MURADULLAH mı,Meal Yazarının Kanaati mi

Doç Dr. Ebubekir Sifil

Giriş:Önce bir soruyla başlayalım: Modern zamanlara özgü “meal yazma” modası ne tür bir ihtiyacın tazyi-kiyle ortaya çıkmış olabilir?Bu soruya, herhangi bir kitabın ihtisar edilme-si/özetlenmesi meselesiyle mukayeseli bir cevap üretmek şu sebeplerle gerçekçi olmaz:

1-Herhangi bir kitap/metin, anlaşılmasını kolaylaş-tırmak için muhtevası basitleştirilerek ihtisar edilir.Kur’ân’ın bir başka dile aktarılmış muhtevası için ise böyle bir şey söz konusu değildir. Sadece “insana”değil, kelimenin bütün kuşatıcılığı ile “varlığa” dair ne varsa ihata eden “ilahî kelam” üzerinde konuşt-ğumuz hatırlanacak olursa ne demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır.

2. Herhangi bir kitap/metin, muhtevası konsantre hale getirilerek ihtisar edilir. Bu ise metnin anla-şılmasını zorlaştırmak demektir. Kur’ân’ın muhte-vasının herhangi bir dile aktarılması en temelde”daha kolay anlaşılması” amacına matuf bir faali-yet olduğuna göre bu madde de meal çalışmaları-nın gerekçesi olamaz. Esasen bir önceki maddede olduğu gibi burada da eşyanın tabiatına aykırı bir durum bulunduğu ve “ilahî kelam” hakkında geçerli telakki edilemeyecek bir kıyaslamanın yapıldığı izahtan varestedir.

3. İhtisar faaliyeti, mevcut bir kitabın/metnin ezber-lenmesini ve kavranmasını kolaylaştırmak için yapılır.Oysa meal çalışması için ikisi de söz konusu edile-mez. Zira –meal ezberleyene rastlayanınız var mı bil-mem ama– hem meal ezberlemek “Kur’ân’ı ezberle-mek” değildir, hem de meal yapısal olarak Kur’ân’ın ihtiva ettiği anlamları “kavrama” imkânı vermez.Esasen “ezberciliğe” karşı duruşun ifadesi olarak vücut bulan meal yazma furyasının da böyle bir iddiası hiç olmamıştır.Bu maddelerin her biri hakkında daha fazla söz söy-lemek mümkündür; ama söylenenlerin maksadı hasıl ettiğini düşünerek bundan sarf-ı nazar edelim.Soru hâlâ muallâkta: Meal yazmak ne tür bir ihtiya-cın tazyikiyle ortaya çıkmış olabilir? Kur’ân’la “ilgilenen” okuyucuya Kur’ân hakkında az zamanda çokşey öğretme amacı meal yazma faaliyetinin hedefi olarak tesbit edilebilir mi?

Kur’ân hakkında az zamanda çok şey öğrenmenin mümkün olup olmadığı sorusuyla mukabele edilmeyi hak edecek yapıda olmakla birlikte, bu soru bizi gerçeğe biraz yaklaştırıyor gibi.Modern zamanlarda Müslümanların Kur’ân’la ilişkisi,”Kur’ân’la meal üzerinden ilgilenme” seviyesine inmiş “entelektüel” bir faaliyet olarak tebarüz edi-yor! Akif’in, Kur’ân’ın mezarlıkta okunmak için inme-diğini söylediği dönemlerden bu yana hayatı topra-ğın üstündekinden ibaret saydığımız için Kur’ân’ı da entelektüel faaliyetlerimizin bir parçası gibi algılıyo-ruz. Bu doğru; ama esas meseleyi izah etmiyor.Modern zamanların zaman fukarası müslümanına Allah Teâlâ’nın bizden ne istediği sorusunun cevabın için –mesela– bir “ilmihal” ile değil de, “meal” ileverilir?

İdeolojik Mealcilik

İşin püf noktası burası. Meal yazımı, okuyucudanziyade –hatta ondan bağımsız olarak– meal yazarınınhedefi ile açıklanması gereken bir faaliyettir. Din’inbizden ne istediği konusunda kafası alabildiğine karıştırılmış, Kur’ân’la birlikte, onun açılımı olan Sünnet’in/hadislerin merkezî konumda bulunduğu,bu iki temel kaynaktan belli bir Usul doğrultusunda istinbat edilmiş kalbî ve amelî hükümler istikametin-de “tedeyyün”, slogandan başka hiçbir sahiciliği olmayan ideolojik bir söylemle okuyucu zihninde yerini “tasavvur”a bırakmışsa, meal yazarı için son derece uygun bir ortam oluşmuş demektir.

Meal yazarı, “marifet”in “okuyarak öğrenme”ye,”ilm”in “malumat”a indirgendiği bu “verimli” ortam-da meal yazarak, zavallı okuyucuya din öğretmek gibi bir fırsat ele geçirmiştir ve bunu tabii ki değerlendi-recektir!

Bu topraklarda Kur’ân’ın ilk meallerinden (kendi tabiriyle “terceme”) birini yazma ayrıcalığıyla övü-nen bir kalemin, Tüccarzâde Hilmi beyin (İbrahim Hilmi Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi adıyla Osmanlıca olarak neşrettiği çalışmanın öns-özünde meseleyi takdim biçimi bizim için hayli ufuk açıcıdır: “… Bugün milyonlarca Türk, Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilmiyor ve bi’t-tab’ (tabiatıyla)dininin esasına hakkıyla vakıf bulunmuyor. (…)”Kur’ân’ı anlayacak derecede herkes Arap lisanını kolaylıkla öğrenemeyeceği gibi,öyle müfessirlerin yazdıkları on,yirmi ciltlik tefâsîri (tefsirleri) de okumaya vakit bulamaz. “Öteden beri vatanımda bir inkılâb-ı fikrî ve ictimâ’î (fikrî ve top-lumsal devrim) yapmak için var kuvvetle çalıştığımdan ve bu hususta Kur’ân tercemesi en büyük bir amil olduğundan, mebde-i Meşrutiyet’te (Meşrutiyet’in başında) neşr eylediğim Millet gazetesinde ve Balkan harbi esnasında yazdığım Zavallı Millet kitabında bu fikri hararet ve cesaretle ilan ve müdafaa eylemiştim.”İşte şimdi muktedir bir heyete yazdırdığım bu nüs-hayı neşr ediyorum. Bilcümle Türk kardeşlerime,tahsilde bulunan evladımıza âyât-ı celîle-i Kur’âniye’yi hakkıyla öğretmek için tercemenin pek sade olmasına itina edilmiştir…”(1)

-Burada, halka ve tahsildeki talebeye “Kur’ân Tercemesi” üzerinden din öğretmek gibi bir amaçla yola çıkıldığı açıkça ifade edilmektedir. Hatta “Kur’ân tercemesi”, toplumsal ve fikrî bir devrimin en büyük bir amili olarak devrededir! Meal yazarının çalaka-lem zikrettiği bu husus, o günlerden bu yana din tasavvuru oluşturmak üzere Türkçe meal yazanların temel gerekçesi olarak hiç değişmemiştir!

İdeolojik meal yazarı, halkın atadan-dededen teva-rüs ettiği dinden razı değildir; onun muharref ve problemli olduğunu düşünmektedir. Burada kastedi-len, bid’at ve hurafelere bulanmış, safiyetini yitirmiş din anlayışı değil, yazılı kaynaklara dayalı sahih din şuurudur ve meal yazarı çoğunlukla birinciyi diline dolayarak ikinciye saldırmakta, birinciyle mücadele görüntüsü altında ikincinin varlığına kasdetmektedir.”Gelenek”in Din’i şu veya bu biçimde/oranda tahrif ettiği konusunda zaten hayli “malumat sahibi” kılın-mış ve zihni, Kur’ân’ı anlamak adına meal yazarının mesajlarıyla sınırlı bir algı durumuna kilitlenmiş olan modern Müslüman, kıvama gelmiş “alıcı”dır.

Yol-iz bulmanın mümkün olmadığı karanlık bir tarihî geç-miş içinde Müslümanların kendi dinî kaynaklarını kendi elleriyle alabildiğine tahrif ettiği, Kur’ân metni dışında elde bulunan hiçbir şeyin güvenilir olmadığı şeklindeki modernist kurgu marifetiyle çaresizlik içinde meal yazarının önünde diz çöktürülmüş vazi-yettedir artık. Gerisi, meal yazarının insafına kalmış-tır. Onun tensip ettiği din telakkisi “Kur’ân’ın mesajı”olarak okuyucu tarafından sorgusuz sualsiz alınıp gereği yapılacaktır!!”Kelam-ı İlahî”den “İşkence Edilen Metin”e Bu noktada, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren ulema arasında da meal yazımında bir mahzur gör-meyenler bulunduğu, hatta 18. yüzyılda Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî’nin Kur’ân’ın Farsça mealiniyazdığı hatırlatılarak meal olgusu hakkındaki bu müta-laalarımızın tartışma götürür olduğu söylenebilir.

Böyle bir itirazın, “ideolojik meal yazımı” için geçerli olmayacağını söylemeliyiz. İdeolojik meal yazımı,–”Türkçe ibadet” cinayetine hizmeti göz ardı edilsebile– “yeni bir din tasavvuru” oluşturmak gibi bir maksada hizmet ettiği için reddedilmelidir! Kur’ân metnine hakkıyla vakıf olmak için gerekli alt yapı ve birikimden yoksun bulunan kitleler, meal vasıtasıylaKur’ân üzerinden belli maksatlara kanalize ediliyor-sa, burada elbette mesele farklı bir mahiyet kazan-mış demektir. İtirazımız temelde bu noktayadır.Eldeki Hadis külliyatının –erbabı tarafından sahih olduğu söylenmiş olanlar da dahil– “uydurulmuşluk”şaibesi altında bulunduğu görüşünü “kesin ilmî veri”olarak kabul etmiş bir meal yazarının, “hadis” keli-mesinin olumlu anlamda geçtiği ayetleri “söz”,olumsuz anlamda geçtiği yerleri ise “hadis” olarak tercüme etmesi ideolojik meal yazımının tipik örneklerinden birisidir.(2)

-Kader inancıyla problem yaşayan bir meal yazarının,”kader” kelimesinin geçtiği ayetleri “ölçü” ifade ede-cek şekilde yorumlaması ve “Kader “ölçü”dür; kade-re iman Allah’ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış oldu-ğuna imandır” diyerek kaderi “ölçü”ye indirgemesi ideolojik meal yazımının bir başka örneğidir.(3)

-Ahirette Allah Teala’nın dilediği kullar için ve yine O’nun izniyle şefaat edileceğini bildiren ayetleri,Efendimiz (s.a.v)’in günahkâr mü’minlere şefaat edeceğini haber  vererek tefsir eden mütevatir hadisleri dikkate almadan yapılan şu açıklamalar da zikre değerdir: “Demek ki Allah’ın razı olduğundan başkasına şefâ’atin bir yararı olmaz. Esasen O’nun rızâsı, cennette en büyük ni’met olduğu için O’nun rızâsına mazhar olanın şefâ’ate de ihtiyacı olmaz.Belki şefâ’at onu Hakk’a daha da yaklaştırır. Allah’ın,bazı yüce ruhlara şefâ’at izni verip vermeyeceği kesin belli olmamakla beraber bazı âyetlerden zımnen böyle bir mânâ anlaşılabilir. Asıl âyetlerde sözkonusu edilen şefâ’at, meleklerin şefâ’atidir.

Bu âyetler karşısında Hz. Peygamber’in âhirette büyük günâh sahiplerine şefâ’at edeceği hakkındaki abartılı hadîslerden kuşku duymamak mümkün değildir…”(4)42/el-Bakara suresinin 67. ayetinden itibaren İsrailoğulları’nın kesmesi emir buyurulan inek ile ilgili anlatımlar yer aldıktan sonra 72 ve 73. ayetlerde,”O vakit bir adam öldürmüştünüz de, onun hakkında birbirinizle atışmış, (olayı) üstünüzden atmıştınız.Oysa Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Onun içindedik ki: “(kestiğiniz) o ineğin bir parçasıyla o maktule vurun. İşte böyle Allah ölüleri diriltir ve size ayetle-rini gösterir; gerek ki akıllanasınız”buyurulmuştur.

İdeolojik mealciliğin “çarpıcı” örneklerinden birisi de mucize olgusunu aklına sığdıramayan meal yazarı-nın, rasyonel hareket etme güdüsüyle mezkûr ayet-lere verdiği şu manadır: “Çünküey İsrailoğulları siz bir adam öldürmüştünüz ve sonra da bu(suç)un sorumluluğunu birbirini-zin üstüne atmıştınız. Oysa Allah sizin örtbas ettiğiniz her şeyi açığa çıkarmaya kadirdir. Bizdedik ki: Bu (prensib)i bu gibi (çözümlenmemiş cina-yet olay)larının bazılarına da uygulayın. Bu yollaAllah canları ölümden korur ve kendi iradesini sizegösterir ki, (bunu görüp) muhakemenizi kullan(mayıöğren)ebilesiniz.”(5)

-Burada ayetin açık ifadesi, ayette geçen kelimeler,bağlam, ilgili rivayetler, müfessirlerin yaklaşımı… hiç-bir şeyin önemi kalmamıştır. Meal yazarı mucizeyi bertaraf etmiştir ya, önemli olan budur!!

Kaç Kur’ân Var?

Hz. Ali (r.a)’ın, Haricîler’le münakaşaya gönderdiği İbn Abbâs (r.a)’la konuşmasını anmanın tam sırasıdır: Onlarla münakaşa ederken Kur’ân’dan delil getirme. – Niçin ey Mü’minlerin Emiri? Ben Kur’ân’ı onlardan daha iyi bilirim; Kur’ân bizim hanelerimizde naziloldu! Doğru söylüyorsun; ancak Kur’ân ayetleri çok anlamlı bir yapıya sahiptir (hammâlun zû vücûh).Binaenaleyh sen (davanı isbat için) bir ayet okursun,onlar da (kendi davalarını destekleyecek başka) birayet okur. Onun için onlarla münakaşa ederken Sünnetlerden delil getir. Sünnetler’den (yorum vetevil yoluyla) kaçamazlar. Tarih kaynakları, hakem tayin etme ve verdiği hükme razı olma meselesi etrafında cereyan eden bu müna-kaşada İbn Abbâs (r.a)’ın, Sünnet ve siretten deliller getirerek binlerce haricînin tevbe edip Hz. Ali (r.a)’ınsafına geçmesini sağladığını kaydeder.(6)

-Kur’ân’ın bu özelliğini vurgulama konusunda Hz. Ali(r.a) yalnız değildir. Efendimiz (s.a.v)’in halasının oğlu olan sahabî ez-Zübeyr b. el-Avvâm (r.a) da oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: Muarızlarına karşı Kur’ân’la mücadele etme; onları iknaya güç yetiremezsin.Sünnet’e sarılmaya bak.”(7)

-Tefsir ilminin temelini teşkil eden Ulumu’l-Kur’ân disiplinine vücut veren de Kur’ân’ın bu “çok anlam-lı/çok boyutlu” yapısıdır. Hakkı verilmiş bir tefsir çalışması, Ulumu’l-Kur’ân disiplininin muhtevası yanında rivayeten ve dirayeten Tefsir ilminin müktesebatını da behemehâl dikkate almak durumunda-dır. Aksi halde sadece lafzıyla değil, manasıyla da sonsuz bir umman olan Kur’ân-ı mucizu’l-beyan’ın, meal yazarının sathî nazarının dar kalıplarına hapse-dilmesi hadisesiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. Mahzur şüphesizsadece bununla sınırlı değildir. Asıl önemlisi, murad-ı ilahînin berhava edilmesidir ki, “meal üzerine din tasavvuru inşa etme” ameliyesi burada görünür olmaktadır. Her biri “Kur’ân’ın mesajı budur” diyerek okuyucusu-nu farklı bir İslam’a çağıran modern meal yazarları-nın hangisinin takdimi doğru kabul edilmelidir?Kur’ân’da nesh var mıdır, yok mudur? Şefaat hadisle-ri Kur’ân’a uygun mudur, değil midir?

Efendimiz(s.a.v)’in mucizeleri, kabir azabı, sırat, mizan, dahaberiye geldiğimizde kadınla ilgili hükümler, hadd cezaları, başörtüsü, miras paylaşımı, Ehl-i Kitab’ın akıbeti… Bütün bu hususlarda ideolojik meal yazar-larının okuyucuya kendi kabullerini değil de Allah’ın hükmünü aktardığından kim nasıl emin olacak? Bizebu konularda “Kur’ân’ın mesajı” diye sunulan anlam tercihlerinin hepsi aynı anda doğru olamayacağına göre muradullah hangisi?Burada yanlış anlaşılabilecek bir noktayı tavzih ede-lim: Yukarıda Kur’ân’ın “çok anlamlı/çok boyutlu”olduğunu söylemiştim. Bunun anlamı, Kur’ân’ın–hâşâ– birbiriyle çelişik hükümler ihtiva etmesi değil-dir. Sünnet’i ve Sahabe başta olmak üzere nesilden nesile intikal eden Nebevî anlayış üzere yürümüşbulunan Selef’in belirleyici rolünü göz ardı ederek Allah Teâlâ’nın muradına ulaşmak mümkün değildirve yukarıdaki tesbit bunu ifadeye koymaktadır
Dolayısıyla az yukarıda zikrettiğim, nesh meselesin-den Ehl-i Kitab’ın akıbetine kadar bir dizi meselede-ki meal ihtilafı, ya meal/tefsir için gerekli donanıma gerçek anlamda sahip olmamaları veya Sünnet’e itti-ba başta olmak üzere muradullaha ulaşmak için gözetilmesi gereken ilkeleri göz ardı ederken Ehl-iKitab’ın kendi kitaplarına uyguladığı modern anlama metotlarını esas almalarıdır. Birçok ayette Yüce Allah (c.c.), fasıkları, zalimleri,aşırı giden şüphecileri ve kalbinde hastalık bulunan-ları saptırdığını ifade buyurmaktadır.(8)

-Öyleyse Kur’ân’a önyargılı yaklaşmak, kafasındaki şablona ve kalbindeki hastalığa Kur’ân’dan meşruiyet delili ara-mak buradaki ihtilaf ve çelişkinin başlıca sebebi ola-rak tesbit edilmelidir. Ulumu’l-Kur’ân, Tefsir ve Usul-i Tefsir müktesebatı-nın yok sayıldığı, Usul-i Fıkh’ın o muhteşem “anla-ma” sistemine burun kıvırıldığı bir ortamda, üstüneüstlük bir de Ehl-i Kitab’ın kendi kitaplarını kadavra muamelesine tabi tutarak işlettiği tarihsel ve edebîtenkit metotlarını, “hermenötik” tekniklerini ilahî kelama uygulama azmiyle hareket eden birmeal/tefsir yazarı “ben böyle anlıyorum” ukalalığına düşmüşse başka ne söylenebilir ki!

Kur’ân’ı  Kişisel Görüşle Tefsir Etmek

Hiçbir meal yazarı üstüne alınmadığına göre, “Kim Kur’ân’ı şahsî görüşüne göre tefsir ederse ateşteki yerine hazırlansın”yahut “Kur’ân’ı şahsi görüşüyle tefsir eden kimse isabet etse de hata etmiştir”(9)tar-zındaki Nebevî ihtarların kime hitap ettiği sorusu daburada önemlidir. “Kur’ân’ın şahsî görüşle tefsir edilmesi”nden ne anlaşılması gerektiği netleşmeden mezkûr rivayetle-rin kime hitap ettiğini anlamak da mümkün olmaz. “Ulema şöyle demiştir: Kur’ân’ın şahsî görüşle tefsir edilmesi şu durumlarda söz konusu olur: Burada kastedilen, Kur’ân’ı sadece naklî verilere dayanarak tefsir etmek ve istinbatı (dirayete dayalı hüküm çıkarma ve tefsiri) terk etmek olabileceği gibi başkabir durum da olabilir. İlk ihtimal, yani Kur’ân’ı, sade-ce nakle dayalı verilerle tefsir etmek kastedilmiş ola-maz.

Zira Sahabe Kur’ân’ı (dirayet ve istinbatla) tef-sir, bunun sonucunda da birbirinden farklı görüşler halinde ihtilaf etmiştir. Bu ihtilaflarda taraflarcabenimsenen her görüş Efendimiz (s.a.v)’den işitilmiş şeylere dayanmıyordu. Efendimiz (s.a.v), İbn Abbâs(r,a)’a, “Allahım, onu dinde fakih kıl ve kendisine tevi-li öğret”diye dua ettiği halde, aksini düşünmek nasıl mümkün olur? Şayet bu hadiste geçen “tevil”, tıpkıayet gibi Efendimiz (s.a.v)’den işitilmiş şeyleri ifadeetseydi, bu duanın İbn Abbâs (r.a) hakkında hususi olmasının ne anlamı olurdu?”Hadiste geçen yasaklamanın, iki durumuhedeflediği söylenebilir:”

1. Kur’ân’ı tefsir eden kişinin, bir konuda benimse-diği bir görüşü vardır; hevası ve tabiatı o görüşe meyletmiştir. O kimse, sahih bir amaç üzere bulun-duğunu ortaya koymak için Kur’ân’ı hevası doğrultu-sunda tevil eder. Eğer önceden o görüş ve hevanın etkisi altında bulunmasaydı, Kur’ân’dan çıkardığı oanlamı çıkarmayacaktı.”Kimi durumlarda insan bunu, ayetin muradının o olmadığını bile bile yapar.

Gerçeğin farkında olduğu halde muarızlarına üstünlük sağlamak için böyle davranır. Kimi durumlarda ise bilgisizlik söz konusu-dur. Bu da şöyle olur: Ayet birkaç anlama ihtimalli-dir; kişinin anlayışı onu, amacıyla örtüşecek tarzda anlamaya meyleder. Böylece o anlama biçimi kişinin görüşü ve hevası doğrultusunda teraccuh eder. Eğer önceden benimsediği o görüş olmasaydı, kişi o anla-ma biçimini tercih etmeyecekti.”Bazan da kişinin sahih bir amacı olur. O amacına Kur’ân’dan delil arar ve farklı bir şeyin murad edildi-ğini bildiği bir ayetle amacına istidlalde bulunur.İnsanları, kalp katılığıyla mücahedeye çağıran kimse-nin, “Firavun’a git. Zira o pek azdı”(20/Tâ-Hâ, 24;79/en-Nâzi’ât, 17) ayetindeki Firavun’un “nefis”olduğunu söylemesi böyledir.”

2. Kişinin, garibu’l-Kur’ân’a ve kapalı lafızlar, ihtisar,hazf, ıdmar, takdim, tehir gibi hususların söz konusu olduğu ayetlere taalluk eden nakil ve rivayetlerden yardım almaksızın, sadece Arapça lafzın zahiriyle yetinerek Kur’ân tefsirine atılması. Tefsirin dış anla-mında öncelikli olarak nakil ve rivayete dayanmak vazgeçilmez bir gerekliliktir. Kişi bu suretle hataya düşmekten korunmuş olur. Bundan sonra anlama ve hüküm istinbat etme aşaması gelir…”(10)Bu son derece isabetli ve hikmetli tesbitler bir nok-tayı dikkatimize sunuyor:

Meal ya da tefsir yazarı,önceden şu veya bu kaynaktan beslenerek benimse-diği görüşlerin etkisi altında hareket etmemelidir.İşte kırılma noktası tam da burasıdır. Kim sahip oldu-ğu görüşlerin “heva kaynaklı” olduğunu söyler ki!Kimin hangi görüşünün heva kaynaklı olduğuna kim karar verecek?İtikadî duruşumuzun ve istikametimizin işin içine doğrudan girdiği noktadır burası. Yukarıda bunu “ideolojik mealcilik” olarak ifade etmiştim. Gerçek şudur ki, Ehl-iSünnet dışı kabul ve inançların tervi-ci için veya onların etkisi altında Kur’ân meali ya da tefsiri yazmak,Kur’ân’ı heva ile tefsir etmek/ meal-lendirmek demektir. Mezkûr riva-yetlerde yerilen tam da budur.

İlle Meal Okunacaksa…

Ahmed Cevdet Paşa merhum,Fatih dersiâmlarından Osman Râşid Efendi başkanlığındaki ilmî bir heyete yazdırılıp 1927 yılında neşredilen meal çalışmasını takdim ederken bu farkı fark etmemizi kolaylaştıracak bir noktaya dikkat çekmiştir:

“Kur’ân’ı Kerim’in acızık mezâyâsına(meziyetlerin-den az bir kısmına) vakıf olabilmek için lisan-ıArab’da pek çok maharet lazımdır. Herkes lisan-ı Arab’da olan meleke ve maharetinin derecesinegöre ânın (Kur’ân’ın) zevkine varır. Hakkıyla başkalisana tercemesi ise kabil değildir. Ancak Arapça bil-meyenlere sathîce ma’ânî-i evveliyesini tefhîm(ayet-lerin birincil anlamlarının yüzeysel olarak kavratıla-bilmesi) için mukaddemâ bazı zevat-ı kiram (daha önce bazı kıymetli zatlar) ânı (Kur’ân’ı) lisan-ı Türkî’ye terceme etmişlerdir…

“Meal üzerinden din tasavvuru oluşturma eylemi ile herkesin müktesebatı ölçüsünde Kur’ân’dan feyizyab olmasına aracılık etmek arasındaki fark bu ifadelerde alabildiğine net bir şekilde kendi-sini göstermektedir.Nitekim Mustafa Sabri Efendi merhum da bu noktaya parmak basmış ve mealin Kur’ân gibi telakki edilerek değil, muhtasartefsir gibi okunması gerektiğine dikkat çekmiştir. (12)”Kur’ân’ı şöyle baştan sona birokuyup Rabbimin bana ne indirdi-ğini görmek istiyorum” gibi bir maksatla yola çıkan okuyucunun dikkat etmesi gere-ken birtakım hususlar olduğunu belirterek bitirelim:

1. Öncelikle Ehl-i Sünnet itikadını sağlam kaynaklar-dan okuyup eksiksiz öğrenmelidir.

2. Meal yazarının Ehl-i Sünnet olmasına; ayrıca mealyazacak birikim ve ilmî kudrete sahip bulunmasına dikkat etmelidir.

3. Okuduğu metnin Allah Kelamı değil, meal yazarı-nın Allah Kelamı’ndan anladığı şey olduğunu sürekli hatırda tutmalıdır.

4. Okuduğu metnin, Kur’ân’ın lafız özelliklerini hiç yansıtmadığını, mana özelliklerini ise kısmen yansıt-tığını bilmelidir.

5. Meal okumalarından elde edilecek şeyin,Kur’ân’ın muhtevası hakkında yüzeysel bilgi olduğu-nu, daha fazlası için mutlaka muteber bir tefsiri ciddi biçimde mütalaa etmek gerektiğini asla unutmamalıdır.

(İbrahim Hilmi)-Kuran Türkçe Tercümesi

2-Yaşar Nuri Öztürk

3-

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*