Meşakkatin Farklı Olmasına Bağlı Olarak Ecrin De Farklı Olması

Bir fiilin, kolay bir fiile oranla daha fazla ecir kazandırması için, meşak­katli olmasının ölçüsü nedir sorusuna şöyle cevap verilebilir: iki fiil rükün­leri, şartları ve üstünlük açısından bir olup bir tanesinin meşakkati fazla ol­sa bile yapılan her şey aynı olduğu için her iki fiilin ecri de aynı olur. Ancak Allah için daha fazla meşakkate katlanan kişi meşakkatin bizatihi kendisin­den ötürü değil, meşakkat karşısında gösterdiği tahammülden ötürü ayrıca sevaba nail olitr.

Zira Allah’a yaklaşma meşakkatle olmaz, O’nu yüceltmekle olur. Meşak­katin bizzat kendisi Allah’ı yüceltme ya da O’na saygı gösterme içermez. Ni­tekim bir kimsenin hizmetinde çalışan kimse, meşakkate maruz kalmak için değil, bu durumu kendi yararına gördüğü için meşakkate katlanır. Zira hiz-met esnasında meşakkate katlanması kendisi içindir.

Yaz ve ilkbahar mevsimlerinde gusül alma, kış soğuğunda gusül almaya nispetle daha meşakkatsizdir. Ama yerine getirilen şart ve erkan aynı oldu­ğu için her iki fiilin ecri de aynıdır. Ancak kışın gusül alanın ecri ayrıca so­ğuğa katlandığı için daha fazladır. Ecirlerdeki farklılık bizatihi alınan gusül-lerde değil, bilakis onların zorunlu sonucu olarak katlanılan şeylerdedir.

Aynı şekilde ibadet etmek üzere mescide veya hacca giden ya da sefere çıkan kimsenin yolunun kısa olması ile uzun olması durumlarında, o ibadet­te yerine getirilen şart ve rükünler aynı olması hasebiyle verilen sevap aynı­dır. Ancak ibadete vesile olup katedilmesi gereken yolun farklılığından ötü­rü sevapta farklılık olur. Zira Allah (cc) ibadetlerin bizatihi kendilerine sevap verdiği gibi, onlara vesile olan şeylere de sevap verir, ibadetlerle onlara ve­sile olan şeylerin ecirleri farklı faklıdır.

Bundan dolayı namazı cemaatle kılmak üzere atılan her bir adım kişinin derecesini yükseltir ve günahlarının azalmasına vesile olur. Dolayısıyla mescide kadar daha uzun bir yol yürüyenin ecri, daha az yürüyenin ecrin­den büyüktür. Yine cihada çıkan kimseler için karşılaştıkları açlık, susuz­luk, yorgunluk, büyük veya küçük harcamalar yapmak, vadiler katetmek, düşmana karşı başarı elde etmek, inkarcıları kızdıracak şekilde düşman topraklarına ayak basmak vb. fiillerinden ötürü salih amel ecri vardır. İba­detlerden ve ibadetlere vesile olan şeylerden doğan meşakkatlere katlan­madan ötürü ecir kazanılır. Bu ecirler, meşakkatin şiddetine göre farklılık arzeder.

Bu konuda Buhari ve Müslim’in sahihlerinde Hz. Aişe’den rivayet ettik­leri hadis itiraz olarak ileri sürülebilir. Hz. Aişe şunları söylemişti; “Dedim ki, ya Resulallah, insanlar memleketlerine iki ibadetle dönüyor, bense bir ibadetle dönüyorum. Resulullah; bekle de temizlendiğin vakit Ten’im’e çık oradan ihrama gir, sonra bizi filan yerde bul, lakin bu umre senin meşakka­tine (yahut senin nafakana) göredir buyurdu.” [45]

Bu itiraza şöyle cevap verilir; bu hadiste Hz. Peygamberin “meşakkatine göredir” mi dediği yoksa “nafakana göredir” mi dediği şüphelidir. Şayet “nafakana göredir” demişse, Allah’a itaat karşılığında kula verilenlerin azı ile çoğunun farklı olduğunda zaten şüphe yok. Şayet “meşakkatine göredir” buyurmuşsa bu durumda yukarıda anlattıklarımız muvacehesinde mana şu şekilde takdir edilmelidir; “senin katlanacağın meşakkate göredir.” Allah (cc)’ın indirdiği kitaplardan birinde şöyle dediği söylenmiştir: “Benim uğ­rumda sıkıntılara katlananlar benim gözetimim ve desteğim altındadır.”

Dinin bize bildirilen kaynaklarından biliyoruz ki, dinin maksadı insanla­rın ahiret ve dünya maslahatlarını temin etmektir. Meşakkat ise maslahat de­ğildir. Ancak meşakkati gerektiren durumlar, doktorun hastaya taca acı, hiç hoş olmayan ilaçları vermesi gibidir. Doktorun amacı sadece ve sadece has­tanın şifa bulmasıdır.

“Doktorun maksadı ilacın acılık meşakkatini hastaya çektirmektir, tedavi etme kastıyla yapsa bile güzel bir davranış değildir” diyen kimseye şöyle ce­vap verilir: Aynı şekilde baba bile oğlunun hayatını kurtarmak için kangren olan kolunu kestiriyor. Babanın maksadı o kolun kesilmesi suretiyle oğluna acı çektirmek değil, bilakis onun hayatını kurtarmaktır. Ancak bu, elin kesil­mesinden ötürü çocuğun acı çekmesiyle mümkün olabiliyor.

Resulullah (s.a.v.) Allah (cc)’ın şöyle buyurduğunu söylemiştir; “Ölüm­den çekinen mümin kulumun canını almakta gösterdiğim tereddüdü hiçbir şeyde göstermem. Ben mümin kuluma acı çektirmek istemem, ancak onun için başka bir yol yoktur.” [46] Meşakkatin meşakkat olması itibariyle mümin olan olmayan herkes için kötü olduğunda şüphe yoktur. Ancak mümin me­şakkate katlanmanın karşılığında ecir ve sevap kazanacağı için bu durum onun için pek önemli değildir.

Bazen bedenle yapılan amellerin azı çoğundan, kolay olanı zor olanından daha faziletli olabilir. Bazı durumlarda namazı kısaltmanın tam kılmaktan faziletli olması, sabah namazını orta namaz olarak kabul edenlere göre bu namazın rekatları daha az olmasına rağmen diğer namazlardan faziletli ol­ması, yine ikindi namazını orta namaz olarak görenlere göre bu namazın öğ­le namazından daha kısa olmasına rağmen daha faziletli olması misal olarak zikredilebilir.

Allah Teala fazileti dilediğine verir. Şayet sevap gösterilen gayret mikta­rına göre verilseydi, durum böyle olmazdı; vitir namazının bir rekatı sabah namazının iki rekatından, sabah namazının iki rekat sünneti diğer nafile na­mazlardan faziletli olmazdı.

Öğle namazını çok sıcak bir günde geciktirerek serinde kılma, iki masla­hattan evla olanını tercih etme kabilindendir. Zira aşırı sıcakta yürüyerek mescide gitmek namazın en faziletli vasıflarından biri olan huşuyu ortadan kaldırır. Dolayısıyla huşu derece itibariyle ona denk olmayan namazı vakit girince hemen kılmaya tercih edilmiştir. Bundan dolayı sadece münasip za­man ve uygun durumlarda cemaate gitme emredildi ki bu durumda bazen namazı vaktinde cemaatle kılma terkedilebilir. Şayet her halükarda cemaat­le kılma emredilseydi insanlar için sıkıntı olacak ve namazda huşu olmaya­caktı. Din huşuyu, vakit girer girmez cemaatle namaz kılmaya tercih etti.

Benzer şekilde namazda huşuyu bozacak her durum namazın sonraya bıra­kılmasına sebep olur. Mesela aşırı açlık ya da susuzluk durumunda namaz sonraya bırakılır. Yine küçük ya da büyük abdest sıkıştırınca namaz sonraya bırakılır. Yine hakimin doğru karar vermesine engel olabilecek bir durum söz konusu olduğunda hüküm sonraya bırakılır.

Benler şekilde vaktin sonuna doğru su bulma ihtimali yüksek olan kim­senin teyemmümle kılmak yerine namazı vaktin sonuna kadar geciktirmesi gerekir. Zira namazın suyla alman abdestle kılınması, vakit girer girmez kı­lınmasından daha faziletlidir. Çünkü din ibadetlerin şartlarına, ibadetlerin tamamlayıcısı olan sünnetlerden daha çok önem vermiştir. Şu hüküm de bu konuya işaret eder: “Su bulma imkanı olan kimse abdest veya teyemmüm­den birini tercih etme hakkına sahip değildir.” Halbuki namazı vakit girince cemaatle kılma imkanına sahip olan kişi namazı derhal cemaatle kılabileceği gibi tek başına da kılabilir. Şayet namazı vakit girer girmez kılmanın masla­hatı suyla abdest almanın maslahatına denk olsaydı, tıpkı suyla abdest alma imkanı olanın bunu tercih etme mecburiyeti olduğu gibi namazı vaktin ba­şında kılma imkanı olanın da bunu tercih etme mecburiyeti olurdu.

îmam Şafii, oruç tutan kimsenin dişleri arasında kalan şeylerin kötü ko­kusunun verdiği meşakkate katlanmanın bunları misvakla temizlemekten daha faziletli olduğunu söylemiştir. Delil olarak da, o kokuya katlanmanın, güzel kokudan daha sevap olduğunu ileri sürmüştür. Şafiî bu konuda isabet etmemiştir. Zira bir şeyin sevap olduğunun beyan edilmesi o şeyin diğerle­rinden daha faziletli olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin faziletli olması onun en faziletli şey olduğu anlamına da gelmez. Nitekim Şafiî’ye göre vitir nama­zının bir rekatı sabah namazının iki rekatından daha faziletlidir. Halbuki Hz. Peygamber, “Sabah namazının iki rekatı dünyadan ve orada bulunan her şeyden daha hayırlıdır” buyurmuştur. Üstelik öyle ibadetler vardır ki şeriat onları övmüş ve faziletlerinden bahsetmiştir. Halbuki onlardan daha fazilet­li kabul edilen ibadetler de vardır. Bu, aynı anda elde edilmesi mümkün ol­mayan iki maslahatın karşılaşması türünden bir meseledir.

Dişleri misvaklamak, Allah’ın yüceliğinin tanınması için konulmuş te­mizlik türlerinden biridir. Zira ağız temizliğiyle ilgili ilahî hitap, şüphesiz ki Allah’ı yüceltmek içindir. Bundan dolayı misvak kullanımı emredildi. Ağız­da kalan artıkların ise Allah’ı ta’zim, O’nun yüceliğini tanımayla ilgisi yok­tur. Bu durumda nasıl olur da ağızda kalan artıkların fazileti, O’nu yüceltme için ağzın temizlenmesinden daha üstün olur?

Hz. Peygamberin şu hadisi de, dişleri misvaklamanın maslahatının, oruç­lu kimsenin ağzında kalan kırıntıların kokusunun maslahatından daha bü­yük olduğuna delalet eder; “Ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, onla­ra her namazda misvak kullanmalarını emrederdim.” [47] Misvakla ağfte temiz­lemenin maslahatı ağızda kalan kırıntıların maslahatından daha fazla olma­saydı Hz. Peygamber misvakın vacip kılınmasından bahsetmezdi. Nitekim bu hadis misvakın maslahatının vacip kılınma derecesine ulaştığı anlamına gelir.

Şafii’nin bu konudaki görüşü, umumî olan bir hükmün şahsı istidlal ile daraltılması şeklindedir. Ki bu istidlal yukarıda zikrettiğimiz delillere aykı­rıdır. Bu konu “şehidin kanı” meselesine de kıyas edilemez. Çünkü misvak kullanan kimse Rabbinin emri gereği temizlenmiş olur. Nitekim ağzını mis­vakla temizlemesi istenmiştir.

Izzeddin Ibn Abdüsselam – Islami Hükümlerin Esas ve Hikmetleri,syf.65-69

[45] Buhari, Kitabu’1-hacc, 3/421; Müslim, 2/877

[46] Buhari, Rikak, 11/340-341

[47] Buhari, Kitabu’l-Cuma, 2,/374; Müslim, Taharet, 1/220

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*