Mesele Sol Elle Yemek Değil,Anlamadın mı?

Aslında bu başlıkta sol kesimin bir takım İslamî meseleleri gündeme getirerek bizim gündemimizi belirlemeye yönelik bir atıf vardır. Biz de iştahla bu meseleleri gündemimiz yapabiliyoruz. Elbette bu sol kesimin amacı spesifik bir meseleyi gündeme getirerek sadece oraya odaklanmak değildir. Tek tek gündeme getirilen bu meselelerle İslamî değerleri veya bir takım kuralları törpülemek, aşındırmak ve onların üzerinden zihinlerde İslam’la ilgili şüpheler bırakmaktır. Ne var ki, bir takım Müslümanlar bu tip konuları gündemlerine alınca biz de yazmak zorunda kalıyoruz.

Diyanet’in bir fetvasını sol kesimin gazetelere taşımasıyla ortaya çıkan tartışmanın etkisi midir, bunu bilemem, ama 07. Şubat 2018 tarihli Yeni Şafak’ta “sol elle yemek ahkam mı, adap mı?” adıyla Kemal Öztürk tarafından bir yazı kaleme alındı. Bu yazıya cevaben bir şeyler yazmak istedim.

Yukarıdaki başlığı attım, bununla hem sol kesimin amaçlarına vurgu yapmak hem de Müslümanları uyarmak istedim. Meramı böyle anlatabildim doğrusu. Yazının amacına gelince mesele dinî olanla olmayanı ayırt etmek olduğu anlaşılıyor, ancak sonuca bakıldığında yazarın niyetini bilemem ama sünnetin altını boşaltmak gibi bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Daha da ilginci başlıkta sol elle yemek meselesi olmasına rağmen içerikte konunun mahiyetine doğrudan odaklanılmamasıdır. Belli ki, kültürel unsurların dinileşmesine vurgu yapılmaktadır, ancak çürük ile sağlam elmalar aynı torbaya konmaktadır. Aşağıda buna temas edeceğim.

Sayın Öztürk’ün siyasî ve sosyolojik olarak ufuk açıcı tahliller ortaya koyduğunu teslim etmek gerekir. Çok nadir salt dinî olan konulara girmektedir. Bu yazı da onlardan biri. Üzülerek ifade etmeliyim ki, yazı sıkıntılarla dolu. Sıkıntı, meselelerin yerli yerine konulmamasıdır. Belki de konu bütünlüğü düşünüldüğünde tek isabetli cümlesi şu: “Fıkıh usulü, hadis usulü, tefsir usulü gibi uzmanlık isteyen alanlara girmek istemem. Bu alanda çok nitelikli hocalarımız, bilim adamlarımız var. Bize laf söylemek düşmez.” Ama bu cümle dahi, onca laftan sonra değerini kaybetmiş gözüküyor.

Sayın Öztürk’ün deyişiyle küçük yaşta bizlere en çok öğretilen dini ve kültürel kuralları bir hatırlayalım (Sağ tarafta parantez içinde yazılanlar bana aittir):

Sol elle yemek yenmez. (Mekruh)
Ayakta su içilmez. Oturarak, üç yudumda içilir. (Caiz, evla olan oturarak içmek)
Ayakta çiş yapmak günahtır. (Caiz, önemli olan idrara dikkat etmektir)
Tabakta yemek bırakılmaz, arkadan ağlar. (Mekruh-israf olursa haram, arkadan ağlama kültürel motif)
Çocukken ‘Sübhaneke, Elham, İhlas’ ezberlemek çok sevaptır. (Sünnet, namaz kılacak kadar ezberlemek farz)
Gece ıslık çalmak şeytan işidir. (Hurafe)
Akşamları tırnak kesmek günahtır. (Hurafe)
Yemekte konuşulmaz. (Adab)
Ayak ayak üstüne atılmaz. (Adab)

Bunlar daha okula başlamadan, evimizde anne babamızın bize ilk öğrettiği şeylerdi. Sanırım bunların büyük kısmını biz de çocuklarımıza öğrettik. Aslında bunların tümü, sosyokültürel yaşamımızı düzene sokmak amacıyla yapılan şeyler. Lakin en büyük hata, bunları yapmanın ‘günah’ olduğunu, hatta ‘büyük günah’ olduğunu söylemek olmuştur sanırım. Bugün çocuklara öğretilen ve hayatımız boyunca büyük hassasiyet gösterdiğimiz çoğu yasağın günahla, sevapla bir ilişkisi yoktur aslında.Ayakta su içmenin, tabakta yemek bırakmanın, gece ıslık çalmanın günah olduğuna dair bir ayet olmadığı gibi, sağlam fıkhi altyapısı da yoktur.

Şimdi buraya kadar zikredilen hususlarda ilk bakışta bir problem yok gibidir. Ama vardır. Biraz yakından bakarsak şunları görürüz: Burada sünnet, adab ve hurafe olan hususlar aynı şekilde değerlendirilmiş, araları ayırt edilmemiştir. Dolayısıyla sünnet olan davranışla hurafe olan davranış eşitlenmiş, o şekilde değerlendirme yapılmıştır. Bu bir cinayet olmasa bile ciddi bir bilgi eksikliğidir.

Diğer taraftan bu yasakların günahla sevapla ilgisinin olmadığı vurgulanmıştır. Burada da ciddi bir bilgi eksikliği vardır. Evet çoğunun günahla sevapla ilgisi yoktur, ancak bütün bunlar sol elle yemek üzerinden dillendirilmektedir. Mesela sağ elle yemenin sevapla ilgisi yok mudur? Kasıtlı terketmenin günahla alakası yok mudur? İşte tam da bu noktada “günah” nedir, sorusu gündeme gelmektedir. Halkın ya da ebeveynlerin burada zikredilen hususlara “günah” denmesi tamamen pedagojiktir. Çocuğa eğitim verilirken mekruhtur demek yerine günahtır demenin daha eğitici olduğu düşünülmüştür. Onun için bu hususlar günah olarak telakki edilmiştir. Zamanla halk algısında bu “günah” olgusu sanki büyük günahmış gibi telakki edilmiştir. Eğer gerçekten böyle düşünülüyorsa yanlış yapılıyor demektir.

Oysa burada günah, mekruhun karşılığıdır. Mesela namazı terkin veya zekatı terkin karşılığı olan günah söz konusu değildir. Sol elle yemek mekruh ise sağ elle yemek de sünnettir. Sünnete ittiba da derecesine göre fazilettir, sevaptır. Buradaki sevap da namaz kılma, zekat verme sevabı anlamında değildir. Diğer hususlara gelince evet çoğunun günahla sevapla ilgisi yoktur. Dediğimiz gibi çoğu adab veya hurafedir.

Burada şu ifade dikkat çekmektedir: “Ayakta su içmenin, tabakta yemek bırakmanın, gece ıslık çalmanın günah olduğuna dair bir ayet olmadığı gibi, sağlam fıkhi altyapısı da yoktur.”

Ayakta su içmek, yemek israf etmek ile gece ıslık çalmanın eşit olarak zikredilmesi manidardır. Zannederim yazarın zihninde sağ elle yemek ile gece ıslık çalmak da aynı türden şey olmalıdır. Çünkü konu zaten sol elle yemek meselesi. Oysa bunlar aynı değildir. Dediğimiz gibi biri sünnet veya adab, diğeri ise hurafedir. Yazarın zihninde bir şeyin günah olmasının sanki Kur’an’daki bir nehyi işlemek anlamına geldiği gibi bir düşünce vardır. Çünkü -hurafeler bir yana- diğer davranışların Kur’an’da aranması bunun işaretidir. Günahın dereceleri vardır ve hepsi Kur’an’da olmak zorunda değildir. Ayrıca haram olsa dahi bunu da sadece Kur’an’da aramak yanlış olur.

Son ifade en azından Kur’an’la yetinilmediğini de ortaya koymaktadır. Fıkhî altyapıyı aramak güzel bir yaklaşımdır. Herhalde bundan kastedilen fıkhın da dayandığı hadisler, sünnet olmalıdır. O zaman soralım: Sol elle yemenin, ayakta su içmenin, yemeği, dökerek israf etmek anlamında tabakta yemek bırakmanın fıkhî bir alt yapısı yok mudur? Gece ıslak çalmanın veya akşamları tırnak kesmenin fıkhî altyapısı olmayabilir, ama diğerlerinin fıkhî bir altyapısı gerçekten yok mudur? Bir şeyin mekruh olması fıkhî bir altyapı sayılmayacak mıdır? Hatta bir şeyin adab olması (tersi tenzihi kerahat olması) fıkhî bir altyapının varlığını göstermez mi? Bir davranışın fıkhî altyapısının olması için o davranışa farz veya haram mı denmesi gerekir?

Burada adap meselesinde bir hususu hatırlatmak gerekir: Adabın Hz. Peygamber’den sadır olan ve daha sonra kültürel olarak oluşan tarafı vardır. Hz. Peygamber’den sadır olan kısmına sünnet-i zevaid denir. Bağlayıcı değildir. Kültürel olarak oluşan kısmı ise zaten bağlayıcı değildir. Yukarıda zikredilen ayak ayak üstüne atmak kültürel olarak oluşan bir adaptır. Kur’an’ı yere koymamak, bel üstünde tutmak da, ezan okunurken doğrulmak, ayakları kıbleye uzatmamak da böyle bir adaptır. Peki adabın bu pozisyonu onu terketmeyi gerektirir mi? Elbette adabın değişebilen ve değişmesine gerek olmayan tarafları vardır. Eğer adabın, manevî olarak mü’minin ruhuna, kişiliğine olumlu katkısı varsa neden değiştirilsin ki?!

Önemli olan adabın yerini bilmektir. Yani bu davranış, adaptır o kadar. Ne sünnettir, ne vacip ne de farzdır. Adaba vacip muamelesi yapılmamalıdır. Ancak şu da var ki, edebin bir medeniyetin gelişmesinde, ruhların incelmesinde önemli bir işlevi vardır. Dolayısıyla adap ile huırafe karıştırılmamalıdır. Hurafenin mü’mine hiçbir faydası yoktur ve hurafenin aklı esir alan bir yanı da vardır. Ama adap öyle değildir. O halde adabı, sünneti, hurafeyi aynı karede bir araya getirmek doğru mudur?

Devam edelim: Şu cümleye katılmamak mümkün mü?:

“Sorunumuz ayeti, hadisi, fıkhı, hukuku mantık olarak kavramayıp, ezberlemekten geliyor. Kur’an-ı Kerim’ın neredeyse her sayfasında “akletmiyor musunuz?” diye sormasına dikkat etmeyen zihin, sadece şekli şeylere odaklanıyorsa orada sorunumuz var demektir.” Doğrudur, akletmek gerekir. Ancak akletmeden evvel doğru bilgilere sahip olmak gerekmez mi? Doğru bilgilere sahip değilsek neyi nasıl akledeceğiz? Bu yazı, bunun güzel bir örneğini teşkil etmiyor mu?

Şu cümleler ise meselelerin neden karıştırıldığını ele verir gibidir:

“Bu arada İslam din adamlarının özel ve dokunulmaz statüsüne karşıdır. Yani ruhban sınıfı yoktur. Bu yüzden bu konularda tek merci imiş gibi davranan, kendinden başka herkesi suçlayan, hurafelere esir olmuş sözüm ona ‘hocalara’ uyarsanız, sonunda ya sidik içersiniz ya da yanmayan kefen alır kazıklanırsınız.”

Öyle anlaşılıyor ki, bazı “hocalar”ın söylemleri üzerinden bu değerlendirmeler yapılmış. Yazı tepkisel yani. Ben de o hocaların aşırılıklarına örnek verebilirim. Mesela bu “hoca”, bir vaazında takkeyi öyle savunmuş ki, bunu dinleyen eyvah der, yandık! Bir vacip terkediliyor imajı ortaya çıkmış! İşte yanlış olan budur. Takke olsa olsa bir adaptır, o kadar. Bunu abartmanın anlamı yoktur.

Zaten bu aşırılığa bir başkası çıkmış, “işte bid’at böyle bir şeydir diyerek” takkenin hepsine karşı çıkmıştır. Burada bazı kesimlerin birbirine olan tepkilerinin meseleyi nerelere götürdüğü ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla akl-ı selim olanlar bu tepkiselliklerde taraf olmak yerine meseleleri olduğu yere koymalıdırlar. Adaletin gereği de budur.

Bir de başlıkla ilgili bir noktaya temas edelim: Başlık ““sol elle yemek ahkam mı, adap mı?” Burada ahkamdan adaptan ne kastediliyor acaba? Şu ifadelerin sonundaki cümle bunu ortaya koyuyor: “Adabı muaşeret sınıfında yer alacak birçok kuralın yapılmaması için zaman içinde günahla ilişkilendirilmesi, bu kuralın dini bir vecibe ya da kural haline gelmesine neden oluyor.

Hacca giden herkes görmüştür ki, bizim için şiddetle yasaklanan Kur’an-ı Kerim’i yere koymak, kıbleye doğru ayak uzatmak, namazda saçını, başını düzeltmek başka mezhepler için son derece normaldir ve günah da değildir. Kültürel olmasına rağmen, dini kurala dönmüş bu davranış şekillerini yapmayan biri, günahkar olarak görülür. Tıpkı kültürel giyinme tarzının dini kurallar haline getirilmesi gibi. Bugün tarikatlar arasında cübbe, şalvar, sarık, çarşaf giymenin dini bir vecibe gibi anlaşılması bundandır. Tüm bunlar bir ahkam (dini kural) değil, adap meselesidir.”

Anlaşılan o ki, ahkam dinî kuraldır. Yani terkinde günaha girilen şeydir. Yani farz veya en azından vaciptir. Oysa ahkam bu değildir. Burada problem şudur: Verilen örnekler gerçekten adab ile ilgilidir. Ama yazının başlığını oluştuıran sol elle yemek böyle bir şey midir? Mesela sol elle yemek çarşaf giymek gibi midir? Sol elle yemek cübbe giymek gibi midir?

Sağ elle yemek kuvvet itibariyle cübbe gitmenin üstünde sayılmaz mı? Allah Resulu cübbe giymiş, ama bir tavsiyede bulunmamış. Ama sağ elle yemiş, sağ elle yemeyi de tavsiye buyurmuştur. Bu, bir fark sayılmaz mı?

Son olarak yazarımız “sol elle yemekten daha çok dikkat edilecek konular” başlığı altında şunları söyler: “Biz Müslümanların hassasiyetlerine bir bakın. Sol elle yemeye gösterilen tepki ve duyarlılık, nedense haram yemeye, yalan konuşmaya, iftira atmaya gösterilmiyor?”

Amenna. Doğru. Ama ben şunu tercih ederim: Sağ elle yemek sünnettir, ama yalan konuşmak haramdır. Yalan söylemeye daha bir özen göstermek gerekmez mi? Bir sünnet ile bir farz karşı karşıya getirmeye gerek var mı? Her ikisini de yapmakta ne sakınca var?

“Neden çocuklara ‘Subhaneke’yi ezberletmek için harcadığımız zamanın yarısını, dünyanın en güçlü sosyal düzen metni olan, Peygamber Efendimizin (SAV) Veda Hutbesi’ni öğretmek için harcamıyoruz?”

Ben olsam şöyle derim: Sübhaneke güzel bir tespihtir. Çocuklarımıza manasını öğretelim. Bunun yanında veda hutbesini de kavratmaya çalışalım. Sübhaneke duası ile veda hutbesi birbirine aykırı şeyler mi? Onları karşı karşıya getirip mukayese yapmanın ne anlamı, ne faydası vardır?

“Müslümanlar olarak sol elle yemeye gösterdiğimiz hassasiyeti bilim, fikir, matematik, teknoloji, adalet ve ahlak konularında da göstersek, İslam dünyasının sırtı yere gelmez.”

Ben olsam şöyle derim: Tarihte bilim, matematik alanında gelişmeler sağlayan Müslümanlar sünnete de dikkat etmişlerdir. Sağ elle yemeyi niçin bilim, matematik, teknoloji alanındaki gelişmelerin karşısına koyuyoruz? Sağ elle yemeyi alışkanlık yapan ve sünnete ittiba ettiğini düşünen bir mü’min bilim üretemez mi? Teknoloji geliştiremez mi? Yazarın sidik içiren veya yanmaz kefen satan “hocalar” dedikleri de tam tersini yapıyor. Diyorlar ki; bırakın bilimle, teknoloji ile uğraşmayı… Onlara harcanan paralar boşa gidiyor… Siz takke, şalvar giymeye, sarık takmaya bakın, kandil geceleri şu kadar rekat namaz kılın, aman aksatmayın! Başka şeye de gerek yok! Dolayısıyla yazarın ifadeleri böyle bir anlayışa tepkisellik izleri taşıyor.

O halde bizim aynı yanlışa düşmememiz gerekir. Bir dvranışın hükmü neyse o davranışa o şekilde muamele etmeliyiz. Adapsa adap; sünnetse sünnet, vacipse vacip, haramsa haram, farzsa farz, mekruhsa mekruh, müstehapsa müstehap gibi…Adabı, sünnet; sünneti, farz, mekruhu haram telakki etmek Peygamber’i örnek almak da değildir.

Prof.Dr.Yavuz Köktaş

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*