Mevlana akla karşı mıydı?

Mevlana akla karşı mıydı?

Mevlana akla karşı mıydı? Bunu cevaplandırmadan önce, so­runun ihtiva ettiği çelişkiye işaret etmek gerekir. Bir insanın akla karşı olması ne demektir? Aklını ve dilini kullanan bir insanın akla külliyen karşı olması mümkün müdür? Mevlana aklı aşk va­disinde çamura saplanmış bir merkebe benzetirken de şüphesiz aklını kullanmaktadır. Ama bu sonuca, daha büyük bir atıf çerçe­vesinden hareketle ulaşmaktadır. Sorun aklın varlığı değil, onun bilgi hiyerarşisinde nerede durduğuyla ilgilidir. Akla taşıyabile­ceğinden daha fazla yük yüklediğimizde, aslında akla da insana da haksızlık etmiş oluruz. Yaratılmış her varlık gibi aklın da bir yeri var. Önemli olan bu yeri doğru tespit etmek ve her şeyi yerli yerine koymak. Zaten adalet kelimesinin anlamı da ‘her şeyi yerli yerine koymak’ değil midir?

Mesnevide şöyle denir:

Akıl vardır, güneş gibi; akıl vardır, Zühre yıldızından da aşağı­dır, akan yıldızdan da

Akıl vardır, hoşça yanan kandil gibi; akıl vardır, ateş yalımı gibi,

‘’Güneş gibi aklın önünden bulut kalktı mı Allah’ın nurunu görür, ondan feyz alır

Cüz î akıl, [külli] akim adını kötüye çıkarmıştır Dünya isteği, inşam isteksiz hale getirmiştir’’

Pek çok arif gibi Mevlana da bizatihi akla karşı değildi. Ak­lın mutlaklaştırılıp ilahlaştırılmasına ve insanın varlığın yegane mutasarrıfı haline getirilmesine karşıydı. Bu noktayı açıklığa ka­vuşturmak için Mevlana cüzi akıl ile külli akıl arasında bir ayrım yapar. Cüzi akıl, bilen öznenin bilme yetisine, idrak kabiliyetine atıfta bulunur. Bu akıl, tanımı gereği bireyseldir ve sınırlıdır. Bu akıl aynı zamanda heva ve heveslerin kışkırtması karşısında za­yıftır. İlkeyi çıkarın, değeri hissin, doğruyu arzunun üstüne çıkar­tacak güçten yoksundur. Külli akıl ise bütün akılların feyz aldı­ğı ilkeler bütününü ifade eder. Cüzi akıl analiz yapıp parçalara bölerken, külli akıl parçaları birleştirir; bizi tekrar bütünlüğe geri götürür. Mevlana şöyle diyor:

‘’Padişah ruh gibidir, vezirse akıl. Bozuk akıl, ruhu kötü yola sürükler

Akıl meleği Harut’laşınca, yüzlerce isyankâra sihir öğretmeye başlar

Ey sultan, kendine cüz’î aklı değil, külli aklı vezir yap Hevanı kendine vezir yapma (…)

Akıl iki gözünü de işin sonucuna dikmiştir. O gül için dikenin çilesini çeker

Güzün solmayan, dökülmeyen bir güldür.’’

Mevlana aynı bahsi Fihi Mafih’teki sohbetinde şöyle anlatır.

(…) Mustafa’ya (Tanrı’nın selam ve salatı onun üzerine olsun) ümmî derler. Fakat bu, yazıyı ve bilgileri bilmediği için değildir; yazısı, bilgisi ve hikmeti anadan doğma olup, sonradan kazanıl­mış olmadığı için ona ümmî derlerdi. Ayın üzerine sayılar yazan bir kimse yazı yazamaz mı? Dünyada onun bilmediği ne var ki?

Hepsi ondan öğrenirler; cüzi aklın, külli külli akılda olmayan nesi var acaba? O görmediği bir şeyi Kendisinden bulmak, yaratmak kabiliyetini taşımaz. Bu insanların yazdıkları kitaplar, yeni hen­deseler ve yeni binalar, yeni eserler değildir. Onlar, buna bir şey ilâve edememişlerdir. Kendiliklerinden yeni bir şey bulanlar külli akıldır. Çünkü cüzi akıl öğrenmeye ve küllî aklın Öğret­mesine muhtaçtır.

Akl-ı külli öğretmendir. Onun öğrenmesine lüzum yoktur.’’

Bu ayrrıma göre cüzi akıl, tek tek varlıkları (mevcûdâtı) tahkik eder ve anlamaya çalışır. Varlığı (vücûd) bir bütün olarak kavra­yan ise külli akıldır. Cüzi akıl bize araçsal bilgi verir; külli akıl ise esasa, öze, cevhere ait olan irfanı. Cüzi akıl hayatımızı tanzim et­mek için gereklidir. Fakat hayatımızın anlamını ve bütünlüğünü ortaya koyan külli akıldır. Külli akıl bütündür; cüzi akıl parçadır. Cüzi akıl fer, külli akıl asildir. Parça ile bütün arasındaki ilişki gibi, cüzi akıl ile külli akıl arasında bir uyum ve bütünleyicilik ilişkisi vardır.

Mevlana devam ediyor:

Bunun gibi bütün, ilk önce var olan şeyleri inceleyecek olursan aslı ve başlangıcı da vahiydir ve nebilerden öğrenilmiştir. Nebi­ler akl-ı külldür. Meselâ karga hikayesinde: Kabil, Habil’i öldür­müş ve ne yapacağını şaşırmıştı. Bu arada bir karga da başka bir kargayı öldürmüştü. Kabil karganın toprağı eşerek, ölü kargayı oraya gömdüğünü ve üzerine toprak örttüğünü görmek sure­tiyle mezar yapmayı ve ölüyü gömmeyi ondan öğrendi. Bunun gibi bütün sanatlarda da her cüzi: akıl sahibinin öğrenmesi gerekir. Akl-ı kül her şeyi ortaya koyan, bulan, meydana geti­rendir. Akl-ı küllüi akl-ı cüz’iye bağlayan, veliler ve nebilerdir. Meselâ el, ayak, göz, kulak ve insanın bütün duygulan kalpden ve akıldan öğrenmek kabiliyetini taşırlar. Ayak yürümeyi, git­meyi akıldan; el tutmayı, kalpden ve akıldan öğrenirler. Fakat eğer akıl ve kalp olmazsa, bu duyguların hiçbiri çalışmaz ve hattâ bir iş yapamazdı. İşte senin bu cismin de aklına ve kal­bine nısbetle kesif ve kabadır. Akıl ve kalbin ise lâtiftir. Bu kesif cismin, lâtif olanla kaimdir; tazeliği, letâfeti onun sayesindedir.

Onsuz tembel, işlemez, pis, kirli ve yersizdir. Cüzî akıl da, külü akla nispetle âlettir. Ondan öğrenir, faydalanır…’’

Cüzi akıl kendini külli aklın yerine koyduğunda istikametini kaybeder. Mevlana’nın eleştirdiği ve yer yer aşağıladığı akıl işte bu akıldır. Mevlana rasyonalist filozofu eleştirirken de bu tehlike­ye dikkat çeker. Varlığı, bilgiyi, manayı, değeri, kısacası anlam sa­hibi her varlığı bilen öznenin aklına indirgemek, Molla Sadra’nın ifadesiyle “varlığın ufkü’nu kendi mukayyet ufkumuzla sınırla­mak anlamına gelir. Böylece modern özne varlığın yerine kendini ve kendi nefsini ikame etmiş olur. Fakat bu adımı attığımız anda artık solipsizmden kurtulmak imkansız hale gelir. Varlığın yeri­ne kendi benini koyan bir özne, varlığı değil ancak kendini bilir. Varlığın anlamı diye kendi idrak biçimlerini takdim eder. Onto- lojik manada subjektivizmi imkansız hale getiren, hümanizmin bu boyutudur.

Bütünü parçaya göre tanımlamak manasına gelen hümaniz­mi Mevlana’nın düşünce örgüsüyle telif etmek mümkün değil­dir. Mevlana’nın Mesnevide ve Divan-i Kebirde insanın maka­mı, sülûku, hayat serüveni, mertebeleri ve halleri üzerine yaptığı gözlem ve tahlillerin hiçbiri, “sadece insan” yahut “insan her şe­yin ölçüsüdür” felsefesiyle asla uyuşmaz. Mevlana insan derken, beşer in bir adım önünde ve bir derece üstünde olan insan mer­tebesine atıfta bulunur. Hepimiz insan kelimesini kullanırız ama ona yüklediğimiz anlamlar farklıdır. Tıpkı Huda kelimesi gibi:

‘’Kafir de mümin de Huda der

Fakat ikisi arasında büyük fark vardır

Dilenci ekmek için Huda der

Gerçek mümin, canının özünden Huda der’’

Beşer ile insan arasındaki fark, iki farklı varoluş ve idrak dü­zeyine atıfta bulunur. Beşer mertebesindeki insan, hakikatinin ancak çok küçük bir kısmına vakıftır. Biyolojik bir varlık olarak beşer, manevi bir varlık olarak insan mertebesine ancak kendini hakikat aynasında gördüğü zaman ulaşır. Aristo’nun bütün varlıkların yaşadığı “hayat” ile insanın yaşaması gereken “iyi hayat” arasında yaptığı ayrım gibi, insana yakışan da beşer makamın­dan insaniyet mertebesine çıkmaktır.

Mevlana diyor ki:

‘’Eğer insanlık âdemin suretinden ibaret olsaydı Ahmed ve Ebu Cehl aynı olurdu.’’

Aynı husus Mesnevi’nin bir başka yerinde şöyle ifade edilir:

‘’Ey kardeşim! Senin aslın düşünceden ibarettir Geriye kalan et ve kemik Eğer düşüncen gül ise, bir gül bahçesi olursun Düşüncen diken ise, o zaman sen ancak külhan yakıtısın Gülsuyu isen seni başlarına ve yüzlerine sürerler idrar gibiysen seni dışarı atarlar.Aktarların önündeki tablalara bir bak aynı cinsten olan ürünleri yan yana koymuşlar.’’

İnsan daha büyük bir bütünün bir parçası olduğu için, âlem üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip değildir. Bu yüzden akim varlığa ilişkin önermeleri, kabulleri ve sonuçları ancak bu bütü­ne atıfla anlam kazanır. Varlığa bütün olarak bakan bir düşünce mektebinden salt akılcılığın çıkması mümkün değildir. Zira akıl da son tahlilde sınırlı bir melekedir. Sınırlı sonlu olanın, sınırsız sonsuz olanı kuşatması mümkün müdür?

Mevlana parçanın ancak bütüne nispetle anlamlı olduğu, bü­tünün ise parçaların rengini ve kokusunu taşıdığı ilkesiyle hare­ket eder. Kendini kendinden daha fazla ve büyük bir gerçekliğin parçası olarak gören insan, kendi dışındaki ‘ötekilere’ hasım gö­züyle bakmaz. Yahut onlarla kendi arasındaki farkı ve mesafeyi bir gerginlik ve çatışma unsuru olarak görmez. Bu ‘öteki’; kültü­rel, dinî, siyasi yahut kozmik öteki olabilir. Önemli olan bu farkı ortadan kaldırmak ve nihilist bir liberalizme kapı aralamak değil,nasıl bir bütünün parçası olduğumuzu görebilmektir. Mesnevi’ de söyle denmiştir:

‘’Değil mi ki yaratılmışız, yaradan değiliz Aciz ve  kanaatkar (kullardan) başka bir şey değiliz.’’

Mevlana akla sınır çizerken bunu aklı da ikna ederek yapmaya  çalışır. Bunun için pek çok akli delil sıralar. Bazen akla karşı sert çıkar. Ona adeta “haddini bil!” diye haykırır. Şu dizelerde olduğu gibi:

‘’Kurnazlığı satıp hayranlık al. kurnazlık zan, hayranlık bakıştır Aklı Mustafa’nın huzurunda kurban et ve de ki Allah bana yeter!                                                                                                                     j

(…) sana bir sır söyleyeceğiz:

Aklı bir kenara bırak da akıllan kulağını kapat da kulak ver.’’

Mevlana’nın bu tavsiyesine göre insan, cüzi aklın dar kalıpla­rına kendini hapsetmemeli, külli akim engin ufkuna doğru kanat açmalıdır. Aklın farklı manaları ve mertebeleri arasındaki fark, farklı idrak ve ifade düzeylerinin varolduğu gerçeğinden kay­naklanır. Nasıl varlıklar belli bir düzene göre tanzim olunmuş­sa (merâtibulvücûd,), akılların da bir idrak düzeyi (merâtibu’l- ukııl) vardır. Mevlana akılcı filozofun dikkatini bu tehlikeye çeker ve yine akıldan feragat etmeden bir tavsiyede bulunur:

‘’Kanatları çıkmadan yükseğe uçup da tehlikeye düşen kuşun vay haline!

Akıl, kişinin kanadıdır. Akıl olmayınca bir kılavuzun aklına uymak gerek.

 

İbrahim Kalın,Akıl ve Erdem

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*