Mülhidlerin Tevhidi İkiye Ayırmak Konusundaki Hatalı Görüşleri

 

MÜLHÎDLERlN KÂBE VE HACERÜ’L-ESVED’E YAPILAN TAZİMİ SENÎYYE TAİFESİNİN İNANCI OLARAK GÖSTERMELERİNİN YANLIŞLIĞI VE TEVHÎDÜ’R-RUBUBİYYET İLE TEVHİD-Î ULÛHİYYET ARASINDA MÜLÂZEMET OLMADIĞI YALNIZ RUBUBİYYET TEVHİDİNİN KURTULUŞA KÂFİ OLMADIĞINI SÖYLEYEN KİMSENİN CEHALETİ

Yukarıda geçen izahtan, Kâbe’nin etrafını dolaşmak, Hacerü’l-Esved’e el sürmek, onu öpmek ve üzerine baş koymak, onları tazim etmektir. Ne Kâbe’ye ne de Hacerü’l-Esved’e yapılan şer’î bir ibâdettir. Belki onları ziyaret edip tavaf eden kimsenin yaptığı, rububiyyetine inanıp kendisine bunu yapmayı emreden Aziz ve yüce Allah’a bir ibadettir. Şeriat’ta bir şeye yapılan bütün tazimler, ibadet etmek değildir ki, şirk olsun! Belki yapılması emir olunan veya yapılmasına teşvik edilen bazı tazimler, vacib veya mendubtur. Bazısı mekruh veya haram, diğer bazısı mubahtır. Beraberinde rububiyyete ait hususlardan bir hususiyet itikadı olmayan herhangi bir şeyin tazimi şirk değildir.

Bir şeyi tazim eden kimse, o şeyde rububiyyetin hususlarından birisinin mevcut olduğunu itikat etmedikçe Şeriat’ta o kimse mezkûr şeyin ibadetçisidir, diye iddia etmenin önemi yoktur. Şüphesiz âdemoğlu, sağlam düşünce sahibi olduğu müddetçe, ancak rububiyyet vasfı kendisinde sabit olan zat, ibadete (tapmılmaya) müstehak olduğu, rububiyyet vasfı kendisinde bulunmayanın ibadete müstehak olmadığı fikri, akıllarında yerleşmiştir. Demek ki, Allah’ın kurduğu şeriatlarda ve insanların akıllarında yerleşen fikirde, rububiyyetin sübutu ile ibadet istihkakı, birbirlerinden ayrılmayan iki vasıftır.

Müşriklerin (Allah’a ortak koşanların), Allah (sübhanehu) dan başka haklarında rububiyyet itikad ettikleri şeylerin ibadete müstahak olduklarına dair itikadları, rububiyyette ortaklık taslama temeli üzerine kurulmuştur. Bu itikadın temeli, düşünceden sıyrılıp yıkıldığı zaman, üzerine kurulduğu Allah’tan başkasına ibadete istihkak düşüncesi de yıkılır.

Müşrik kimse, Aziz ve yüce Allah’ın, rububiyyet vasfiyle münferid olduğunu teslim (kabul) etmiyor ki, yalnız Allahü Teâlâ’nın ibadete müstahak olduğunu kabul etsin. Kendisinde Aziz ve yüce Allah’tan başkasının rububiyyet vasfiyle muttasıf olduğu inancı bulunduğu müddetçe, o şeyin ibadete müstahak olduğuna da tâbi olacaktır (inanacaktır).

İşte akıllı kimseler nezdinde, (bu nedenle) rububiyyet tevhidi ile ülûhiyyet tevhidi, sübut ve itikad bakımından mütelâzım (birbirlerinden ayrılmayan) iki vasıf oldukları açık bir gerçektir, öyle ise Allah’tan başka bir Rab olmadığını ikrar eden kimse, O’ndan başkasının ibadete müstahak olmadığını itiraf etmiş ve anlamış demektir. îşte bu ikinci şık bütün Müslümanların kalbinde olan «LÂ ILÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka ilah yoktur.)» kelime-i tevhidinin mânâsıdır. Rububiyyet ile uluhiyyet tâbirleri bir mânâda oldukları için Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetlerde birisinden bahsetmeyip diğerinin zikriyle yetiniyor.

Rububiyyetin mevcut olmamalarından lâzım gelen muhal şeyleri de herhangi birisinin mevcut olmadığına da bağlıyor ki, mezkûr muhal şeylerin yokluğu ile herhangi birisinin sübutuna (mevcudiyetine) istidlal etsin. Allahü Teâlâ’nın «Yerde ve gökte Allah’tan başka bir ilâh (mabud) olsaydı, yer, gök düzeninden çıkardı.» (Enbiya sûresi, âyet: 22); «O’nunla birlikte hiçbir ilâh da yoktur? olsaydı, her ilâh, kendi yarattığı ile beraber gider, biri ötekine üstün gelirdi.» (Mü’minûn sûresi, âyet: 91) meâlen buyurduğu bu âyetleri düşün ki, bunlarda ilâh kelimesiyle tâbir edip Rab kelimesiyle tâbir buyurulmadı.

Keza, Allah sübhanehû, insan- oğlundan aldığı ilk ahdinden (sözünden) bahsederken, «Şunu da hatırlayınız ki, Rabbin, âdemoğullarının sulbünden nesillerini çıkararak kendi üzerlerine şahit tutmuş? onlara «Rabbiniz değil miyim?» diye sormuş? «Elbette, Rabbimizsin? şâhidiz» demişlerdir» (A’raf sûresi, ayet: 172) âyetinde ilâhmız diye buyurmadı. Resûlullah (s.a.v.)den meşhur olarak rivâyet ediliyor ki, «İki melek kabirde ölüden «Rabbin kimdir?» diye sorar. (Kendisinden yalnız rububiyyet tevhidinden sual açmakla yetiniyorlar.) Ölü, meleklerin bu sorularına karşı, «Allah Rabbimdir.» diye cevap verir ve bu cevabı kâfidir», diye hadîs-i şerifte geçer. İki melek; ona; «Sen ancak rububiyyet tevhidini ikrar ettin. Halbuki rububiyyet tevhidi yalnız iman için kâfi değildir» demezler.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın halili (dostu) olan İbrahim (aleyhissalâtü vesselâm)’dan hikâyet ederek o zâlime (Nemrud’a); «O Rabbim ki, dirilten ve öldürendir.» (Bakara sûresi, âyet: 257) der. Zalim, «Ben de diriltir ve öldürürüm» diye onunla mücadele eder. Tâ ki. Halilullah o zalimin rububiyyet dâvâsı ile tapmılmaya müstahak olduğu iddiasını tekzib edici delillerle onu susturuncaya kadar… Allah, Firavun hakkındaki bir tâbirde «Firavun, sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum.» dedi (Kasas sûresi, âyet: 38).

Yine Kur’ân’da ondan hikâyetle diğer bir tabirde, «Ben sizin en büyük Rabbinizim» (Nâziat sûresi, âyet: 54) dediği belirtilir.

Hülâsa: Kur’ân-ı Azim ile meşhur hadîsler, rububiyyet tevhidi ile uluhiyyet tevhidi arasında mulâzemet olup, mânâ itibariyle birbirlerinden ayrılmaz iki tâbir olduğuna işaret buyurmuşlardır. Aralarındaki bu mülâzemet dolayısıyle Allah sübhanehû, kendi kulundan iki tâbirden birisini kabul etmekle yetinmiştir. Mukarrebûn (Allah’a yakın olan sual melekleri) de bu şekilde ölünün vereceği cevabı kabul edip onunla iktifa etmişlerdir. Aralarındaki bu münasebeti, insanlar, hattâ kâfir olan firavunlar bile anl amışlardır. Öyle ise, bid’atçı taifelerin iftira ettikleri bu şey nedir? Onlar, Müslümanlar rububiyyet tevhidine inanmış, lâkin ibadet tevhidine (tek bir mâbuda ibadet edilmesine) hüküm etmediler.

Bu ise, onların küfürden çıkmalarına, kanlarının dökülmekten emin olunmasına kafı değildir,diye Müslümanlara dil uzatıyorlar. Hattâ onlarla sulh halinde olup (Lâ ilâhe ilalllah) diyen Müslüman bir kimsenin öldürülmeşini mübah sayıyorlar. O kimse hakkında uluhiyyet tevhidini itiraf etmeyip sadece rububiyyet tevhidini itiraf etmiştir, bu ise yeterli değildir, diyorlar. Onlar Müslümanın sarahaten İslâmiyetine delâlet eden kelime-i tevhidi kendisinden kabul etmez. Nitekim Allah, kulundan aldığı birinci ahidde (sözde) onunla yetindiği, melekleri de kabirde kuldan itikadı hakkında sordukları sualin cevabmı yeterli sayıp razı oldukları hâlde onlar, rububiyyet tevhidi sözünün yeterli olduğunu kabul etmiyorlar.

Allah’ın, birinci ahidde kulundan yalnız rububiyyet tevhidini itiraf etmesiyle yetinmesinin ve meleklerin de kabirde kula açtıkları sualin cevabında yalnız rububiyyet tevhidinin itirafını yeterli bulmalarının sebebi; ikisinin de mânâları bir olduğundan birisinin sarahaten zikredilmesi, diğerini de açıkça belirtir. «Lâ ilahe illallah» kelime-i tevhidini telaffuz eden kimse, Allah’ın rububiyyet ve ulu- hiyyetinin ikisini birden itiraf etmiştir. Keza, «Allah Rabbimdir» diyen kimse de, her iki tevhidi itiraf etmiş olur.

Şimdi ey muhakkik! Allahü Teâlâ’nın buyurduğu şu kavline göz gezdir: Şüphesiz, «Rabbimiz Allah’tır.» deyip sonra da dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara korkmayın, kaygılanmayın, «size söz verilen Cennet ile müjdelenin!» derler. (Fussilet sûresi, âyet: 30)». Bu, Allah’ın Kitabı’nda iki yerde mevcuttur (Ayrıca, Ahkâf sûresi, âyet: 13). Bu iki yerde de «Rabbimiz» denilmiş, «İlâhımız» denilmemiştir. Ayrıca Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemden bütün hayır işlerini içine alan bir vasiyetten soran kimseye cevap olarak buyurduğu, «Rabbim Allah’tır de. Sonra doğdoğru ol.»( hadisine de bak ki, Allah ve Resulünün şehadetiyle uluhiyyet tevhidi, rububiyyet tevhidinden ayrı olmadığı ve Allah’ın azabından kurtulmasına, cennetine girebilmesine rububiyyet tevhidi kâfi olduğu için, adama, «İlâhî (Allah’ım) de!» dememiştir..

Yine Allah’ın buyurduğu, «Allah’ınız bir Allah’tır, O’ndan başka ilâh yoktur.» (Bakara sûresi, âyet: 163) ve Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin, «Allah’dan başka ilâh yok, deyinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.» (Müslim, Kitabü’l-İman’da Ebû Hüreyre’den) buyurduğu kavline de bak! Üsâme b. Zeyd, (Lâ ilâhe illallah) dediği hâlde bunu korkusundan söylediği, olayın tafsilinden anlaşılan bir kimseyi, bu zannına dair kuvvetli karineler olduğu için kılıçla öldürdüğünde, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine:

—   «Ey Üsame! (Lâ ilâhe illallah) dedikten sonra onu öldürdün mü?»

Üsame:

—   «Bunu korkudan söyledi.» deyince,

—   «Kalbini mi yardın ki, onun korkudan söyleyip söylemediğini biliyorsun?»(2) buyurduğu kavlini de düşün ki, Üsâme, «adam, bunu söylerken (ulûhiyyet tevhidini kasdetmeyip) rubûbiyyet tevhidini kasdetmiş-, bu ise, îslâmiyete dahil olup bununla kanını kurtarmasına yeterli değildir» diye Peygamber (s.a.v.)’den özür dilemedi. îşte, bütün zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz delillerde bu konu için çok bariz beyanlar vardır. Zira her iki tevhidden birisinin kabul edilmesi, diğerinin de kabulü demektir.

Mülâhîde tâifesinden olan bu bid’atçi kimse (îbn Teymiyye) ile bâtıl inançlarına aldananların doğru yoldan sapmaları, ancak ibadetin şer’î mânâsını anla- madıklarındandır. Nitekim Allahü Teâlâ’nın ve Resûlü sallallahü aleyhi ve sellemin kelâmında belirtilmiş olan kelime-i tevhidin mânâsının araştırılması sonucu ortaya çıkan durum da buna delâlet ediyor: Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme ve bütün salih zâtlara tevessül edilmesini, onlardan istiğase edilmesinin câiz olduğu itikadiyle birlikte, kendileri hidâyetin sebepleri olup bir faydanın sağlanmasında ve bir zarar vermekte başlıbaşına hareket etmedikleri, rububiyyet vasfından onlarda hiçbir vasfın bulunmadığı, lâkin Allah’ın onları hayrın anahtarı, iyiliğin kaynağı, kullarına çeşitli hayırları yağdıran bir bulut yapmış olması itikadının insanı İslâm Dini’nden çıkaran bir şirk olduğunu zannetmiştir.

Allah’ın kendisine başarı nasip edip kendisinden rezalet vasfını kaldırdığı araştırıcı, insaflı, basiret gözü ile dikkatlice bu hususu inceleyen kimse, tevessül, istiğase ve îbn Teymiyye’nin saydığı diğer şeylerin hiçbirisinin, şer’î ibadet denen şeyin mânâsı kapsamına girmediğini, hiç şüphe olmayan yakinî bir ilimle anlayacaktır. Hattâ bunlar ibadete benzemezler bile. Çünkü tazime delâlet eden her şey, yapılan o tazim ile birlikte tazim edilen de, rububiyyet veya ru bubiyyet vasıflarından birisinin bulunduğuna itikad edilmesiyle bu tazim ibadet saydır. Asker olan bir eri görmez misin ki, bir saat, hattâ saatlerce âmirinin karşısında terbiye ve hürmet için dikiliyor da bu durumu ne Şeriat, ne lügat bakımından âmirine yapılmış bir ibâdet sayılmıyor.

Halbuki namaz kılan kimse, birkaç dakika veya daha az bir zaman, yâni Fatiha’yı okuyacak kadar namazda, Rab- binin huzurunda ayakta duruyor ve bu ayakta durması şer’i bir ibadet sayılıyor. Bunun hikmeti; namaz kılan kimsenin ayakta durma süresi az ise de, huzurunda durduğu Zât’ın rububiyyet vasfına sahip olduğuna itikad ettiği için ibadet olur. Er ise, âmirine karşı ayakta durması onda rububiyyet vasfı olması itikadiyle değildir.

Burada Şeyh Selâmetü’l-Azama’nın dedikleri sona erdi.

Kaynak:Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:126-131,Bedir yay.

Dipnotlar:

1)   Süfyan’ın, Abdullah (r.a.) «Bir gün, yâ Resûlallah! Bana sımsıkı sarılacağım bir amelden haber ver!» dedim. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, «Rabbim Allah’tır de, sonra da dosdoğru ol» dedi.

2)   Üsâme b. Zeyd (r.a.)’den rivayet edildi. «Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, «Bizi Cüheyne kabilesinin Huraka diyarına gönderdi. Bunları sabahleyin bastırdık. Ensar’dan biri ile onlardan bir adama ulaştık, üzerime gelince, Lâilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) dedi. Bunun üzerine ensarî olan arkadaşım onu bıraktı, ben mızrağımı sapladım. Nihayet öldürdüm. Medine’ye geldiğimde Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem vak’adan haberdar oldu ve bana: «Yâ Üsâme! Lâ ilâhe illallah dedikten sonra o adamı öldürdün mü?» buyurdu.

— Yâ Resûlallah! Mücerret hayatını kurtarmak için şahadet getirdi, dedim. Bunun üzerine, «Lâ ilâhe… dedikten sonra öldürdün ha!..» buyurdu ve bu sözü (birkaç kere) tekrarladı. (Ben günahtan sâlim olmak için) bu va’kadan evvel Müslüman olmasaydım diye temennide bile bulundum.»

Müslim’in bir rivayetine göre: «Lâ ilâhe… dediği halde onu öldürdün mü?» dedi.

Yâ Resûlallah! Kelime-i tevhidi silah korkusundan söylemiştir, dedim. Bunun üzerine «Kalbini mi yardın? (Korkudan) söyleyip söylemediğini ne biliyorsun?» buyurdu ve bu sözü o kadar tekrarladı ki, o gün Müslüman olmamayı temenni ettim (Riyazus- Sâlihin). (Daha sonra Müslüman olaydım da önceki günahlarımdan arınmış olsaydım… mânâsına).

Gelen arama terimleri:

  • ki nin tazimi

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*