Müktesep(Kazanılmış) İlim ile Ledünni İlim Arasındaki Fark

Müktesep(Kazanılmış) İlim ile Ledünni İlim Arasındaki Fark

Bil ki Hz. Muhammed’in (s.a.v) dış özelliklerine bakıp onu zahirî bir gözle değerlendirenler hakkında “Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler.”(Araf,198) âyeti gelmiştir. Ey Aziz! Diyo­rum ki yoksa sen Kur’ân’da “Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.”(Maide,15) âyetini hiç okumadın mı yâhut bu âyeti hiç duymadın mı? Hz. Muhammed’e nur denilir, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân’a da nur adı verilir. Nitekim âyet-i kerîmede “O’nunla beraber indirilen nûra [yâni Kur’ân-ı Kerîm’e] tâbi olanlar”(Araf,157) şek­linde buyurulmuştur. Sen Kur’ân’ı, beyaz kâğıt üzerine yazılmış siyah harfler olarak görüyorsun! Bil ki kâğıt, kalem ve satırlar nur değildir. O hâlde “Kur’ân Allah’ın kelâmı olup gayr-ı mahlûktur.” sözü nerede kaldı?

İnsanlar Hz. Muhammed’i suret, beden ve şahıs olarak gör­düler. İnsanlara onun beşer olması ve beşerlik yönü gösterildi. “De ki: Ben sizin gibi sâdece bir beşerim. Bana vahyolunuyor.(Kehf,110) âyeti bu mânâdadır. Böylece onlar bu makamda ‘‘Ve dediler ki: Bu nasıl resûl ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor.”(Furkan,7) şeklinde sözler sarf ettiler. Oysa onu basiret ve hakikat ehli kimselerin rûhuna ve kal­bine gösterdiklerinde, onun hakikatini gördüler. Bunlardan bazısı “Allah’ım bizi Muhammed ümmetinden eyle!” derken, bâzısı “Hz. Muhammed’in dostluğundan bizi mahrum bırakma!” dedi. Diğer bir grup ise “Allah’ım bizi Hz. Muhammed’in şefaatiyle rızıklandır!” diye dua etti. Eğer bu hâlde ve bu velayet makamında, ona beşer derlerse veya onu beşer olarak bilirlerse, kâfir olurlar. Şunu oku: “Dediler ki: Bir beşer mi bizi hidâyete erdirecek?”(Teğabun,6) Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle beyan buyurdu: “Ben sizlerden biri gibi değilim.”

Kur’ân’ın hakikati sıfat-ı mukaddestir, peygamberler ve velîlerin gönüllerini kendine bağlamıştır, zâten bu fırka ancak Kur’ân’la hayat bulur. Bu dediğim, kitapta yoktur, ancak yine de kitapta aranır. “Mushafın iki kapağı arasında olanın tamâmı Allah kelâmıdır.” sözü her iki ciheti tutmuştur. Fakat kitaptaki, “Muhakkak Kur’ân’ın zahiri ve batını vardır, batnın da yediye kadar batın vardır.” gerçeğini sâdece Kur’ân tâliplerine gösterdi­ler. Kur’ân âyetlerinin zâhiri ve yedi batına kadar batını vardır. Bir kimsenin zahir tefsîri idrak edebileceğini kabul ediyorum, fakat bâtın tefsirleri kim bildi, kim gördü? Başka bir yerde buyurdu ki: “Kur’ân yedi harf üzere indirilmiştir, hepsi de şâfî ve kâfidir,” Kur’ân gelini, güzelliğini Kur’ân ehline gösterdiğinde, onu yedi sûrette görürler ve sûretlerin hepsi de tamâmıyla şeffaftır. Bu sebeple “Kur’ân ehli, Allah ehlidir ve Allah’ın has kullarıdır.” şeklinde söylenmiştir. Kur’ân’ı okuyan “Bütün kitapların aslı onun yanındadır.”(Rad,39) hakikatine ulaştığında, Kur’ân’ın mânâsına ulaşır. Bu gerçekleştiğinde, Kur’ân’ın cemal güneşi, onu kendinde öyle mahveder ki artık ne Kur’ân, ne kâri ne de kitap kalır, aksine hepsi okunan ve yazılan olur.

Ancak bilirsin ki beşeriyetten başka bir hakikat, sûretten başka bir mânâ, bu bedenden başka bir can ve öz, bu âlemden özge bir âlem vardır.

Bizim için bu âlemden başka bir âlem vardır,
Cehennem ve cennetten başka bir mekân vardır,
Hür fıtratlılar başka bir canla diridir,
Onların, o tertemiz cevheri için başka bir mâden vardır.
Aşkın sermâyesi sarhoşluk ve rintliktir,
Hâfizlık ve zâhidlik için başka bir âlem vardır.
Bize derler ki, bu başka bir alâmettir,
Zira bu dilden özge başka bir lisan vardır.

“Bizden herkesin belli bir makamı vardır.”(Saffat,164) âyeti tamâmen bunu şerh edip açıklar. Bu âyet “Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı.”(Nahl,71) hakikatini ortaya koymuş, “İşte o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık.”(Bakara,253) gerçeğini âşikâr etmiş, “Her bilgi sâhibinin üstünde daha bir bilen vardır.”(Yusuf,76) sırrını zâhir kılmıştır. Bütün bunlar nedir? “Onun te’vilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş (râşih) olanlar.”(Al-i İmran,7) âyeti ne anlama gelir? İlimde râsih olan kimdir? “Hayır, o (sana vahyedilenler) kendilerine ilim verilmiş olanların göğüslerinde bulunan açık açık âyetlerdir,”(Ankebut,49) Bu “göğüs” nereden istenir? “Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!”(Zümer,22) âyetindeki bu nur nerede aranır? “Şüphesiz ki bunda kalbi olan kimse için elbette bir öğüt vardır.”(Kaf,137)Bu âyetler, yolunu kaybedenlere tamamen yol kaybettirici, doğru yolda olanlara da yol göstericidir. Bu sebeple Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak ulemâ billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimselerden başkaları onu inkâr etmez.”

İlimler üç kısımdır: Birincisi insanoğlunun ilmi, İkincisi meleklerin ilmi, üçüncüsü mahlukat ve mevcûdâtın ilmidir. Bunların dışında dördüncü olarak bir de gizli ve saklı olan Allah ilmi vardır ki, bu gizli ilmi Allah âliminden başkası bilmez. Bilmem ki Allah âliminin kim olduğunu hiç bilebildin mi? “İlim Çin’de bile olsa arayınız.” sırrını bilmek için Çin ve Maçin’e gitmen gerekir. İşte o zaman “Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.” hadîsinin anlamını bulabilirsin. Oraya hangi yolla gidilmeli? Amel yoluyla… Ancak sâdece beden amelini kastetmiyorum, gönül amelinin de yolunu söylüyorum. Zîra “Kim bildiği ile amel ederse, Allah onu bilmediği ilimlere de vâris kılar.” buyurulduğu malumdur.

İnsanlara akılları nispetinde söz söyleyiniz.” iyi bir öğüttür. Ancak bu sayfalarda söylenen bâzı sözlerin muhatabı bu Aziz değildir. Aksine yazma vaktinde hazır olmayan muhibler hakkındadır. Onların da bu öğütlerden nasipleri vardır, maksat tamâmıyla sensin zannetme! Zîra bir kimse kendi makamında olmayan ya da fehminden yüksek bir söz işitse, onu anlama ve idrak etme ihtimali yoktur. Sen, ey Aziz! Kur’ân’ın bir grup veya yüz taife ya da yüz bin millete hitap ettiğini zannedersin. Aksine onun her âyeti veya her bir harfi, bir şahsa hitap eder. Belki bir şahsı başka, bir âlimi başka şekilde muhâtap alır. Bu sayfalarda yazılı olan ne varsa, her satırının makamı ve hâli, her kelimesinin maksadı ve muradı başkadır. Her bir tâlibe başka bir hitap vardır ki meselâ Zeyd’e söylenen, Amr’a söylenmiş olmaz. Hâlid’in gördüğü şeyi Bekir göremez.

Ey Aziz! Sen Ebû Cehil’in “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”(Fatiha,2) âyetini işittiğini veya anladığını zannediyorsun. O, Kur’ân’dan “De ki: Ey kâfirler!”(Kafirun,1) hitâbını işitti ve onun nasibi sâdece bu oldu. Oysa “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır.” âyeti Hz. Muhammed’in nasibidir ve bu âyeti Hz. Muhammed işitti.

Eğer inanmıyorsan Hz. Ömer’den dinle ki o şöyle demiştir: “Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir’in aralarında konuştuklarının bir kısmım duydum ve anladım. Bâzen oldu ki duydum ama anla­madım. Öyle vakit de oldu ki ne duydum ne de anladım.” Ne dersin? Hz. Ömer’den esirgedi mi? Hayır, hâşâ ve kellâ! Ondan esirgemedi, fakat süt emen çocuğu büryan kebabı ve şekerli tatlılardan sakındırırlar ki midesine zarar vermesin. Ancak büyüdüğü vakit yemekler ve içecekler ona zarar vermez.Abdullah b. Abbâs ‘“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır.’(Araf,54) âyetinin tefsirini yapacak olsam, sahâbe beni taşa tutarlardı.” demiştir. Ebû Hureyre ise “Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır.(Talak,12)” âyetini şerh edecek olsam, insanlar bana kâfir derlerdi.” demiştir.

Abdullah b. Abbâs diyor ki: Bir gece sabaha kadar Hz. Ali ile birlikteydim. Besmelenin bâ’sını şerh ediyordu. Kendimi onun yanında büyük bir denize nispetle bir bardak mesabesinde gördüm. Deryanın sakini değilsen, deryadan ne alabilirsin? Elde ettiğin her şeyin bir haddi ve miktarı vardır. Denizci, denizi nasıl tarif ve tavsif eder? Ondan ne kadar alabilir? Zâten aldığı şeyi de yeniden kendi makamına, yâni denize döker. Karanın denizden ne haberi olur? “Karada ve denizde fesat çıktı.”(Rum,41) Halktan öğrenilen her şey kara ve karaya, Allah’tan öğrenilen her şey “Rahman Kur an ı öğretti.”(Rahman,1-2) sırrıyla deniz ve denize âittir.

Denizin sınırı yoktur, Onun dilediğinden başka O’nun ilminden bir şeyi ihâta edemezler.”(Bakara,255)
Ey Aziz ne düşünüyorsun? “Mü’min mü’minin aynasıdır.” hadîsinden bir parça bahsetmenin yeri geldi. Bir şey bilmeyip de bilmek isteyen kimse için iki yol vardır: Birincisi kişinin kendi kalbine yönelerek, orada bu iş üzerinde tefekkür ve tedebbür edip kalp yoluyla bilgiye kendi kendine ulaşmasıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber “Müftüler fetvâ verse de sen yine kalbine danış.” buyurmuştur. Yâni demiştir ki bir şey önüne geldiğinde, onu doğru kalp müftüsüne arz etmek gerekir. Eğer kalp fetvâ verirse Allah’ın emridir, yapabilirsin. Yok, eğer fetvâ vermezse onu terk et ve ondan sakın ki “Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (telkini) vardır, bir de meleğin lemmesi vardır.” buyurulmuştur. Kalbin fetvâ verdiği şey Allah’tan, reddettiği her şey de şeytandandır. Bu iki telkinden, kâfir Müslüman herkesin bedeninin nasibi vardır. Bizim işlerimizin zorluğu, müftümüzün nefs-i emmâre olma­sındandır ki “Çünkü nefis, dâima kötülüğü emredicidir.”(Yusuf,53) âyeti gelmiştir. Kimin müftüsü kalbi ise o müttakî ve saîddir. Kimin
de müftüsü nefis ise o hüsrandadır ve şakidir. Kendi kalbinden öğrenmeye istidadı olmayan bir kimse, bu ehliyette başka bir kalp sahibini arayıp sorar, “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”(Nahl,43) Bu şekilde bir başkasının kalbi, kendisi için ayna olur.

Ey dost! Kalpler iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmı Allah’ın kaleminin karşısındadır, üzerine “Allah kalplerine îmanı yazdı.”(Mücadele,22) âyeti yazılmıştır ve yazan Allah’ın elidir. Bunlar, bir şeyi bileme­diklerinde kendi kalplerine yönelerek öğrenirler. İkinci kısımda ise henüz tam olgunluğa ulaşmamış olanlar vardır. Ham kimse Allah’ in kalemle mukabelesine mazhar olamaz. O, kalbi Allah’ın levhi olan bir kimseden sorarak öğrenir. Böylece Allah’ı pîrin can aynasında görmenin nasıl bir şey olduğunu anlar. Pîr de müridinin can aynasında kendini görür, ancak mürit pirinin can aynasında Allah’ı görür.

Bu kimselerin durumu, hasta olan insanların tedavi olmak için kalkıp doktora gitmeleri ve deva aramalarına benzer. Doktor, onların hastalıklarına göre muhtehli reçeteler yazar. Eğer birisi “bu reçetelerdeki farklılıklar, doktorun bilgisizliğindendir” derse, yanlış söylemiş, cehaletini göstermiş olur. Zira reçetelerdeki farklılıklar, hastalıkların çeşitli olmasından kaynaklanır. Hastalıklar çeşitlidir, bütün hastalıkları bir illete bağlayıp bir reçete yazmak büyük bir cehalet ve hatâ olur, ne söylenmesi gerektiğini onlar bilirler.

Din ve İslâm’a ait hastalık, onu tek bir kalıpta görmekten kaynaklanır. Hz. Peygamber “İslâm beş temel üzerine binâ edil­di.” buyurup muayyen reçeteler vermiştir. Bu beş reçetede bütün mü’minlerin ilaç ve tedâvisi vardır. Ancak bâtın işinin ve kalbin gidişinin yazılmış bir ölçüsü yoktur. Bu sebeple müride farklı hastalıklar için farklı tedâviler uygulayacak tabîb-i bâzık olan bir pîr gereklidir.

Tedavi ve ilaç kullanımını terk edenlerin bu hastalığı iyileştirmede tabipten daha iyi olmaları gerekir, zira “Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi.”(Enfal,23) buyurulmuştur Sülük yolunda yürüyenler için hazık bir tabip gereklidir. Meşâyih şeyhe sahip olmayı icmâ ile farz kabul etmişler, bu sebeple de “Şeyhi olmayanın dini de yoktur.” demişlerdir. Mürşidin de halîfe kabul etmesi ve müritlerini terbiye etmesi bu yolun farzlarındandır. Eğer tamamım bilmek istersen Allah’tan dinle ki O şöyle buyur­muştur: “Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.”(En’am,165) Bâtınî hilâfetin anlamım başka bir yerde “Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa.. .”(Nur,55) şeklinde açıklamıştır. Beyit:

Kimseye kalbin gizli sırrından haber veremez,
Kendi kalbinin hâllerinden sakınamaz,
Kimse şeriat âlemini yerle bir edemez,
Bir insana kendinden gidilmez,
Perdelilere bu sebeple bakılamaz,
Kendisinde kaldıkça onun mahalline varılamaz.

Beşeriyet kilidi gönüllerde, gaflet bağı fikirlerdedir. “Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?”(Muhammed,24) âyetinin mânâsı budur. Allah’ın nusret ve fetihleri, âyette bildirildiği üzere “Allah’ın nusret ve fethi.. .”(Nasr,1) geldiğinde bu kilit gönülden kalkar. Böylece, “insanlara âfak ve enfüste âyetlerimizi göstereceğiz.”(Fussilet,53) âyetinin mânâsı ortaya çıkar, “Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi.”(Nuh,17) bitkisi büyür, kendinden yeniden doğar. Mülk ve melekûtu görür, mülk ve mâlikü’l-mülk olur. “Böylece biz,kesin îman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk.”(En’am,75) sırrı ondan doğar.

Bu durumu Hz. ısa şöyle haber vermektedir: “İki kere doğ­mayan göklerin melekûtuna erişemez.” Yâni, anne karnından doğan kimse bu âlemi görür, kim de kendinden doğarsa o âlemi görür. “Onların bedenleri dünyada kalpleri âhirettedir.” sözünün mânâsı budur. Böyle bir kimse için “Onu göklerde ve yerde­ki gizlilikleri bilen Allah indirdi.”(Furkan,6)âyeti zamanının kitabı olur. “Nefsini bilen” kendisine yüz gösterir. “Rabbini bilir” vaktinin nakdi olur. “Yer başka bir yer hâline getirilir.”(İbrahim,48) makamından geçip “başka bir yer”e ulaşır. “Kalbim Rabbimi gördü.” hakikatini görür. “Rabbimin yanında gecelerim beni yedirir, içirir.” sırrını tadar. “Kuluna vahyedeceğini vahyetti.”(Necm,10) sözünü işitir.

Ey Aziz! Bu sırların cemâlinin sana aşikâr olmasını ister­sen âdetperestlikten el çek.Zira âdetperestlik, putperestliktir. “Babalarımızı bir din üzerinde bulduk.”(Zuhruf,23) diyen topluluğun nasıl azarlandığını görmez misin? Mahlûkattan işittiğin her şeyi unut! Zîra “Zeamû (iddia ettiler) kelimesi kişinin ne kötü bir bineğidir!” denilmiştir. Her ne duyarsan duymazlıktan gel ki “Söz taşıyan cen­nete giremez.” Bir şeyi gördüğünde görmezlikten gel! “Birbirinizin kusurunu araştırmayın.”(Hucurat,12) buyurulmuştur. Sana müşkil gelen bir şeyi kalbinden başkasına sorma! Sabırlı ol ki böylece “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu.”(Hucurat,5) sırrına eresin. “(O kul) Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi”(Kehf,70) sırrınca Hızır’ın nasihatini kabul et.

Zaman gelir “Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.”(Enbiya,37) sırrını kendi gösterir. Talep et ki, “Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir.”(Talak,1) hakikatini çabuk bulasın. Şayet gidersen bulur ve görürsün, gitmedikçe erişe­mezsin. “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerin­den öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler!”(Mümin,82) “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!”(Nisa,97) âyetleri seyr ü sefer için bir emirdir. Eğer gezersen her menzilde acâyip âlemler görürsün. “Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur.”(Nisa,100) Bu şekilde her menzilde sana öğüt verirler, sen de öğüt alırsın. “Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü hatırlatmak mü’minlere fayda verir.”(Zariyat,55)
Bütün bu âyetleri, “Takvâ sâhiplerine va’dolunan cennetin misâli…”(Ra’d,35) âyetinde bildirildiği üzere misal kabul edersen, seni büyük sedlerin ve dağların atılmış renkli yün gibi olduğu bir yere eriştirirler. “Dağlar da didilmiş renkli yünler gibi atılacaktır.”(Karia,5) “Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar.”(Kehf,94) sırrını sana gösterirler.

Bunların insan bedeninde hangi sıfatlar olduğunu bilir, Deccâl’in nefs-i emmârenin bir hâli olduğunu anlarsın ki “Senin en büyük düşmanın iki yandan seni kuşatan nefsindir.” buyurulmuştur. Sonra “Hakk’m cezbelerinden bir cezbe insanların ve cinlerin cümle ameline denktir.” sırrı yüzünü gösterir, seni öldürüp fani kılar. Böylece “Kim yeryüzünde yürü­yen bir ölü görmek isterse İbn Ebî Kuhâfe’ye (yani Hz. Ebûbekir’e) baksın.” hakikati belirir. Sonra “Ölü iken dirilttiğimiz.. .”(En’am,122) sırrıyla hayat bulursun. Beka bulduğunda, ne yapman gerektiğini sana söylerler. “Ama bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.”(Ankebut,69) hakikati ile seni aşk potasına koyarlar, ateş seni tamamen yaksın diye her an sana şöyle derler: “Allah uğrunda, hakkım vererek cihat edin.”(Hac,78) Tamamen yandığında artık nur olursun ki “Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir.”(Nur,35) buyurulmuştur. Senin kendi nûrun bâtıldır, O’nun nûru ise hak ve hakikattir. O’nun nûru hücum ederek senin nûrunu yok eder ve bâtıl hâle getirir. Böylece bütünü ile onun nûru olursun. “İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir.”(Rad,17) ve “Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir.”(Enbiya,18) bunu beyan eder.

Eğer hiçbir işâret ve nişan elde edemezsen “Artık o, Rabbin- den bir nur üzerinedir.”(Zümer,22) âyeti sana işin ne şekilde olduğunu söyler. Eğer varsa işini yap, yoksa kendinle meşgul ol! Yoksa sen, Zünnûn el-Mısrî’nin ne söylediğini işitmedin mi? “Can verebileceksen gel, değilsen sûfî sözleriyle beyhûde meşgul olma!” Eğer ilk adımda camndan vazgeçebileceksen bunu yap. Buna güç yetiremeyecek- sen mecâzî, sûfîyâne tekellüfler ve zorlamalarla beyhûde sözlerin sana ne faydası var? Hace Ebû Ali Serahsî’nin şu beyitleri, Zünnûn el-Mısrî’nin sözlerini anlama bakımından son derece önemlidir:

Ey can, eğer bu işi yapabileceksen benimle gel,
Aksi halde selâmetle var işine git.
Sen bana yoldaş olamazsın kendi yolunu bul ve git,
Yolun açık olsun, ben başaşağı giderim.
Beni meyhanenin önüne götür ve kapıda bırak,
Zamanın kederini daha fazla yükleme bana.
Sarhoş olmam için birkaç kadeh içki ver,
Zîra bu zekâ ve akıllılıktan bıktım usandım.

Her ne kadar sana hitap etsem de maksadımın başkası oldu­ğunu, faydamın diğerine dokunacağını sana söyledim. O yüce zattan işitmedin mi? “Otuz senedir Allah ile konuşuyorum, insan­lar kendilerine söylediğimi zannediyorlar.” dedi. Ey Aziz mâzur gör, Kadı Fuzulî Hemedânî nerede, bu sözlerdeki sırlar nerede? Söyleyen ne söylediğini bilmiyor, dinleyen işittiğini ne bilsin?

Vaktinde Kâdı İmâm Sa’deddîn Bağdâdî, Hâce İmâm İzzeddîn, İmâm Ziyaüddîn ve Hâce Kâmilü’d-devle ve’d-dîn için o kadar çok mektup yazdım ki ciltleri bulmuştur. Ancak uzun zamandan beri yazmak istemiyorum, isteğim giderek azalıp kayboluyor. Geçmişteki yazma isteğim şu an bende bulunmuyor. Uzun zaman önce bu âşık gönül, lisandan dinlerdi; lisan konu­şan, gönül dinleyendi. Yazma isteğimin çok azaldığı şu vakitler ise lisânını kalbimden işitiyor. Gönül konuşan, lisan ise dinleyen durumunda. Epey müddettir şu tuhaf hâller ve vakitler bu hakire yüz gösteriyor.

Fakat Allah’ın Elçisi, her lahza ve her an bu iki hâlde bulu­nurdu. “O, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”(Necm,3-4) bu mânâdan haber verir. Sözü gönülden işitmek istediğinde; “Erihnâ ya Bilâl! Beni benden alıp hakikate ilet.” derdi. Gönlü dilden işitmek istediğinde ise “Kellimînî yâ Humeyrâ! Ey Âişe beni hakikatten kendime getir, beni kendime getir ki insanlar faydalansınlar.” derdi. Kendisi bunu şöyle ifade ediyor: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”

O muhterem Aziz, birkaç nükteyi sual yoluyla benden öğrenmek isteğince, kendi fıtrat ve hakikatimden izin alarak bun« ların cevâbını verdim. Hakikat ve fıtratım kalbimden, kalbim Mustafa’nın canından/rûhundan, Mustafa’nın ruhu ise Hak’tan izin aldı. Kalbim Mustafa’nın ruhundan, hakikatim kalbimden, dilim ise hakikat ve fıtratımdan izin aldı.

Şimdi, bu bîçârenin mektup ve kitaplarından okuyup işitti­ğin şeyi sâdece benim dilimden işitmiş olmazsın. Onu, kalbimden ve Rûh-i Mustafa’dan da işitmiş olursun. Rûh-i Mustafa’dan işitmiş olduğun bir şeyi de Allah’tan işitmiş olursun ki “O, arzusuna göre konuşmaz. O’nun (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”(Necm,3-4) âyetleri bu mânâdadır. Yine “Kim Resûl’e itâat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(Nisa,80), “Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”(Fetih,10) âyetleri de bu anlamı taşırlar. “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”(İsra,85) bütün bunların kaynağıdır. Ey Aziz! “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssa­larında akıl sâhipleri için pek çok ibretler vardır”(Yusuf,111) âyeti, pirlerin müritlerine söz söylemeleri ve yol göstermeleri konusunda izin ve cesâret vermiştir. Yine bu mânâda “Peygamberlerin haberle­rinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz.”(Hud,120) buyurulmuştur.

Hâl böyle olunca, daha evvel söylediğim ve şimdi dedi­ğim gibi, bana verilen şeylerin özünü, ben de okuman için sana yazıyorum. Sâlik eğer televvün sahibi olur, televvünde duraksar ve burada kalırsa tertibe dikkat edemez. Bu hâlde söz söylemek yolunun perdesi olur, burada konuşsa da konuşmasa da tehlike altındadır. Bu durumda tertip, nazım ve ibare güzel bir sûrette ifade edilemez. Bu henüz “havâss”ın nasibidir. “Kim Allah’ı bilirse, onun dili konuşmaz olur.” bu anlamdadır. Bu sözde de henüz hikmet ve tahkik yoktur. Fakat “havâssü’l-havâs” mertebesine ulaşanları kendiyle yalnız bırakmazlar. Bıraksalar bile bir zaman sonra artık kendinden geriye vasfedebileceği bir şey kalmaz. Nihayetsiz bir makama ulaşır, eğer Allah kendisine izin verirse müritlerinin iktidâ ve ihtidası için birkaç söz söyler. Sözünün tertibine de dikkat etmez.

Asıl kuvvetli ve yerini bulan söz burada söylenir, fakat herkes bunu anlayamaz. Zîra söz öyle bir kisveye bürünür ki, herkeste bunu anlayacak kavrayış olmaz. Bu makamda “Kim Allah’ı bilirse dili uzun olur.” sırrı meydâna gelir, kendimi kaybetmiş gördüğüm­de söylediğim şeyde ihtiyarım olmaz. İhtiyarı geri verdiklerinde şöyle yazar: “Allah işinde galiptir.”(Yusuf,21), yâni kulunun işinde “Şüp­hesiz Allah dilediğini yapar.”(Hac,18) “Ve O dilediği hükmü verir.”(Maide,1) Doğru yola eriştiren Allah’tır.

Aynülkudat Hemedani – Temhidat(Dergah Yay.)


 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*