuluk ilkelerinin nasıl düzenlenebileceği ve-tıpkı Peygamberin kendisinin yaptığı gibi- somut durumlara nasıl uyarlanabileceği gibi meseleleri de içeren bir sünnettir.Peygamber’in Sünnet’inin önerdiği şeyin, yalnızca insanın evin dışındaki aletiviteleriyle değil, aynı zamanda beden, ruh ve nefis’ten oluşan bütün bir insana nasıl rehberlik edece­ ğiyle ilgili olduğu anlaşılıyor.

Maddi ve Manevi Eksenlerin Buluşması

En genel anlamda müslüman şehir planlamacılığına hem gerçekçi / somut, hem de manevi / soyut karakterini veren şey işte budur. Böylelikle müslüman şehir planlamacılığı yalnızca maddi ihtiyaçlara cevap vermekle kalmaz, aynı zamanda “daha üst bir dü­zen in gereklerine (manevi ihtiyaçlara da-SF) cevap vermeyi hedefler. İşte bu, müslüman şehir planlamacılığını, insanın bedensel, psişik (ruhi) ve manevi ihtiyaçlarını birbirinden ayıran, dahası böyle yapmanın dışında başkaca da seçeneği olmayan modern kent planlamacılığından ayırır. Bunun nedeni, modern kent planlamacılığının insanın bedensel, psişik ve manevi ihtiyaçlarını biraraya getirmesini sağlayacak,bu birbirinden farklı alanları aynı anda biraraya getirmesini mümkün kılabilecek kurucu, yönlendirici bir üst ilke’den yoksun olmasıdır.Burada söylemek istediğimiz şeyin en çarpıcı örneği, müslüman şehir planlamacılığında su’yun oynadığı roldür:

Müslüman dünya tasavvurunda su, akışkanlığı ve armmışlığı ile ruh ile özdeş bir işleve ve konuma sahip kabul edildiği için müslüman şehir planlamacılığının maddi ve manevi ekonomisini oluşturur.

Müslüman şehir planlamacılığının en genel, kalı­cı ve muhkem özelliği, müslüman şehrinin ticari bölgeleriyle iskan yerlerinin kesin olarak birbirinden ayrılmasıdır.

Bu özellik, Peygamber’in sünnetinden kaynaklanan bir özelliktir.Müslüman şehrinin atardamarı, şehri, diğer ticaret merkezlerine bağlayan anayolun veya anayolların kesiştiği hat boyunca uzanan pazaryeri’dir. Bu atardamar, zanaatten ticarete kadar her tür ticari aktivitenin yapıldığı, zanaatkarların ve diğer ticari ürünleri üreten kişilerin ürünlerini hemen oracıkta satışa sundukları yerdir.

Ev Mimarisi: Kutsala Açılan Pencereler

İskan yerleri, tercihan, pazaryerinin ve trafiğin yoğun olduğu yol ve kavşakların uzağında yer alacak şekilde planlanmıştır ve iskan yerlerine ancak dar mahalle sokakları, hava ve rüzgar sirkülasyonunu kolaylaştı­ran geçitler yoluyla ulaşılabilir. Bu açıdan Müslüman şehirlerinin inşasında başvurulan yöntemler Avrupa şehirlerinden, hatta Ortaçağ Avrupa’sının (organik SF) şehirlerinden ayrılır, Çünkü müslüman şehirlerindeki iskan yerleri veya mahalleri, ışığı, rüzgarı ve havayı, doğrudan sokaktan veya caddeden değil, evlerin bir hayli geniş tasarlanan iç avlularından alır.

Müslümanların şehirlerinin planlarına bakıldığında, şehri birkaç semte ayıran meydanlardan şehrin çeperlerine doğru açılan adeta labirenti andırır bir sofistikasyona sahip olan bir dizi çıkmaz sokakla karşı­laşıldığı görülür: Bu çıkmaz sokaklar, çoklukla belli alanlarda yoğunlaşan iskan yerlerini birbirine bağlayan geçit yolları ya da koridorlardır.Evler, birbirine bitişiktir ama aynı zamanda bütün evler, hem ayrı birer dünya gibidir; bütün ihtiyaçlar karşılanacak şekilde tasarlanmıştır; hem de öncepheden gökyüzüne açıktır.

Bu tür bir şehir yapısı, gündüz ve gece sıcaklığının büyük farklılıklar gösterdiği, gün batarken serin havanın, iç avluların içeri doğru açılan ve derinleşen evlere akmasına izin vermesini mümkün kılan bir mevsim yaşanan Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Türkiye ve İran gibi yerlerde özellikle rastlanan bir şehir yapısıdır. Bu evlerde genellikle diğer odalardan geçerek üst kattaki odalara ulaşılan, oradan da evin tüm semti görmesine imkan tanıyan bir teras vardır. Bu evlerin birarada bulunduğu iskan yerlerinde ise üstü kapalı çarşılar yer alır.

Denizden gelen birazcık sert serin havaya açık olan Arabistan Yarımadası’nın güney-doğusu ile Hindistan’ın kimi bölgelerindeki iç mimari tasarımı biraz farklıdır. Aynı şey, iklimin biraz daha sert olduğu Türkiye için de geçerlidir. Bununla birlikte bu gibi yerlerde her bir evin izolasyonu yine de korunur.

Farklı evlerde oturan ev sakinlerinin birbirlerini görmeden birbirlerinin dış me­kanlarını görmelerine izin veren pencerelerin veya aralıkların olduğu, rüzgarın serinlettiği, zaman zaman ah­şaptan yapılan evlerdir bunlar. Geleneksel Türk evi, U şeklinde tasarlanmıştır; evin bir kanadı, diğer kanadından ayrılır ve her iki kanadın pencereleri de açık bir mekana bakar.

Duvarlarla çevrili büyük­çe bir bahçe vardır ve Arap şehirlerinde görüldüğü gibi bu bahçeler, dar ve kapalı sokaklara açılır. Eski İstanbul,büyük camilerin ve işlenmiş taştan yapılan büyük külliyelerin şehrin gökkubbesini süslediği, ahşap evlerden oluşan bir tür köyler kümesini andırıyordu.

Mekan Tasarımında Cinsiyet ve Cennet Sembolizmi

Her ne suretle olursa olsun, yapısal açıdan türlü farklılıklarına rağmen bütün evler, asla tecavüz edilemeyecek ve mahrem olarak kabul edilen mekanlardır.

Ev, İslam’ın genelde kamusal ve komünal (“toplumsal”) hayatın dışında kalmasını istediği kadının mekanıdır; böylelikle kadın hem kendisinin merak duygusundan, hem de başkalarının merak duygusundan korunulmaya çalışılır. Kadın, İlahi Nefes’e açık bir varlıktır; tutkulu doğası ve özünün asaleti nedeniyle ruhun görüntüsüdür (image). Kadında, zihinden çok ruh ekseninin daha dominant olması, onun bedeninin, bir şekilde ruhun ayrılmaz bir parçası olmasından kaynaklanır.Kadının ruhu, bedene, erkeğin ruhundan daha yakındır.Buna mukabil, kadının bedeni, erkeğin bedeninden daha özlü, daha incelikli, daha nazik, daha akışkan ve daha asildir.

Müslüman kadının örtünmesi, her ne kadar belli toplumsal zorunluluklar gerektirse bile, büsbütün kadının fiziksel, cinsel -bu anlamda gayr-ı şahsi ve kollektif- özelliklerinden kaynaklanmaz, kadının fiziksel görünümünün, bir şekilde, onun ruhunu şekillendirmesinden kaynaklanır…

Müslüman hayatın manevi ekonomisinde kadın,içe-dönük (batini) yanı; erkeğin kamusal hayatı,mesleği, seyahati ve savaşı ise dışa dönük (zahiri) yanı temsil eder. Bir müslüman erkek, hele de akrabası filan değilse, erkeklerin bulunduğu bir ortamda kendi eşinden sözetmez. Ayrıca, eşini lgilendiren bir durum yoksa iş hayatından da sözetmez. Bu kurallaın ve geleneklerin tüm etnik ve toplumsal ortamlarda aynı şekilde geçerli olmadığı elbette ki doğrudur.

Bunları, burada bu şekilde açıklamamızın nedeni, bir müslümanın özel hayatının ne anlam ifade ettiğini göstermektir. Eğer bir müslümanın evinin, sokağa bakan penceresi yoksa ve odalarının geniş iç avludan ışık ve hava alması sözkonusuysa, bu, elbette ki yalnızca müslümanların yaşadıkları coğrafyaların sıcak iklim kuşağında olmasından kaynaklanmaz; aynı zamanda sembolik bir şeye işaret eder. Bu sembolizmi şöyle açımlayabiliriz:

Bir müslümanm iç avlusu, cenneti simgeler. Hele de bu evin, ağaçları, çiçekleri sulayan şadırvanları,özenle yapılmış, özellikli çeşmeleri varsa, bu ev,Kur’an’da kutsananlarm yurdu olarak tasvir edilen cenneti daha çok temsil eder…

Ayrıca, evli bir erkeğin, evinin imamı olduğunu ve ailenin, hem toplumsal, hem de dini açılardan özerk bir birim olduğunu belirtmek gerekir. Bu durum, mimaride de yansımasını bulur. Dışardan bakıldığında, topyekün birarada bulunan ve birbirine biti­şik olarak inşa edilen evleri birbirinden ayırt edebilmek pek kolay değildir. Bütün evlerin dış duvarları birbirine bitişik olduğu için, evleri teker teker birbirinden ayırt edebilmek çok zordur. Ama içerden bakıldığında, bütün evler, özerk, birbirinden büsbütün farklı “hücre’leri andırır. Peygamberin bir hadisine göre, hiç kimse, evi bitişik olan komşusunun bir kiriş atmasını önleyemez.

Öte yandan yine hiç kimse,kendi avlusunu veya evini, komşusunun avlusunun beya evinin önünü kapatacak şekilde inşa edemez.

Böylelikle komşuluk hakları, hem komşuların birbirlerine bağımlılığını, irtibatını sağlar; hem de özel hayatı garanti altına alır.

Müslüman şehrinde, üst sınıflar için ayrılmış ayrı­calıklı yerleşim alanları yoktur. Her ne suretle olursa olsun, böyle mekanlar olsa bile, bir zengin ailenin evini, dış görünüşü itibariyle bir fakir ailenin evinden ayırt etmek pek kolay olmaz. Öte yandan, semtler, kabilevi gruplaşmaların bir sonucu olarak şekillenir. Bu durum, Osmanlılardaki askeri gruplaşmayı çok andırır.

Bir semtin organik bütünlüğü, bir cami, bir Kur’an okulu ve Romalıların “banyo-evi” tipindeki,hem İslam dini’nin temelleri, hem de hijyen’in gerekleri açısından oldukça önem taşıyan ve sürekli sı­cak suyun bulunduğu hamamların varlığı ile tamamlanmış olur. Pek çek şehirde, bazı semtlerin kendi surları ve kemerleri vardır…

Bir dizi balpeteği, birbirinden ayrı ama aynı zamanda bütünleşmiş bir görüntü verir ve bu haliyle,sembolik olarak bir şehrin durağanlığını anlatmak için iyi bir örnektir. Şehrin dinamik yönü ise, bir nehir gibi akan ve birbirinden farklı mesleklere ait insanları bir araya getiren ticari hayatıdır. Mekke modeli örnek alınarak inşa edilen müslüman şehri, ilkesel olarak, büyük bir mabedin gölgesinde kurulan bir pazaryeri formunda vücut bulur.Mahalleler, bu pazaryerinin etrafında kümelenir. Burada, köklü ailelerin ya da kabile reislerinin evleri, mabede bakar.

Zamanla ve şehrin büyümesi ve genişlemesiyle birlikte,ipek ve mücevherat gibi değerli eşyaların satışyerlerinin yer aldığı ana caddelere açılan yolların kenarlarında yeni pazaryerleri kurulmaya başlanmıştır. Kapı­ları geceleri kapatılan surlarla çevrili bu qaysariyya’lar, bir tür bir forum işlevi görmüştür. Qaysariyya sözcüğünün emperyal ya da Sezar’yen (Caesrian) bir kökeni olduğu tahmin edilmektedir.

Her halükarda, qaysariyyaların da, şehrin geri kalan bölümlerinin de açık büyük meydanları yoktur.Halkın buluşma noktaları olarak işlev gören ve şehrin kapısından merkezine ve diğer bölgelerine eşya ve insan trafiğinin aktığı ve bu trafiğin şehrin merkezine yaklaşıldıkça yavaşladığı mahal, geniş avluları ve bahçeleri olan büyük camilerdir.

Ticaret erbabı ve zanaatkarların yer aldığı yolların oluşturduğu ağ, bir süre sonra yoğunlaşır. Tuğladan yapılan kemerlerin yer aldığı bu ağlar, ulaşımı kolaylaştırmak amacıyla değil, tüccarlar, zanaatkarlar ve müşteriler arasında temas noktalan oluşturmak amacıyla teşekkül ettirilmiştir- Bu tür ağları oluşturan sokak veya pazaryerleri, gelişigüzel aracıların zuhur etmesini önlemek kaygısıyla inşa erim iştir. Temel zanaat ürünleri ile yiyecek-giyecek ürünlerinin dağıtım ve müşteriye ulaştı­rılması, anayolların başladığı veya kesiştiği noktalara inşa edilen ve hem otel, hem de eşya ve ürünlerin mübadelesi işlevi gören kervansaray sistemi ile ger­çekleştirilir.

Kervansaraylar, üst katında misafir odaları bulunan, vahşi hayvan tehlikesine karşı etrafı revaklarla çevrili olan geniş avlulara sahip olan yapı­lardır.

Esnaf Teşekküleri: Şehrin Koruyucuları

Zanaatkarlar, halihazırda bazı ülkelerde varlığını sürdüren esnaf teşekkülleri biçiminde organize olurlar. Bu nedenle, tıpkı Ortaçağ Avrupa kentlerinde de olduğu gibi, büyük caddeler ve semtler aynı zamanda belli ilanların duyurulduğu yerlerdir. Esnaf teşekkülleri, temel ürünlerin teminini sağlar ve haksız rekabeti önlerler. Mesleki rekabet elbette ki yasaklanmamıştır; hatta tam tersine bir saygınlık oluşturma nişanesi ve vesilesi olacağı gerekçesiyle teşvik edilmiştir.

Böylelikle esnaf teşekkülleri sistemi, bireysel teşebbüsle meslek grupları arasındaki dayanışmayı başarılı bir şekilde dengelemek gibi bir işlev üstlenmiştir.Her esnaf teşekkülünün bir mütevelli heyeti vardı ve halen de vardır. Bu mütevelli heyetinin, aynı meslek gruplarına mensup kişi veya gruplar arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemlik rolü üstlenmeleri sözkonusudur ve mütevelli heyetinin böylesi bir rol üstlenmesi asla tartışma konusu filan yapılmaz. Dahası, pazarda satışa sunulan ürün ve eşyaların fiyatları ve kaliteleri, muhtesib olarak adlandırılan pazar müfettiş­lerinin denetimlerine tabidir.

Esnaf ve zanaat teşekkülleri, tipik bir kentsel kurumdur; bedeviler arasında bu tür bir kurum yoktur. Tüm sosyal gruplar arasında, şehrin çıkarlarını en iyi koruyan ve gözeten grup veya kurumlar, bu teşekküllerdir. Genellikle bedevi kökenli olan askeri aristokrasi ise saray etrafında iskan eder ve yoğunlaşır.

Burada ilginç olan nokta şurasıdır: Bu teşkilatlara mensup sınıflar veya gruplar, Ortaçağ Avrupası’nda da varolan benzer te­şekküller gibi asla siyasi gücü ele geçirme mücadelesi içinde olmamışlardır. Her yeni hükümdarın işbaşına geçtiğinde kendi halkıyla yapmak zorunda olduğu biat sözleşmesinde normalde müslüman toplumu temsil eden ve Kur’an ilimlerinde uzman olan ulemanın otoritesini aşmak gibi bir düşünce ile hareket etmeleri asla mümkün olmayacak bir şeydi esnaf teşekküllerine mensup kişi veya gruplar için. Artık bu noktadan sonra, müslüman ümmet, aynı zamanda hem bir şehir(li) idi, hem de daha fazla bir şeydi.

Huzur ve barış yurdu olarak İslam’ın hakim olduğu bütün coğrafyaları ihata eden İslam Yurdu’ndan (Daru’l-İslam’dan) başka bir şey olmayan, bireyciliğin belirleyiciliğinin sözkonusu olmadığı, tam anlamıyla bir şehir tasavvuru olarak varolan bir “yerdir”.

Ümran Dergisi,sayı:81

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*