Mısır Piramitleri Insan Gücüyle mi Inşa Edildi?

Eski Mısır Medeniyeti hala gizemini sürdürmeye devam ediyor. M.Ö. 3000’lere kadar uzanan bu son derece medeni toplum, ulaştıkları yüksek medeniyet unsurları ile bizleri şaşırtmayı sürdürüyor. Mısırlılar, günü­müzden 5000 sene öncesine dayanan yapıları, sanat anlayışları, inançları adına ortaya koydukları gelenek ve törenleri ile çağdaşı olan İlkçağ medeniyetle­rinden son derece ileri bir toplumdu.

Tıpta, geo­metride, astronomi ve din biliminde o günler için ulaşılması güç deneyimlere imza atıyorlardı. Bütün bunların ya­nında mimaride de büyük ilerleme kat ediyorlardı. Diğer İlkçağ medeniyetlerindeki mimari unsurlar ile kıyaslandığında Mısır Medeniyeti’nin tapınak ve piramitleri çok daha ileri bir teknoloji ve bilimin varlığını göstermektedir.

Yeryüzünde insanlığın ilk yerleşim yerlerinden biri olan Mı­sır, iki taraftan çöl, iki taraftan da deniz ile çevrili olup bu kapalı havza içinde hem dış güçlerden korunmasını bilmiş, hem de ken­di içinde farklı bir sanat ve bilgi birikimi oluşturmuştur. Elbette ki bu birikimde, bu topraklara uğrayan peygamberlerin ve bilim adamlarının da etkisi büyük olmuştur. İlahi kitapların bizlere anlattığı 7 yıl kıtlık ve 7 yıl bolluk dönemini çoğumuz biliriz. Kuyuya atılan, sonrasında bir kervan tarafından kurtarılarak Mı­sır’a getirilen, burada köleleştirilen ve hapis yıllarından sonra Firavun’un çetrefilli rüyasını yorarak tutukluluktan kurtulan Yusuf Peygamber, devletin mali işlerinin başına getirilecektir. Kendileri­ni bekleyen 7 yıllık bir bolluk dönemi ve ardından gelecek 7 yıl­lık bir kıtlık dönemi olacaktır. Firavun’un emri ile bu iki dönemi yönetme vazifesi Yusuf (a.s)’a verilmiştir.

Hz. Yusufun bolluk döneminde devasa boyutlarda ambarlar inşa ettirdiği, hu­bubatı buralarda depoladığı, kıtlık döneminde de bu ürünleri hem Mısır halkının kullanımına sundu­ğu hem de uzak coğrafyalardan gelenlere da­ğıttığı bilinmektedir. Hatta Kenan illerin­den (Suriye civarı) gelen kardeşlerine bile buğday takdim etmiştir. Bu kadar geniş bir coğrafyaya 7 sene boyunca dağıtılabi­lecek kadar çok olan hububat acaba ne kadar büyük ambarlarda muhafaza edilmişti? Ya da so­ruyu şöyle soralım. Mısır’da insan eli ile inşa edilmiş devasa yapılar denilince aklınıza ne geliyor? Piramitler dediğinizi duyar gibi oluyorum. Peki eski Osmanlı kaynaklarında piramitler hangi isimle adlandırılıyordu?

Cevap: Yusuf Ambarları.

Biz bugün tarih ve arkeolojik bulguların çoğunu ya­bancıların literatüründen öğrenmeye çalışıyoruz. Hâl­buki o topraklarda bir İngiliz bir asır kaldı ise Osmanlı tam dört asır kalmıştı. Yani, Piramit, Sfenks, Obelisk vb. birçok tabir sonradan sömürgeci yabancılar tara­fından verilmiş ve sanki tarihte de bu isimle adlandırılıyormuş gibi kabul edilmiştir.

Yine bu topraklara ve bu topraklarda yükselen yapılara, Avru­pai bir gözle değil de bu kültürün ve inancın gözü ile bakarsak Yusuf Peygamber’in yüzyıllar boyunca saatçilerin piri sayıldığını hatırlayabiliriz. Ama kastedilen saat, bugün kolumuza taktığımız saat değildir. O zaman diliminde Mısır’da keşfedilen, güneş sa­atidir.

Piramitlerin yapılarına baktığımızda güneşin hareketleri ile son derece alakalı olduğu görülmektedir. Dünyanın Güneş etrafındaki dönüşünde güneşin ışınlarının düşme açıları ile pi­ramitlerin yönlerindeki paralellik insanı şaşırtmaktadır. Ayrıca pi sayısını bilen Mısırlılar bu yapıları öyle bir inşa etmişlerdir ki bir mühendislik harikası ortaya koymuşlardır. Mesela Gize piramitle­rinin, (Keops, Kefren, Mikerinos) her birinin köşesi bir cetvel ile bir diğerine tutturularak bir çizgi üzerinde birleştirilse, ortaya pü­rüzsüz bir çizgi çıkacaktır.

Dünyanın yedi harikasından biri olan ve bugün hâlâ ayakta duran devasa yapısı ile Keops başta olmak üzere bu eserlerin ince matematik hesaplamalar ile inşası kolay bir iş olmasa gerek. Güneş ışınlarının farklı yansımaları piramidal bu yapıların içinde öyle farklı bir atmosfer oluşturmaktaydı ki bir kedi yanlışlıkla piramitlere girse ve çıkamayarak burada ölse bo­zulup kokuşmuyor, içeride sadece cesedi kuruyup kalıyordu. Pi­ramit içine yerleştirilen hububat kesinlikle güvelenmiyor, ekmek bile küflenmiyordu. Bütün bu harikulade keşifler o günün ilkel insanlarının altından kalkabileceği şeyler miydi? Dünyanın diğer coğrafyalarında insanlar daha demir, bakır çağlarını yaşarken, hatta Kuzey Avrupa kavimleri Neolitik Dönemin ilkelliklerinde savrulurken Mısır bu seviyeye nasıl ulaşmıştı?

İşte bu sorular karşısında işin içinden çıkamayan birçok insan, işin kolayına kaçarak hemen uzaylılar cevabını vermiştir. Piramit­leri uzaylılar mı, yoksa o günün insanları mı inşa etmişti? Elektri­ğin olmadığı, akaryakıt ile çalışan motorların bulunmadığı, yağ ile çalışan vinç sistemlerinin keşfedilmediği günlerde bu taşlar nasıl kesilecek, taşınacak ve yerleştirilecekti?

Sadece Keops Piramidinde her biri 2 ilâ 15 ton ağırlığında 2 milyon taş bulunmaktaydı. Hem sanat, hem güç, hem teknoloji, hem de bilim gerektiren bu yapıların tamamı o günün insanları tarafından mı inşa edilmişti?

İşte sonu gelmez bu tartışmalar 20. yy.’m ilk yarısına kadar böylece sürüp gitti. O günlerde Gize Bölgesi’nde ilginç bir arkeolojik keşif yaşandı. Bu keşif, 1926’da, arkeologlar tarafından mezarı bulunmuş tek firavun olan Tutankamon kadar heyecan verici idi ama ne hikmetse bu kadar ses getirmedi. Çünkü bu keşif insanların çok hoşuna giden ünlü bir komp­lo teorisini yerle bir ediyordu. Gize Piramitleri yakınlarındaki bir bölgede Eski Mısır toplumuna ait işçiler nekropolü bulundu, yani işçiler mezarlığı. Eski Mısır’da da insanlar bugün Hindistan’da ol­duğu gibi kesin hatları olan bir kast sistemine sahiptiler. Krallar tanrısaldı ve ancak kendi seviyelerindeki diğer krallar ile birlikte gömülebilirlerdi. Eşleri olan kraliçeler bile kralların yanına gömülemezdi. Bu nedenle gömü yerleri bile ayrı vadilerdedir (Krallar Vadisi-Kraliçeler Vadisi).

Tabi ki o gün için son derece sefil olan halk da soylularla bir arada defnedilemeyecekti. Peki ya köleler? Onların yeri statü ola­rak en aşağısı olduğu gibi mezarları da öyle olmalı idi. Gerçekten de bu statüdeki insanlar için de bir mezarlık düşünülmüştü. Ve bu işçiler nekropolü o yıllarda bulundu. Dev bir kazı alanı oluştu­ruldu. Mezarlardan çıkarılan kemik ve kalıntılar tek tek incelendi. Neticede acı gerçek ortaya çıktı. Mezarlıklarda tespit edilen işçile­re ait vücutların bütün iskelet sistemleri bozuktu.

Yapılan incelemelerde, buradaki insanların zaten çok da uzun bir ömür süremedikleri ortaya çıkmıştı. Hemen hiçbiri 40 yaşma ulaşamamıştı. Kölelerin durumları da ortada idi. Genelde 15 yaş­larında taş altına sokulup, mercimek lapasına talim ettirilerek hiç durmadan çalıştırılırlardı. Olgunluk yaşlarında ise bu ağır çalışma şartları altında can verirlerdi.

İlkçağ toplumlarında en kıymetsiz şey insandı. Köle çoktu ve diğer canlılar kadar kıymeti yoktu. Eğer bu söylediklerimin bir sağlamasını yapmak isterseniz Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesindeki Antik Roma kentine bir uğrayın. Şehrin ortasındaki borsa alanlarının merkezine diktikleri fiyatlandırma taşında, üç insanın bir merkeple aynı değerde olduğunu vurgula­yan yazıyı göreceksiniz. Emin olun kölelerin Mısır’da o kadar bile kıymetleri yoktu.

* * *

Talha Uğurluel-  Tarih Tıbbı Konuşturdu,syf.24-33

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*