Modern Dünyanın Ahlak Krizi

İletişim araçlarının dünyayı küresel bir köy haline getirmesi nedeniyle ahlak sorunu küresel bir sorun haline gelmiş, manevi buhranlar hızla yayılmış, müspet ahlakî değerler sarsılmış, insanlık ciddi bir değer sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde adalet, merhamet, vefa, doğruluk, samimiyet, diğergamlık, hasbilik gibi ahlakî değerlerin erozyona uğraması sonucu ortaya çıkan manevi buhranlar, sadece bir bölge ya da bir topluma özgü değildir. Bunlar bütün dünyanın hemen hemen her yerinde benzer şekilde ortaya çıkan sorunlardır. Bu nedenle diyebiliriz ki, Türkiye’deki ahlakî sorunlarla, dünyanın diğer taraflarındaki ahlakî sorunlar arasında fazla bir fark yoktur.

Bilindiği gibi, “kötülükler mikrop gibidir, girdikleri bünyede hızla yayılırlar.” Buna karşılık iyilikler, kendiliğinden yayılamazlar; onların yayılabilmesi için ayrı ve üstün bir çaba gerekmektedir. Modern dünyanın güçlüleri ise zulüm, kin ve nefret, acımasızlık ve şiddet, sahtekarlık, hile ve ikiyüzlülük, egoizm, bencilik gibi kötülüklerin yayılmasına büyük destek vermekte ve bunların evrenselleşmesi için çabalamaktadır. Diyebiliriz ki, küresel dünya iyiliklerin ve ahlaki erdemlerin değil, kötülüklerin ve erdemsizliğin evrenselleştirildiği bir dünyadır.

Kanaatimizce modern dünyanın “güçlü”leri kötülükleri birer uyuşturucu gibi insanların zihin dünyasına zerk ederek onları sömürülebilir hale getirmek istemektedirler.

İnsanları sömürülebilir hale getirmek için önce onların dayandığı değerler sisteminin çökertilmesi gerekmektedir. Çünkü değerler sistemi çöken ya da bütün ahlaki değerlerinden yoksun kalan bir insan aynı zamanda benlik, kişilik ve kimliğini de kaybetmiş demektir. İnsanların yaşanabilir bir dünya kurabilmeleri için önce değerler sistemini kurmaları gerekmektedir. Bu anlamda kendi değerler sistemini kuramayan ya da var olan değerler sistemini sürdüremeyen toplumlar, önce akıllarını kullanamaz, daha sonra taklitçi durumuna düşer ve nihayet başkalarının sömürü ağlarında yem olurlar. Bu gerçeği bilen “güçlü” devletler, insanları sömürülebilir hale getirmek için onları sorumluluk, adalet, şefkat, merhamet, samimiyet, düzenli çalışmak, üretmek, helalinden kazanmak ve paylaşmak gibi müspet ahlakî değerlerden yoksun bırakmaya çalışmaktadırlar.

Geldiğimiz bu noktada diyebiliriz ki, günümüz dünyasında iki tür toplum bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, kendi çıkarlarına uygun akılcı değerler sistemini oluşturmuş, yaşadığı ülkelerin sınırları içinde adalet, dürüstçe çalışmak, sağlam iş yapmak, kimseyi aldatmamak, başkalarının hakkına saygı duymak gibi rasyonel değerleri yerleştirebilmiş toplumlardır. Diğeri ise tarihleri ile bağlarını kopardıkları için kimlik krizine düşmüş, kendi ahlaki değerlerini terk etmiş, yeni değerler sistemini de kuramamış, dışarıdan gelecek her türlü etkiye açık toplumlardır.

Akılcı değerler sistemi ya da akılcı ahlak, öncelikle bireysel çıkarı temele almakta, dünyada lüks ve rahat yaşamak için kazanmayı, zengin olmayı ve para biriktirmeyi hedeflemektedir. Genelde Batı toplumlarının oluşturabildiği akılcı değerler sisteminin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi, büyük oranda istenilen mal ve paranın kolayca elde edilebilmesine bağlıdır. Bunun için sömürüye uygun kitlelerin oluşturulması gerekmektedir. İnsanları sömürülebilir hale getirebilmek için önce onların benliklerini tahrip etmek, kişiliklerini bozmak, tarihleri ile ilişkilerini kopararak kimliklerini yok etmek gerekmektedir. Bu durum onların hafızalarını silerek olaylar arasında mukayese yapamaz Ve akıllarını kullanamaz hale getirir. Böylece insanlar, uzak ve yakın tehlikeleri fark edebilecek çıkarım gücünden yoksun olabilmekte; kendilerini ayakta tutan değerlere tekme vuracak kadar düşüncesiz, dostunu düşman, düşmanını dost bilecek kadar gaflet ve dalalet içerisine düşebilmektedirler.

İnsanları sömürülebilecek hale getirmek isteyen “güçlü” devletler, onlarda “nefs” denilen bir maden keşfetmiş ve insanı buradan vurmaya çalışmışlardır. İnsanın yaşama arzusunun merkezini oluşturan şehevi nefis, her şeyi isteyen doyumsuz bir yapıdır. Bu doyumsuz yapının harekete geçirdiği denetimsiz nefsani duygular, aklın önüne geçince insanlar akıllarını kullanamamaktadır. Bu durumu iyi bilen güçlü devletler, sömürmek istedikleri kitlelerin nefsanî duygularını tahrik ederek, onlarda bir çeşit akıl tutulması oluşturmaktadırlar.

Duyguları akıllarının önüne geçen insanlar, davranışlarını rasyonel çıkarımlarla değil duygusal etki ve tepkilere göre oluşturmaktadır. Bu zaafiyeti keşfeden güçlü devletler, sömürdükleri toplumların duygusal tepkilerini, aşağılama, ezme ve adam yerine koymama gibi aşırı olumsuz etkilerle harekete geçirebilmektedirler. Bu tepkiler, akılcı değerlendirmeleri bastırıp engellediği için söz konusu tepkilerle karşılaşan kişiler, kendilerine yöneltilen onur kırıcı durumlara nasıl bir karşılık vermeleri gerektiğini ölçüp tartmadan ani karşılıklar vermektedirler. Örneğin Batı’nın “güçlü” sömürgeci devletleri, sömürmek istedikleri toplumları, içinde bulundukları zayıf halleri ile savaş alanına çekerek bitirmek istediklerinde onların onurlarını zedeleyecek ve duygularını tahrik edecek saldırılarda bulunmaktadırlar.

Bu saldırılar, duygusal toplumları hemen savaş alanına çekmekte, içlerinde biraz düşünelim diyenler bile “vatan haini” olmaktadır. Böylece sömürgeciler bir taşla iki değil onlarca kuş vurmaktadır. Bir yandan sömürdükleri toplumu salim düşünceden, akıl ve bilimden uzaklaştırmakta; diğer yandan onlara silah satarak para kazanmaktadırlar. Bu kısır döngü duygusal tepkilerle yönleri-ni belirleyen toplumların bütün güçlerini yok ederek, onları şiddetli yaz güneşi altında kalmış karlar gibi eritmektedir,

Gelinen bu noktada diyebiliriz ki, davranışlarını duygusal tepkilere göre oluşturan toplumların rol modelleri düşmanlarıdır. Bu nedenle onların kişiliklerini oluşturan, davranışlarına ve huylarına yön verenler de düşmanları olmaktadır. Aslında yaşanan bu duruma olumlu anlamda ahlak denilemez ancak durumu betimlemek için böyle toplumların ahlakına “duygusal ahlak” diyoruz.

Meseleye bu açıdan baktığmızda diyebiliriz ki, günümüz dünyasında yaşanan toplumları ahlaki açıdan iki gruba ayırabiliriz: Bunlardan birincisi, 19. yüzyıldan beri gücü elinde tutan Batılı devletlerin kendi toplumları için oluşturdukları akılcı ahlak; ikincisi, akılcı ahlak sahiplerinin sömürüye uygun hale getirdikleri kitleleri sürüklesin diye oluşturdukları duygusal ahlaktır. Bunların dışında bir başka ahlak sistemi de realitede tam olarak kendisini gösteremese bile potansiyel olarak varlığını sürdüren İslam ahlakıdır. Bu ahlak sistemi adalet, merhamet, vefa, doğruluk, samimiyet ve dostluk gibi ahlaki erdemleri, bütün insanlık için geçerli kılmayı gerekli gördüğü için Evrensel İslam Ahlak’ı da diyebiliriz.

Hasan Ayık – Ahlak Sorunumuz,syf.31-35

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*