Mevlânâ’ya Göre Gönül/Zihin Kontrolünün Önemi

Mevlânâ’ya göre insanı değerli kılan; insanın asıl varlığını oluşturan rûhun bir yetisi olarak kabul edilen düşünce ve zihindir. Dolayısıyla in­sanın değerini belirleyen, onun düşüncesinin ne olduğudur. Bu konuda Mevlânâ şöyle der:

“Ey birâder! Sen ancak o endişesin, o ruhtan ibaretsin. Geri kalan şeyin kemik ve deriden başka bir şey değildir.559

Eğer senin endişen gül ise, gülşensin; eğer dikense, ancak bir külhânın odunusun, cehennem yakıtından başka bir şey değilsin.

Eğer sen gül suyu isen, seni başa sürerler, göğse, koyna serperler ve eğer idrar gibiysen, seni dışarıya atarlar. ”560

İnsanın zihnî yapılanması, hayata bakışını belirlediğinden Mevlânâ, ön­celikle sâlikin zihinsel yapılanması üzerinde durur. Onun bu önceliğini (önce) düşünceni doğrult, (sonra) iyi bak’ ifadesi göstermektedir.561

Mevlânâ, sülük süreciyle girişilen mücâhedenin, bir bakıma düşüncel arasındaki savaş olduğunu şöyle belirtir:

“Bizler savaşta suretlerle, görünür şekillerle savaşıyor ve dış düşmanımızla dövüşüyorduk. (Sülükteki) mücâhede ise düşünce ordularıyla yapılan savaştır. İyi düşüncelerin, kötü düşünceleri bozguna uğratması, vücûd illerinden çıkarıp atması için savaşıyoruz. İşte en büyük savaş ve cenk budur. Binâenaleyh esas çarpışan, düşüncelerdir. ”562

Zihnî yapılanmanın veya günümüzde kullanılan yaygın tabiriyle olum­lu düşüncenin dinî literatürdeki karşılığı, hüsnüzandır. Bunun aksini ifade eden olumsuz düşünce ise sûizandır. Mevlânâ, sû-i zannın; sâlikin, eşyâyı ve hadiseleri olduğu gibi değerlendirmesinin yani hakîkati görmesinin önünde­ki büyük bir engel olduğunu; “Sûizan, kişinin (gerçeği görmesinin önünde) kuvvetli bir settir” şeklinde ifade eder.563

Başlıkta zihin ile birlikte gönül kavramını kullanmayı da tercih ettik. Zi­ra zihin ve düşünce, sadece akılla ilgili ve dünyevî bir alanı çağrıştırırken; Mevlânâ’nın kullanımında gönül, daha kapsamlı şekilde insanın metafiziğe bakan yönünü de ifade etmektedir. Sâlikin nihaî gayesinin gönül oluşumu; diğer bir ifadeyle gönül dizaynı olması gibi hususlar bizi böyle bir kullanıma sevk etti diyebiliriz. Gönlün (kalbin) bu fonksiyonuna; “Dikkat ediniz vücudda bir et parçası vardır, o iyi olunca vücûdun tamamı iyi olur; o fâsid olunca diğerleri de fâsid olur” hadisinde564 de işaret edilmektedir. Ayrıca gü­nümüzde zihin gücü, düşünce gücü, beyin gücü gibi başlıklar altında zihne yüklenen işlevselliği Mevlânâ, gönle yüklemektedir.

Mevlânâ’ya göre insan, etrafındaki bir şeyi güzel veya çirkin, iyi veya kötü, olumlu yahut olumsuz olarak değerlendirirken, bu değerlendirmede o şeyin mahiyetinden ziyade o şeye yönelik bakış açısı, daha etkili olmak­tadır. Yani bir şeye atfettiğimiz güzellik veya çirkinlik aslında bizim kendi bakış açımızın ondaki yansımasıdır. Bu bakış açısının merkezi ise, Mevlânâ’nın anlayışında gönüldür. Gönül, Mevlânâ’ya göre güzelliğin ilk ve asıl kaynağı olması itibariyle cevherdir. Alem ise, bu kaynaktan yansıyan değer­lendirmelerin mâkes bulduğu ikincil bir araz olarak kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle gönül, güzellik veya çirkinliği belirlemede bağımsızlığa sa­hipken âlemin bu konuda bir belirleyiciliği yoktur. Mevlânâ bu hususta şöyle der:

“Sütün, balın güzelliği, gönlün (güzelliğinin) onlara yansımasından meydana gelir. Her bir güzel olan şeye güzellik gönülden gelir.

Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir; âlem ise, (güzelli­ği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır.”565

Gönül, âlemde kendi yansımalarım gördüğünden kişinin, dış dünyaya bakarken görüp algıladıkları, kendi sahip olduklarıyla mütenâsibdir. Sahip olunan her ne ise, kişinin değerlendirmesi de o yönde olacaktır. Hayatı ve eşyâyı değerlendirmede gönlün bu işlevini Mevlânâ, şöyle ifade eder:

“Sen, bu âlemin cüz’üşün… Ne olursan ol, mutlaka o âlemin küllünü kendi sıfatlarında görürsün ey, azgın herif!

Döndün de başın döndü mü gözüne ev de dönüyor görünür.

Gemiye binersin; gemi hareket etti mi deniz kıyısını yürüyor görürsün! Bir savaştan, bir sıkıntıdan canın daralırsa, bütün dünyayı dar görürsün! Dostların dilediği gibi hoşluğa erersen, gönlün hoş olursa bu âlem, sana gül bahçesi görünür.

Nice kişiler, ta Şam’a Irak’a kadar gittiler de; oralarda kâfirlikten, münâfıklıktan başka bir şey görmediler.

Nice kişiler, ta Hint ülkesine, Herat şehrine dek vardılar da; oralarda alışverişten başka bir şey bulamadılar!

Niceleri, Türkistan’a, Çin’e vardılar da; oralarda hileden, tuzaktan baş­ka bir şey görmediler!

Sefere giden renkten, kokudan başka bir şey göremezse söyle ona: Bütün dünyayı dolaşsın; hep bunu görür.

Öküz Bağdâd’a geliverir… Bir ucundan öbür ucuna kadar şehri dolaşır… Bütün o yaşayıştan, o güzelliklerden, o lezzetlerden ancak ve ancak so­kaklardaki karpuz kabuğunu görür!

Öküzün yahut eşeğin seyrine lâyık olan şey, sokaklara atılan samanlar­la, yollarda biten otlardır!”566

“Bir sıfata kapılmış, o sıfatla donup kalmış kişi, cennette, cennet ırmak­larının kıyısında da olsa orası ona yine kötü ve çirkin görünür!”567

Gönlün, âlemi değerlendirmedeki merkezî fonksiyonu nedeniyle Mevlânâ, güzel şeyler görmek isteyenlerin kendi bakış açılarını ve gönüllerini dizayn etmelerinin gereği üzerinde durmaktadır. Salik, sülük süresince karşılacağı hadiseleri, kendi manevî gelişimine katkıda bulunacak tarzda olumlu bir şekilde değerlendirebilmek için, öncelikle kendi bakış açısını düzenleme­lidir. Çünkü güzellikleri görebilmek, öncelikle onda bu güzellikleri algılayan olumlu bir bakışın mevcûdiyetine bağlıdır. Mevlânâ konuyla ilgili şunları söylemektedir:

“Cihânı görme çerçeven, anlayışıncadır… Pâk kişilerin sence perde ardın­da olması, onları görememen, senin pis hislerindendir.

Bir zaman hislerini, basiret suyuyla yıka… Sûfilerin çamaşır yıkamaları işte böyledir… Bunu böyle bil.

Sen temizlendin mi perde açılır… Pâk kişilerin canları sana görünmeye başlar.

Bütün âlem nurla, sûretlerle dolsa, o güzellikten ancak göz haberdâr olur. Gözünü yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulağını açarsan,

Kulak der ki: Ben sûreti göremem… Ancak sûret, bir ses verirse o sesi du­yarım.

Bilirim, bilirim; ama kendime ait olan şeyleri, algılayabildiklerimi bili­rim… Bana ait şey de harften, sesten başka bir şey değildir.

Kendine gel, hadi ey burun!.. Şu güzeli gör, desen imkânı yok; burunda bu kabiliyet yoktur.

Sana der ki: Misk, yahut gülsuyu olursa koklarım… Benim işim budur, bilgim bu kadardır.

Ben o baldın gümüşe benzeyen güzeli nasıl görürüm?Aklını başına dev­şir de yapamayacağım şeyi teklif etme bana!

Eğri hisler, eğriden başka bir şey göremez… Onun önüne ister eğri getir, ister doğru.

Hocam! Şaşı göz, bil ki tek göremez. ”568

Binâenaleyh sâlikin başlıca ödevlerinden biri, düşüncelerini kontrol edebilme maharetini kazanmaktır. Sâlikin bu ödevini, ilk dönem sûfîlerinden Ebû Hafs Haddâd (ö. 260/874) şöyle dile getirir: “Zihninin önünde bir köpek gibi bekçilik yap. Oraya senden izinsiz, (seni olumsuz etkileye­cek) hiçbir düşüncenin girmesine izin verme.” İnsanın gönlüne gelen dü­şüncelerin davranış ve amelleri doğurması nedeniyle, bu tavsiyesiyle Haddâd, sâlikin, daha düşünce aşamasında iken kötülüklerden kurtulmasını öğütlemektedir.

Bilindiği gibi düşünce, davranış aşamasına gelmeden bazı aşamalardan geçmektedir. Mevlânâ’ya göre sâlik, kesin niyet aşamasına varmadan zihnin­deki düşüncelerin nereye varacağını daha baştan kestirmelidir. Böylece onu olumsuz davranışlara yönlendirecek düşüncelerini daha vücûd bulup zihninde kökleşmeden bertaraf etmelidir. Bu meyanda sâlikin gönlünü, anlattığı [kıssa münasebetiyle Süleyman’ın inşâ ettiği Mescid-i Aksa’ya benzeten Mev­lânâ; Süleyman’ın, her gün mescidde biten otları kontrol ederek, onların ne ! işe yaradığını iyice anladıktan sonra zararlı otları ayıklamasını bu doğrultu­da yorumlar.569 Buna göre, kıssadaki anlatım; sâlikin düzenli bir gönül/zihin muhâsebesi yapmasını sembolize etmektedir. Bu sayede sâlik, zihninde neş’et eden düşüncelerin, onu nereye götüreceğini daha baştan anlayarak niyete dönüşmeden onları zihninden ayıklayıp zararlarından emin olur.

Mevlânâ bir gazelinde, zihin tarlasındaki zararlı otların, gönlü kaplamadan koparılıp zamanında tasfiye edilmesi gereğini; “Gönlümde eğri bir huy varsa, çek çıkar at onu… Bahçıvan da eğri dalı koparıp atar” şeklinde ifade  eder.570 Bu nedenle sâlik, Mevlânâ’ya göre zihnine gelen düşünceleri iyi gözlemlemelidir. Bu tür düşüncelerin, neden zihnine geldiğinin sebeblerini araştırıp bu sebebleri imha etmelidir. Mevlânâ, sâlikin bu ödevini anlattığı [ Süleyman kıssası arasında şöyle ifade eder:

“İyi adamın gönlüne kötü bir düşünce geldi mi, bu boş değildir; bir aslı vardır bunun. ”571

“Gönül halktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle görür, tanır. ”572 “Senin gönül Mescid-i Aksa’nda türlü türlü düşüncelerinden yeni yeni otlar bitmede!

Süleyman gibi sen de onlara dikkat et… Onları izle, onların üstüne red ve ihmâl ayağını basıp geçme! (Gönlüne gelmiş olan düşüncelerin neden kaynaklandığını tesbit ederek sorunu kökünden çöz. Aksi takdirde önemsemediğin filizler birer ağaç gövdesi gibi kalınlaşır.)

Çünkü bu durgun görünümlü toprağın hâlini sana çeşit çeşit otlar anlatır. Yerde şeker kamışı mı bitmiş, yoksa alelâde kamış mı? Her biten ot, bit­tiği yerin hâlini, kabiliyetini bildirir!

Gönülden de fikirler biter, gönlün nebâtâtı da fikirlerdir. Bu fikirler de gönüldeki sırları gösterir (o biten fikirlere göre stratejini belirle). “573

Mevlânâ, diğer bir teşbihinde, zihni bir binaya, düşünceleri de bu bina­nın taşlarına benzetir. Sâlikin, düşüncelerini dizayn ederek, kendi zihin bi­nasının mahkûmu değil, mimarı olması gerektiğini vurgular. Bir başka teş­bihinde, düşünceyi bir sineğe benzetir. Sâlikin, kendi düşüncelerinin arka planına, bilinçaltına inmeyi başarabilmesini Mevlânâ, sinekten yükseğe uça­bilen kuş metaforuyla ifade eder.

Bu teşbih ve ifadeleriyle Mevlânâ, salike, düşüncenin yönlendirdiği sı­radan insan profili yerine, düşüncelerine yön veren insan olmasını öğütle­mektedir. Ancak bu tavsiyelerinin, düşünce boyutundan ileri geçemeyenlere bir şey ifade etmeyeceğini de belirtir. Mevlânâ’nın konuyla ilgili ifadelerine bakalım:

“Fikrin, düşüncelerin hâkimiyim, mahkûmu değil; zira binayı yapan us­ta, binaya hâkimdir.

Bütün insanlar, endişenin, düşüncenin mahkûmu ve maskarası (sohre-i endişe)dirler; o yüzden de hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır. Ben kasten kendimi düşünceli/endişeli gösteririm; fakat isteyince (o en­dişe mahkûmlarının) arasından sıçrar, yücelirim.

Ben, yücelerde uçan bir kuşum, endişe (düşünce) ise (bana göre bir) si­nek gibidir! Sinek nasıl olur da bana elini uzatabilir?

(Bilerek), kasten yücelerden aşağıya inerim ki ay akçı klan kırık olanlar da benimle buluşsun, konuşsunlar…

Süflî sıfatlardan sıkılıp usanınca da saf saf uçan kuşlar (kâmillerin ervâ-hı) gibi uçuveririm.

Tatmayan adama göre bu, iddiadan ibarettir; fakat makâmı yüce kişile­re göre dava değil, mânâdır.

Bu söz, kargaya göre lâftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe gö­re dolu tencere ile boş tencere birdir. ”574

Sâlikin zihnini olumsuz düşüncelere neden kapaması gerektiği sorusuna Mevlânâ, ‘Nefsi mutmainnenin saflığı ve temizliği, düşüncelerle bulanır. Ni­tekim aynanın yüzüne bir şey yazar yahut bir şekil yaparsan, sonra temizle­şen de yine bir iz, bir noksan kalır.’ başlığı altında işlenen anafikir ile cevap vermektedir.575 Buna göre sâlikin, sülük sürecindeki amacı, İlâhî nûrun te­cellî edebileceği saf bir gönül meydana getirebilmektir. Olumsuz düşünceler ise, gönlün sâfiyetini bozduğundan sâliki, bu temel amacından uzaklaştır­maktadır.

Mevlânâ’ya göre sâlikin, düşüncelerini kontrol etmesini gerekli kılan di­ğer bir husûsiyet şudur: Dikkatli bir gözlemci, insanın aslında kendi düşün­celerinin mahkûmu olduğunu fark edecektir. İnsan davranışlarını var kılan, dolayısıyla insanı peşinden sürükleyen, düşünceleri olmasına rağmen; bu sü­recin, insanın kendi kontrolünde gerçekleştiği söylenemez. Kimi zaman in­san, istememesine rağmen bazı düşüncelerin zihninde neş’etine engel ola­maz. Kendini bu döngü içinde bulan ve farkına varmadan bu şekilde yaşa­yan insan, aslında kendi düşüncelerinin esâreti altında olduğunu fark et­mez.576 Mevlânâ, insanın bu esâretini şöyle ifade etmektedir:

“Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir zincir­lerden de!

Çünkü demir zincirleri demirci kırabilir; bir adam, zindanın temelini ka­zıp duvarını yıkabilir.

Fakat şaşılacak şey şu ki, gizli olan bu kuvvetli bağı kırmaktan demirci­ler bile âcizdir. ”577

Mevlânâ’ya göre insanın gönlüne gelen düşünceler, gayb âlemiyle alış­verişinden vücûda gelmektedir. Bu düşüncelerin zihne gelişi, insanın sadece kendi elinde olsaydı, kendisini rahatsız edecek hiçbir gam ve endişenin zih­ninde belirmesine izin vermezdi. İnsanın bunu yapamamasını, bu sürecin onun kontrolünde olmadığının bir göstergesi kabul eden578 Mevlânâ, bun­dan hareketle sâlike, düşüncelerini kontrol edebilmesinin yolunu gösterir. Buna göre sâlik, düşünceyi, bu düşüncelerin beslendiği varlık ötesi boyuta yönelerek kontrol altına alabilir. Allah’a ilticâ ve emirlerine riâyetle gönlün, Rahmân’ın parmakları arasında oluşuna ilişkin hadisi579 de bu meyanda yo­rumlayan Mevlânâ, konuyu şöyle îzâh etmektedir:

Gönül gözcüsü, bu hayâl, canın ne yanından geliyor; fırsat bulup göremez ki!

Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi: kötü hayâllerin yolunu keser, gelmelerine mâni olurdu.

Yokluk geçidine, Hakk’ın gözetleme yerine (mirsâda)580 casus, nasıl ayak atabilir?

Kör gibi O’nun ihsân eteğine yapış! Şâhım, körün yapışması diye buna derler işte! O’nun eteği, emridir, fermânıdır. Ondan korkmayı, O’ndan çekinmeyi kendisine can ittihâz eden adam, ne iyi bahtlı bir adamdır!

“Ey güzel kimse! Kâtibin elindeki kâlem gibi gözle gönül de, Allah’ın iki parmağı arasındadır! Gönül kâlemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gâh sıkıntıya düşer, gâh feraha çıkar.

Ey gönül kâlemi! Eğer Hakk’ın azâmet ve celâline mensub isen, bak ki kimin parmakları arasındasın!

Senin bütün kasdın, bütün hareketlerin bu parmaklardan meydana gelir. Başın, dört yol kavşağıdır (orada her türden fikirler kesişmekte, dolaş­maktadır).

Bu hâlden hâle giriş, O’nun harfleri yazıp bozmasından meydana gel­mektedir. Bir işe niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de O’nun irâdesiy­le, O’nun takdiriyledir!

Niyâzdan, yalvarıp yakarmadan başka yol yok; bu değişmeyi, bu hâlden hâle girmeyi her kalem (yani gönül) bilemez.

Bilse bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir; iyilik ve kötülük işle­mesiyle de kendi kadrini gösterir. ”582

Mevlânâ, verdiği su ve çerçöp metaforları üzerinden, zihin kontrolü hususunda sâlike daha aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Buna göre sâlik, an­cak kendisindeki can potansiyelini işlevsel hâle getirerek zihin kontrolünü gerçekleştirebilir. Can potansiyeline ise akıl ile erişilebilir. Akıl, Mevlânâ’nın düşünce sisteminde insan varlığındaki meleklik yönünün sembolü olan nûrdur. Ancak nefsin hevâsından neş’et eden arzu ve düşünceler, gö­nülde/zihinde olduğu müddetçe, sâliki can potansiyeline eriştirecek akıl vâsıtası, âtıl bir hâlde kalır. Çünkü bizim zihin dünyamızda belirip de bizim algıladığımız şeyler, onların ardında olan ve kendilerini var kılan arka pla­na erişmekten bizi alıkoymaktadır.

Bu nedenle sâlik, can potansiyeline eri­şemez; nefsinin arzu ve düşünceleri düzlemindeki şeylerle meşgul olduğun­dan, onun ötesini göremez. Sâlik, öncelikle kendisini can potansiyeline eriştirecek akıl vâsıtasını işlevsel kılmak için aklı, takvâ ile nefsin hevâsından kurtarmalı; böylece âdeta eli, kolu bağlanmış aklı özgürlüğüne kavuş­turmalıdır. Aklı aracılığıyla can potansiyeline erişen sâlik, bu sayede düşün­celerinin ilk sudûr ettiği kaynağa yani gayb âlemine kapı aralayacaktır. Dü­şüncelerinin kaynağına erişen sâlik, buradan zihnini kontrol imkânına ka­vuşacaktır. Aşağıdaki beyitlerde Mevlânâ, îzâh etmeye çalıştığımız bu husu­su şöyle ifade eder:

“Ey filan! His, aklın esiridir; ve yine bil ki akıl da rûhun esiridir.

Can, aklın bağlı olan ellerini çözdü mü hâiline imkân bulunmayan işle­ri de yapabilir. Hisler ve düşünceler; berrak suyun üzerindeki çer çöp gi­bi suyun üzerini kaplamışlardır.

Akıl eli, o çerçöpü bir tarafa atar; aklın önünde su meydana çıkar.

Çünkü çerçöp, köpük gibi suyun yüzünü örtmüştü; fakat bunlar bir ta­rafa sürülünce su ortaya çıkar.

Hudâ, aklın elini açmadıkça, bizim hevâmızdan neş’et eden çerçöpler, suyumuzun (yani can potansiyelimizin) üzerinde her an artar, durur. Hevâ (bu duruma) güler, akılsa ağlar; o (hevâ) da daima suyu örter. Takvâ, hevânın iki elini bağladığında Cenâb-ı Hakk da aklın her iki eli­ni çözer.

Akıl senin hizmetkârın ve kumandanın olunca da evvelce sana gâlib ve hâkim olan hisler, artık senin mahkûmun olurlar. (Yani düşüncelerine yön verir hâle gelirsin; düşüncelerin seni değil de, sen düşüncelerini yön­lendirir bir hâle erişirsin).

Gayba mensub sırlar, can âleminden zuhûr etsin diye, hislerini uykusuz rüyâya daldırır da uyanıkken rüyâlar görürsün; (böylece) insana semâ­dan kapılar açılır. ”583

Mevlânâ, sâlikin; zihninin yüzeyindeki düşüncelerinden öteye erişmesi­nin, ilâhî aslı ile yüzleştiğinde sâlikte meydana gelen hayret hâli584 ile müm­kün olduğunu bir başka yerde şöyle belirtir:

“Bizim önümüzde uyumuş bir uyanık gerek ki; uyanıkken de rüyalar görsün!

Halkın düşüncelere dalması, bu latif rüyanın düşmanıdır; halkın fikri uyumadıkça boğazı bağlanmıştır. (Zihni düşüncelerle boğum, boğum ol­duğundan, ondan içeri manevî keşifler giremez). ”585 Bir hayret lâzım ki düşünceleri silip süpürsün. Hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri de!586

Mevlânâ yakîne eriştirilmiş tahkîkî inancın zihin kontrolünde önemine değinir. İnancın, sadece söz düzleminde bırakılmayarak inancın büyüsünden daha ileri boyutta yararlanmasını sâlike tavsiye etmektedir.587

Mevlânâ’ya göre, sâlikin gönül/zihin hâkimiyetini sağlamasındaki diğer bir önemli husûsiyet; sâlikin bu işe olan konsantrasyonunun tam olmasıdır. Bunun olmayışına sûfî literatüründe tefrîkatul-kalb denilmektedir. Zihnin, birçok farklı işe bölünerek sâlikin enerjisinin bölünmesini ifade eder. Bu, ay­nı zamanda sâlikin bu işe gösterdiği ciddiyetin de bir ifadesidir. Çünkü zih­nini birçok farklı şeye yoğunlaştırmaya çalışan kişinin dikkat ve enerjisi, bu farklı şeylere bölünerek azalır.

Gönle gelen farklı düşünceler, sâlikin gönül safiyetini bulandırır; rûh enerjisini emerek onu asıl gayesinden uzaklaştırır. Hâlbuki sâlikin işi ciddi bir emek ve konsantrasyon gerektirmektedir. Sâlik, tüm yoğunluğunu ve dikkatini, bu işe vermelidir. Aksi hâlde, istenen verimi elde edemez. Mevlânâ, sâlikin zihin hâkimiyetinin, sülükteki gayesine yöne­lik zihnî konsantrasyonuna bağlı olduğunu, bu nedenle tefrîka-ı kalbdcn uzak durmasının gerekliliğini aşağıdaki beyitlerde şöyle îzâh eder:

“Ey Allah şaşkını! Aklını Allah’a ver. Aklını birçok yerlere dağıttın. Hâl­buki o saçma sapan uğraşın, o beyhûde mırıldanman, bir tereye bile değ­mez.

Akıl suyunu her diken, çekip durdukça akıl suyun, meyvelere nasıl ula­şabilir?

Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala su ver de tazelendir. Şimdi ikisi de yeşil, ama sonuna bak. Bu, sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve verir.

Bağın suyu buna helâldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görür­sün vesselâm.

Adâlet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak.

Adalet, bir nimeti yerine koymaktır; her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak belâya kaynak olur.

Allah nimetini cana, akla ver; iç ağrısına uğramış, düğümlerle, sıkıntı­larla dopdolu olan tabiata değil.

Dünya gamının savaşını, bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, ca­nına az tattır. Sen yük dengini İsâ’nın başına koymuşsun (yani dünya yükünü, Isâ Rûhullah gibi olan ruhuna taşıtıyorsun) da; merkeb gibi olan nefsin, çayırda salınarak geziyor sıçrayıp yuvarlanıyor.

Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değil­dir. ”588

“Ey töhmetli kişi! Senin akıl altının, paramparça… Böyle bir altına na­sıl mühür ve damga vurayım?

Aklın, yüzlerce mühim işe dağılmış… Binlerce isteğe, mala, mülke bö­lünmüş!

Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkand ve Dımeşk gibi hoş bir hâle gelsin!

Onları en küçük parçasına kadar toplar, konsantre olur, şüpheden arınır­san; sana Alemlerin Şahı’nın sikkesi basılabilir.

Ey ham kişi! Ağırlıkta bir miskalı geçersen, Âlemlerin Şahı senden altın bir kadeh yapar.

O kadehte Âlemlerin Şahı’nın hem adı, hem lâkabları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen!

Nihayet Sevgilin sana hem ekmek olur, hem su… Hem ışık kesilir; hem güzel, hem meze olur, hem şarap!

Kendini derle topla; topluluk rahmettir”589

Sâlikin hedefine yoğunlaşmasının, o hedef dışındaki her şeye karşı ade­ta irâdî bir uykuya yatmasına bağlı olduğunu belirten Mevlânâ, bu sayede sâlikin zihnini/gönlünü gereksiz ve önemsiz şeylerden koruyarak, asıl hede­fi ile meşgul olacağını şöyle ifade eder:

“Baş evi de sevdalarla doludur. Nitekim vesveselerle dolu olan gönül, kavgalarla dopdoludur.

Geri kalan uzuvlar, düşünceye düşmez, rahattır. Fakat gönüller, gelip gi­denlerin yüzünden yorulur; yıpranır.

Allah korkusunun gözüne, rüzgârına sığın. Geçen yılın çiçeklerini dök.

Bu çiçekler; yeni çiçeklerin bitmesine mâni olmaktadır. Hâlbuki gönül ağacı, onlar için yetişmiş, boy atmıştır.

Kendini bu düşüncelere verme, uykuya dal. Uyku içindeyken uyanıklığı yaşa.

Hani o Ashâb-ı Kehf gibi sen de uyanık yürü, seni uyuyor sansınlar.590

Mevlânâ, bu noktada sâlike, onu olumsuz düşüncelere sevk edecek kişilerin hayâllerine dahi zihninde yer vermemesi gereğini tavsiye eder. Çün­kü bu hayâller ve onlardan mütevellid düşünceler, rûhun ebedî âlemden el­de ettiği kazanımları emip yok etmektedir. Bu hususta Mevlânâ şöyle der:

“Her velîyi Nuh ve kaptan bil\,bu halkın sohbetini de tûfan say. Aslandan, ejderhadan kaç; ama ahbâblarından, akrabalarından daha fazla sakın.

Onlar; seninle buluşup ömrünü ziyân ederler. Onları anma, gayb âle­minden elde ettiğin mahsûlü bitirir.

Susuz eşek gibi her birinin hayâli,beden kabından düşünce şerbetini emer,sömürür.

O kovucuların hayâli, âb-ı hayattan elde ettiğin çiğ tanesini emiverir. 591

Mevlânâ, sâlikin zihnini istenen verimlilikte kullanabilmesinin diğer bir şartının; maddî duyuların kullanılmaları gereken yerlerde, diğer bir ifadey­le helâl ve meşrû dairede kullanılmaları olduğunu belirtir. Mevlânâ, zâhirî duyuların yerinde kullanılmamasının ise, beden testisinin içindeki anlayış ve idrâk suyunu hebâ edip tüketeceğini şöyle îzâh eder:

“Anlayış (fehm) sudur, beden ise testidir. Testi kırılıp (akıtırsa) içindeki su da dökülür gider!

Bu testinin beş tane büyük deliği vardır, içinde ne su durur ne kar!

‘Gözlerinizi hevâdan yumun’ emrini592 duydun da yine ayağını doğru atmadın.

Konuşma (nutk), ağız cihetinden senin anlayışım alıp götürür. Kulak ku­ma benzer, senin fehmini içiverir!

Diğer hislerin de aynı bunun gibidir; o gizli anlayışın, basiretin suyunu çeker, akıtırlar.

Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan, nihayet o denizi ku­rutur, çöl hâline getirirsin. ”593

Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim,insan yay.,syf:451-463

Dipnot Kaynakça:

559-Bu beytin şerhi bizzat Mevlânâ tarafından FîhiMâ Fîh’te yapılmıştır: (Bkz. Mevlânâ, Kitâb u FîhîMâ Fîh, ss. 196-8; Konuk çev.- ss 178-80)

560-Mesnevi, c. II, b. 277-9.

561-Mesnevî, c. II, b. 856.

562-Mevlânâ, Kitâb u FîhîMâ Fîh, s. 57; Konuk çev.:, s. 55; Anbarcıoğlu çev.:, (İstan­bul 1954), s. 87.

563-Mesnevi, c. II, b. 2024.

564-Hadisin müttefeku’n-aleyh bir hadis olduğu belirtilmektedir. İmâm Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 401, hadis no: 585.

565-Mesnevi, c. III, b.2265-6

566-Mesnevi, c. IV, b.2368-79

567-Mesnevi, c. IV, b.2383

568-Mesnevi, c. IV, b. 2384-95,

569-Bkz. Mesnevi, c. IV, b. 1287-92.

570-Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr, çev.: A. Gölpınarlı, c. 7, s. 222.

571-Mesnevi, c. VI, b. 2743.

572-Mesnevi, c. IV, b. 1357.

573-Mesnevi, c. IV, b. 1314-8.

574-Mesnevi, c. II, b. 3558-67.

575-Bkz. Mesnevi, c. V, b. 556’dan sonraki başlık.

576-Bu tarz bir hürriyet düşüncesinin günümüzde insana mutsuzluk getiren özgürlük anlayışına alternatif olabileceği söylenebilir. (Nurettin Topçu, İsyan Ahlâkı, Der­gâh Yay., İstanbul 1995, ss. 25-204).

577-Mesnevi, c. III, b. 1660-2.

578-Bkz. Mesnevi, c. III, b. 1650-70.

579-Bu meâldeki şu hadisten iktibâs edilmiştir. “Kalbler, Allah’m parmaklarından iki parmak arasındadır» (bkz. Tirmizî, Kader 7, Deavât 89; Müsl.m, Kader 17; ibn

575-Bkz. Mesnevi, c. V, b. 556’dan sonraki başlık.

576-Bu tarz bir hürriyet düşüncesinin günümüzde insana mutsuzluk getiren özgürlük anlayışına alternatif olabileceği söylenebilir. (Nurettin Topçu, İsyan Ahlâkı, Der­gâh Yay., İstanbul 1995, ss. 25-204).

577-Mesnevi, c. III, b. 1660-2.

578-Bkz. Mesnevi, c. III, b. 1650-70.

579-Bu meâldekı şu hadisten iktibas edilmiştir. “Kalbier, Allah’ın parmaklarından iki parmak arasındadır” (bkz. Tirmizî, Kader 7, Deavât 89; Müslim, Kader 17; İbn Mâce, Mukaddime 13; İbn Hanbel, 2/168, 173, 6/182, 251, 302, 315. (Mu’ce- mu’l-Müfehres li elfâzi’l-Hadîsi’n-Nebevî, Concordance et Indices de la Tradition Musulmane, c. VII, s. 304’den naklen).

580-Ayetteki “Şüphesiz senin rabbin gözetleme yerinde mirsâddadır” (Fecr 89/14) mirsâd kelimesini iktibâs ederek, insanın, mirsâddaki Rabbinden habersiz olduğunu belirtir.

581-Mesnevi, c. III, b. 3046-50.

582-Mesnevi, c. III, b. 2777-83.

583-Mesnevi, c. III, b. 1824-34

584-Hayret teriminin sufi ıstılahındaki anlamına dair bkz.Cebecioğlu,TTDS,ss.259.60;Uludağ,TTS,s.231

585-Mesnevi, c. III, b. 1114-5.

586-Mesnevi, c. III, b. 1114-6.

587-Bkz. Mesnevi, c. V, b. 287.

588-Mesnevi, c. V, b. 1083-95.

589-Mesnevi, c. IV, b. 3287-94.

590-Mesnevi, c. VI, b. 4459-64.

591-Mesnevi, c. VI, b. 2225-9.

592-Nûr 24/30 ayetinden iktibas edilmiştir.

593-Mesnevi,cild:3,b.2099-2104

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*