Mefsedet İçermeyen Maslahatların Çakışması

Mefsedet içermeyen uhrevi maslahatların çakışması halinde mümkün olursa hepsi elde edilir. Bu mümkün olmazsa daha iyi, daha üstün olan elde edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele”[82], “Rabbinizden size indirilenin en güzeline tâ­bi olun”[83], “Kavmine onun en güzelini almalarını emret.” [84]

Şayet maslahatlar birbirine denkse ve hepsinin birlikte elde edilmesi mümkün değilse dilediğimizi seçme konusunda serbest kalırız. Bazen de maslahatların denk mi yoksa farklı mı olduklarında ihtilaf edilir. Bu konuda vacip ve mendup olan maslahatlar arasında fark yoktur.

Daha üstün maslahatı tercih etmeye dair şu misaller zikredilebilir:

1- Allah’in zat ve sıfatlarını bilerek iman etme, taklidi imandan üstündür. Ancak halk için, inanca dayalı iman, irfana dayalı iman mesabesinde kabul edilmiş ve taklidi iman yeterli görülmüştür. Zira herkesin irfana ve ona da­yalı imana ulaşması zordur.

Allah’a imandan sonra; Resullere ve onların bildirdiği haber ve dini hü­kümlere, günahkarların azaba, iyilerin sevaba nail olacağına iman gelir, ir­fan, bizatihi yüce olması, Allah’a ilişkin olması ve İbadetlerin sıhhati için şart olması hasebiyle bunlardan daha üstündür. îrfan, zaman itibariyle de diğer­lerinden öncedir. Sadece irfana ulaştıran tefekkür irfandan öncedir. Burada­ki öncelik yalnızca zaman itibariyledir.

Peygamber ve kitaplara iman daha sonradır. Zira peygambere ve onun getirdiklerine iman ancak onu göndereni bilmekle mümkün olur. Üstelik peygamberlere iman yaratılmış olana ilişkin olması hasebiyle Allah’a iman ve irfandan daha alt mertebededir. Zaten Allah’a iman etmeden peygambe­re iman etmek mümkün değildir.

Imanın daha üstün olması nedeniyle insanları imana yönlendirmek için Yüce Allah, farz olan bir çok hükmü vahyi indirdiği ilk yıllarda beyan etme­miştir. Şayet ilk yıllarda farz olan her şey emredilseydi, bunlar insanlara zor geleceğinden imandan nefret edebilirlerdi. Bunun birçok misali vardır;

a– Allah (cc) namazın farz kılınmasını Miraç gecesine kadar erteledi. Şayet vahyin geldiği ilk günlerde namazı farz kılsaydı insanlar kendilerine zor geleceği için dine karşı soğuk duracaklardı.

b– Oruç baştan itibaren farz kılınsaydı insanlar islam’a girmekten kaçınacaklardı.

c- Zekatın farz oluşu da hicretten sonraya bırakılmıştır. Zekatın başta farz kılınması, insanları dinden uzaklaştıran en önemli etken olurdu. Çün­kü insanların mala karşı zaafları çoktur.

d– Cihad baştan farz kılınsaydı, sayılan kat kat fazla olan kafirler az sayı­daki müminleri ortadan kaldırırdı.

e- Haram aylarda savaşma baştan helal kılınsaydı, insanlar bu aylara olan aşırı hürmetlerinden ötürü islam’dan nefret ederdi. Aynı durum ha­ram bölgede savaşma için de geçerlidir.

f– Çok evliliğin dört kadınla sınırlandırılması hükmü ilk yıllarda konulsaydı kafirler Islama girmekten kaçınırdı. Boşamanın üç kereyle sınır­landırılması için de aynı şey söz konusudur.

Tüm bu hükümler insanları islam’a ısındırmak için ertelenmiştir. Zira in­sanların islam’a girmeleri, bu hükümlerin her birinden daha üstündür ve bu­nun maslahatı tüm maslahatlardan daha fazladır.

Benzer şekilde Islamın şartlarına uygun olarak yapılmayan nikahlar, son­radan müslüman olanlar için geçerli kabul edildi. Yine yol kesen eşkıyaların müslüman olmadan Önce müminlerin mal ve canlarına verdikleri zararlar tazminden muaf tutuldu. Aksi takdirde insanlar islam’a girmekten sakınırlardı.

Yine müslüman olma, geçmiş günahların affına vesile kılındı. Müslüman olmadan önce işlenen günahların sorumluluğunun devam edecek olması, in­sanları islam’dan uzaklaştırırdı. Nitekim zina ve diğer büyük günahları işle­miş bir grup kimse Hz. Peygamber’e şöyle dediler: “Senin anlatıp kendisine davet ettiğin din şüphesiz güzeldir. Hele bir de bize işlediğimiz bu günahla­rın affedileceğini söylesen.” Bunun üzerine Allah (cc) şu ayeti indirdi; “De ki, ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” [85] Bir başka ayette de Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “inkar edenlere, vazgeçerlerse geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle.” [86]

Vahyin geldiği ilk yıllarda insanlara; selamı yaygınlaştırma, ikramda bu­lunma, akrabaları ziyaret etme, dosdoğru ve namuslu olma emredildi ki bunlar insan fıtratının meylettiği şeylerdir. Bunların emredilmesi de insanla­rı islam’a girmeye teşvik içindir.

Hz. Peygamber bazı insanlara mal vermek suretiyle onları İslama ısındır­dı. Ayrıca münafık olduğunu bildiği kimseleri öldürmekten sakındı. Zira in­sanların, onun ashabını öldürmeye başladığı şeklinde dedikodu yapmaların­dan ve böylece insanların islam’a girmeye korkmalarından çekindi. Tüm bu maslahatlar, öne alınmaları durumunda zikredilen mefsedetler hasıl olacağı için daha sonraya ertelenmiştir.

2- Daha üstün olan maslahatın tercih edilmesine dair, bazı farzların daha üstün görülmesi de misal olarak zikredilebilir. Nitekim orta namaz (sabah ya da ikindi namazı) diğer namazlardan daha üstün kılınmıştır.

3- Farz olan her şey aynı türden nafile olanlardan daha üstündür. Farz olan abdest ve gusül, farz olan namaz, oruç, zekat, hac ve umre (hac ve um­renin farziyeti nassla sabit olup bunlar her halükarda farzdır) [87] gibi ibadet­ler, aynı türden nafile ibadetlerden daha üstündür. Ancak insanın adama su­retiyle kendisine farz kıldığı ibadetle Allah’ın farz kıldığı ibadet aynı merte­bede değildir. Burada zikrettiğimiz ibadetler, farz olan amellerin, aynı tür­den nafile olan amellerden daha üstün olduğunu gösterdiği gibi Resulullah (sav)’in şu kudsî hadisi de bu konuya delalet eder. “Kulum bana farz kıldı­ğım amellerle yaklaştığı kadar hiçbir şeyle yaklaşamaz.” [88]

4– imam Şafii’ye göre farz ve nafile namazlar, bedenle yapılan diğer iba­detlerin farz ve nafilelerinden üstündür. Zira Hz. Peygamber (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Biliniz ki, amellerinizin en hayırlısı namazdır.” [89] Ancak îmam Şafii’nin bu görüşü ihtilaflıdır. Zira Hz. Peygamber, amellerin en hayırlısı hangisidir diye sorulunca “Allah’a iman”, sonra hangisi sorusuna “Allah yo­lunda cihad”, sonra hangisi sorusuna da “Allah katında kabul edilen hac” diye cevap verdi.

Sabah namazının farzının Allah katında kabul edilen hacdan, sabah na­mazının sünnetinin nafile olan hacdan daha faziletli olması uzak bir ihtimal­dir. Hadiste Resulullah (sav) cihadı imandan sonra, haca da cihaddan sonra üçüncü sırada zikretmiştir. Namazın bunlardan daha faziletli kabul edilme­si hadisin zahirine aykırıdır. Namaz cihad ve hacdan sonraya bırakıldığına göre namazın bedenî ibadetlerin en faziletlisi olması doğru değildir.

Bu durum şu şekilde izah edilebilir: Farz olan hac, farz namazdan daha faziletlidir. Namaz ise hac vaktini de kapsayacak şekilde sürekli olması açı­sından daha faziletlidir. Zira hac vaktini de kapsayacak şekilde sürekli eda ediliyor olması hasebiyle namaz ile Allah’a yaklaşma daha fazladır. Böylece iki hadis arasındaki aykırılık giderilmiş olur.

Resulullah (sav)’in, amellerin en faziletlisi hangisidir sorusuna bir kere­sinde “ana babaya iyilik etmek”, bir keresinde “vakit girer girmez kılman na­maz”, bir keresinde de “Allah katında kabul edilen hac” diye cevap verdiği görülmektedir. Aslında bunların hepsi soran kimsenin şahsı için verilen ce­vaptır. Dolayısıyla cevapta soru sorana uygun bir amel zikredilmektedir.

Çünkü bu soruyu soranlar, alacakları cevapla amel ederek Allah’a yaklaşma­yı murad etmektedirler. Adeta “benim için amellerin en faziletlisi hangisi­dir” demişlerdir. Hz. Peygamber de, ana babası olup onlara iyilik etmesi ge­reken kimselere “ana babaya iyilik etmek”, cihada güç getirebilecek durum­da olanlara “Allah yolunda cihad”, hac ve cihada gücü yetmeyenlere “vakit girer girmez kılınan namaz” şeklinde cevap vermiştir. Bu cevapların bu şe­kilde anlaşılması gerekir. Aksi takdirde hangi amelin en üstün olduğu konu­sundaki hadislerin birbiriyle çelişki arzettikleri kabul edilmiş olur.

5– Asıl olan şey, yerine ikame edilenden daha üstündür. Su ile yapılan ta­haretin taş ile yapılandan; su ile alman abdestin teyemmümden; adam öldür­me, zıhar ve oruç bozma kefaretleri için köle azat etmenin iki ay peşpeşe oruç tutmaktan üstün olması misal olarak zikredilebilir. Zira ikame edilenin maslahatı aslolanın maslahatından eksiktir. Zaten her ikisinin maslahatı eşit olsaydı ikisinden birini tercihte serbest bırakılırdık. Nitekim dinî maslahat­ları eşit olan birçok konuda tercihte bulunma hakkımız vardır.

6– Allah (cc)’m belli vakitlerde cemaatle kılınmasını istediği namazlar, di­ğer namazlardan üstündür. Ramazan ve kurban bayramı namazları ile ay tu­tulması ve güneş tutulması namazları örnek olarak verilebilir. Zira bu na­mazlar, cemaatin emrolunması ve belli bir vaktin tayin edilmesi açılarından farz namazlara benzer.

7- Bazı nafileler diğerlerinden daha faziletlidir. Mesela vitir namazı ve sa­bah namazının sünneti diğer nafile namazlardan daha faziletlidir. Vitir na­mazının mı yoksa sabah namazının sünnetinin mi daha faziletli olduğu ko­nusunda ihtilaf vardır. Doğru olan vitir namazının daha faziletli oluşudur.

8- Suda boğulan masum insanları kurtarmak namaz kılmaktan öncelikli­dir. Zira Allah katında boğulan kimseleri kurtarmak namaz kılmaktan daha faziletlidir. Bu durumda iki maslahatı elde etmek mümkün olabilir. Önce bo­ğulan kimse kurtarılır, sonra namaz kılınır. İnsanın namaz kılmamakla kay­bedeceği maslahat, müslüman bir kimseyi kurtarmakla elde edilecek masla­hatla mukayese bile edilemez. Yine Ramazan günü oruç tutan kimse boğul­makta olan bir kimseyi görse ve onu kurtarabilmesi orucunu bozmasına bağ­lıysa, derhal orucunu bozarak onu kurtarır. Ya da saldırıya uğrayan bir kim­se görse ve saldırıyı defetmesi bir şeyler yiyip güçlenmesine bağlıysa, orucu­nu bozar ve o kimseyi saldırıdan kurtarır. Aslında bu durumlar da maslahat­ların hepsinin elde edilmesine örnektir. İnsanların nefislerinde Allah hakkı bulunduğu gibi kendi hakları da vardır. Yukarıdaki örnekte Allah hakkı olan oruç vaktinde eda edilmemiş oldu. Ancak bu, orucun daha sonra tutulama­yacağı anlamına gelmez.

9- Cenaze namazı, bayram namazları ile ay ve güneş tutulması namazla­rından önceliklidir. Zira cenaze namazını bir an evvel kılmak gerekir. Hatta Cuma namazının vakti müsaitse önce cenaze namazı kılınır. Hem Cuma na­mazının vaktinin çıkma ihtimali, hem de ölünün bedeninin bozulma (kok­ma, morarma vs.) ihtimali varsa, Cuma terk edilerek cenaze namazı kılınır. Çünkü ölüye hürmet Cuma namazı kılmaktan daha önemlidir. Bu durum, hem Allah hem de kul hakkının, yalnızca Allah hakkına tercih edilmesi ka-bilindendir. Ancak her iki maslahatı da elde etme imkanı varsa önce cenaze defnedilir, sonra Cuma namazı kılınır. Şayet Cuma namazı Önce kılmırsa ölüye hürmet ortadan kalkmış olur ve bunun yerine başka bir şey ikame et­mek mümkün olmaz. Eğer ölünün bedeninin bozulması endişesi yoksa, ce­nazenin mi Cumanın mı önce kılınacağı hususunda ihtilaf vardır.

Güneş tutulması Cuma namazı vaktine denk gelirse, Cuma için hutbe okunur ve hutbede güneş tutulması da zikredilir. Güneş tutulması bayram namazından önce gerçekleşirse önce güneş tutulması namazı sonra bayram namazı kılınır. Her iki hutbe de daha sonra okunur. Zira bayram namazı her iki hutbeden daha önemlidir.

10– Farz bir namazı eda için vakit daraldığında, henüz namazı edaya baş­lamadan ya da başladığı sırada kaza edilmesi gereken bir namazı hatırlayan kişi, Önce vakit namazını eda etmelidir. Vakit çıktıktan sonra kaza namazını kılar. Zira kaza namazını önce kılsa vaktinde eda edeceği namaz da kazaya kalacak, böylece her iki namazı vaktinde kılma maslahatı ortadan kalkmış olacak. Hiç olmazsa birinin vaktinde kılınması maslahatını elde etmek şüp­hesiz daha evladır. Bu konuda; kaza namazının önce kılınmasının vakit na­mazının vaktinde kılınmasından daha faziletli olduğu şeklinde itirazda bu­lunan kişinin delil getirmesi gerekir. Bizim söylediğimiz daha faziletli olanın tercih edilmesidir ki daha faziletli olanın tercihi Allah haklarındandır.

11– Ezan, kamet, sünnet ve farz namazlardan sadece birini yapacak kadar vakit daraldığında önce farz namazı kılarız. Zira farz namazı vaktinde eda etmenin maslahatı ezan, kamet ve sünnet olan namazlardan daha üstündür. Farz ve sünnet namazların kazaya bırakılabileceği durumlarda da hüküm aynıdır. Zira farz namazı vaktinde kılmanın fazileti sünneti vaktinde kılmak­tan daha çoktur. Farz namazı önce kılmakla vaktinde edası en faziletli olanı tercih etmiş oluruz. Bu durum da iki maslahatın bir arada elde edilmesine örnek teşkil eder.

12- Arafat’a gitmeden Önceki son akşam namazı vakti iyice daralıp hac için ihrama giren kişi, şayet namazı kılarsa Arafat’a gitme vaktini kaçıracak-sa iki farklı görüş vardır. Birincisine göre namazı terk ederek Arafat’a gider,zira haccın farzını eda etmek namazın farzını eda etmekten daha faziletlidir. Çünkü Hz. Peygamber hadis-i şerifinde haccı cihaddan hemen sonra, cihadı da imandan sonra zikretti. Diğer görüşe göre kişi namazını kılar, zira nama­zın eda edilmesi haccın eda edilmesinden daha faziletlidir. Peygamberimiz (sav); “Biliniz ki, amellerinizin en hayırlısı namazdır”,[90] buyurmuştur.

Doğru olan ikisinin de terk edilmeyip her iki maslahatın da elde edilme­sidir. Kişi Arafat’a giderken korku namazı kılar. Böylece imkan nispetinde her iki maslahat da elde edilmiş olur. Zira haccın tamamlanamaması büyük bir meşakkattir. Çok daha az bir malın muhafazası için korku namazı kılmak caiz olduğuna göre haccın tamamlanabilmesi için korku namazı evleviyetle caiz olur.

13- Kefaretlerin edası, nafile ibadetten üstündür.

14– Niyetin gerekli olduğu bir ibadet olmayan nafakalara gelince; kişinin kendisine harcayacağı nafaka hanım, ana baba ve çocuklarına vereceği nafa­kadan önceliklidir. Hanımına vereceği nafaka ise ana baba ve çocuklarına vereceğinden önceliklidir. Zira hanım insanın ihtiyaçlarını giderir. Bazen ak­rabanın nafakası, kölenin nafakasından öncelikli olur. Zira akrabaya verilen nafaka hem sadaka yerine geçer hem de akrabalar arasındaki bağları kuvvet­lendirir. Bazen de kölenin nafakası akrabanın nafakasından öncelikli hale ge­lir. Mesela kölenin Ölme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu, akraba için böyle bir şeyin söz konusu olmadığı durumda kölenin nafakası öncelikli olur. Kö­lenin nafakası hayvan ve bitkilerin nafakasından önceliklidir. Zira köle, in­san olarak değerlidir ve sahibine daha fazla maslahat sağlar. Nitekim insa­nın canını kurtarmak için her türlü hayvanın kesilmesi caizdir.

Biri yenilen biri yenilmeyen iki hayvanı olup bunlardan sadece birinin na­fakasını temin imkanı olan ve hiçbirini satamayan kişi için iki ihtimal vardır. Yenilmeyen hayvanın nafakasını verir, yenilen hayvanı ise keser. Diğer ihti­mal; yenilen hayvan bin dirhem, yenilmeyen hayvan ise bir dirhem değerin­de ise kişi ikisinden birinin nafakasını teminde serbest kalır. Ancak bu görüş tartışmalıdır.

15- Aynı anda zor durumda kalan iki kişinin zaruret halini kaldırma im­kanı olan kimse her ikisine de yardım eder ki iki maslahatı birden elde etsin. Ancak sadece birinin zaruret halini kaldırma imkanı olan kimse için iki ayrı durum söz konusu olur. Birincisi zaruret halinde bulunan kimseler; içinde bulundukları zaruretin şiddeti, yakınlık, komşuluk ve salih kul olma açıla­rından birbirine denktirler. Bu durumda kişi ikisinden birini tercih ya da yapacağı yardımı ikisine paylaştırma arasında seçim yapar, ikinci durum zaru­ret halinde olanlardan birinin; baba, anne, akraba, eş, Allah dostu, adil bir hükümdar veyâr hakim olma hasebiyle tercihe layık olmasıdır. Bu durumda daha layık olan tercih edilir, bunda açık bir maslahat vardır.

Bu konuda yöneltilebilecek muhtemel sorular ve cevapları şöyledir:

Soru: Zaruret halinde bulunup her açıdan birbirine denk olan iki kişiyle karşılaşan kimsenin yanında sadece bir somun ekmeği olması halinde, bu ekmeği birine verse bir gün daha yaşayacak, ikisine paylaştırsa her biri yarım gün daha yaşayacak ise ekmeği sadece birine vermesi caiz olur mu? Yoksa her ikisine paylaştırma­sı mı gerekir?

Cevap: Tercih edilen görüşe göre sadece birine vermesi caiz olmaz. Zira diğeri Allah’ın veli bir kulu olabilir. Allah (cc) adalet ve insaflı davranmayı emretmiştir. “Allah iyiliği ve adaleti emreder”,[91] ayetinde buyurulduğu üze­re iyi ve adil olan her ikisine paylaştırmaktır.

Aynı şekilde zaruret halinde olmayıp sadece ihtiyaç sahibi kimselerle kar­şılaşması halinde de somunu sadece birine vermek yerine ikisine paylaştır­ması güzel olandır. Çünkü sadece birine vermek, diğerinin nefretini uyandı­rır, onu üzer. Yine iki çocuğu olup sadece birinin yiyeceğini temin edebilen kimsenin de bunu ikisi arasında paylaştırması gerekir.

Soru: Somunun yarısı çocuklardan birini doyuruyor ve diğerinin açlığının yarısını gideriyorsa, nasıl olur da eşit olarak böler?

Cevap: Bu durumda her birine açlığını giderdiği oranda dağıtır. Somu­nun üçte biri, birinin açlığının yarısını gideriyor ve üçte İkisi diğerinin açlı­ğının yarısını gideriyorsa her birine bu oranlarda verir. Zira insaf ölçülerine uyan budur. Nitekim gücü yetse her birine doyacağı kadar yiyecek temin et­mesi gerekir. Halbuki her birinin doyacağı miktar farklı olabilir. Buradaki asıl amaç, vücudun yeterli miktarda gıda almasıdır. Aynı şekilde daha çok yemek isteyen büyük çocuğa daha az isteyen küçük çocuktan daha fazla ve­rilmesi gerekir.

Ganimetlerin taksiminde de durum aynıdır. Yaya olan kimse ganimetten bir hisse alırken atlı olan kimse üç hisse alır. Bu farklılık onların ihtiyaçları­nı gidermeleri içindir. Yaya sadece kendi ihtiyaçlarını gidermek için bir his­se alır, atlı ise kendi ihtiyaçları için bir hisse atın ihtiyaçları için bir hisse ve atın bakıcısı için bir hisse alır ki toplam üç hisse eder. Dolayısıyla yayayla at­lı savaş sebebiyle eşit hisse almış olurlar.

Soru: Insanlara maslahat sağlayan mallar niye ihtiyaçlara göre dağıtılıyor da insanların faziletlerine göre dağıtılmıyor?

Cevap: Hz. Ömer, insanları dinî faziletlere teşvik için malları insanların faziletlerine göre dağıtmak istemişti. Hz. Ebubekir ise kendisinden İslam’a önce girenlere daha fazla pay vermesi istenince buna karşı çıkarak şöyle de­di: “insanlar Allah için Müslüman oldular, onların ecirleri de Allah’a aitür. Dünyada ise ihtiyaçlar için yeterli olma aranır.” Bu sözlerin manası şudur; ben insanlara, onları Allah’a yaklaştıracak faziletlerden ve müslüman olma­larından ötürü dünyalık hiçbir şey vermiyorum. Zira insanlar bunları Allah için yaparlar ve Allah (cc) onlara ahirette ecir vaat etmiştir. Dünyada ise ih­tiyaçların yeterince karşılanmış olması esastır. Ben dünyayı Allah (cc)’ın ya­rattığı şekilde ihtiyaçların karşılandığı, sıkıntıların giderildiği mekan olarak bırakıyorum. Ahiret ise faziletlerin mükafatının verileceği mekan olarak ya­ratılmıştır. Ahireti de Allah (cc)’ın yarattığı şekilde bırakıp, ahiret için göste­rilen gayretler için dünyalık hiçbir şey vermiyorum, Imam Şafii de Hz. Ebu­bekir’in bu görüşündedir.

Soru: Atlı kimsenin geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kim­sesi olmadığı halde yaya olanın bakmakla yükümlü olduğu birçok kimsesi varsa, ganimet yine aynı şekilde mi taksim edilir?

Cevap: Ganimet, savaşanların gayret ve çabalarıyla toplandıysa, her bir kimse katlandığı zahmet ve sıkıntı nispetinde pay alır. Şüphesiz ki atlıların çektikleri zahmet yayalara nispetle daha fazladır.

Soru: Şafiî’ye göre hanımların nafakası, ana baba ve çocukların nafakası gibi ihtiyaca göre belirlenmez mi? Kadınların nafakası ni­ye imkan ve şartlara göre belirleniyor?

Cevap: Cinsel ilişki karşılığında kadınlara nafaka veriliyor olsaydı, nafa­ka ilişki miktarınca takdir edilirdi. Karşılıklı olan tasarruflarda aslolan her bir karşılığın belirlenmesidir. Ancak İmam Şafii’nin bir görüşüne göre akra­baların nafakasında olduğu gibi kadınların nafakası da içinde bulunulan şartlara göre belirlenir. Şafii bu konuda Hz. Peygamberin Hind’e söylediği şu sözle amel etmiştir: “Örfe uygun olarak kendine ve çocuklarına yetecek miktarda al.”[92] Ancak Hind örfe uygun olanın zenginler için iki birim, fakir­ler için bir birim, orta halliler içinse bir buçuk birim olduğunu bilmiyordu. Allah (cc) nafakanın örfe uygun olarak belirleneceğini şu ayetle açıkladı: “Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir.”[93] Ev ve gerekli eşyanın temini konusunda da herhangi bir belirleme yapılmaksızın örf esas alınır.

Dinde sınırları belirlenmemiş şeylerin örfe göre belirlenmesi istenmiştir. Buradaki örf dinde yerleşmiş esaslar olabileceği gibi insanlar arasındaki te­amül de olabilir. Nafakanın tohum olarak belirlenmesinin de bir anlamı yok­tur. Zira tohumun ekilerek ürün elde edilmesi esnasında yapılacak masraf belli değildir. Bilinmeyen bir şey bilinen bir şeye eklenince her ikisi de bilin­meyen olur. Ne selef-i salihinden ne de onlardan sonra gelenlerden hanımı­na nafaka olarak tohum veren görülmemiştir. Bilakis onlar örfe uygun bir şe­kilde hanımlarının nafakalarım vermişlerdir.

Şafii’nin söylediğinden şu sonuç çıkar: eşlerden biri ölse bile kadının na­fakası kocanın zimmetinde borç olarak kalır. Kocanın hanımına nafaka ola­rak vermeyi üstlendiği tohumun karşılığında ekmek, et ve benzeri şeyler alınması, dinde caiz olmayan rİba kapsamına girer. Dolayısıyla tohum bedel olamaz. Tohumun bedel olması caiz olsa bile nafaka borcundan kurtulamaz. Halbuki nikah akdi ölümden sonra nafaka borcunun devamını içermez. Ha­nımının nafakasını örfe göre verip daha sonra nafakanın tohum olarak veril­mesini vasiyet eden hiçbir kimse duymadık. Hiçbir hakimin de böyle bir hü­küm verdiğini bilmiyoruz.

Nafaka cinsel ilişkinin karşılığı değildir, sadece cinsel ilişki imkanının bu­lunmasının karşılığıdır. Cinsel ilişkinin karşılığı ise mehirdir. Yani bu açıdan kadının nafakası satın alınan kölenin nafakasına benzer. Köle satın alan kim­senin ödediği bedel mülkiyetin karşılığıdır, nafaka ise mülkiyet sebebiyle or­taya çıkar.

[Adalete Dair]

İnsanların ihtiyaçları farklı farklı olmasına rağmen nafakaların ihtiyaca göre belirlenmesi halinde, herkesin ihtiyaçlarının karşılanması açısından ve­rilen nafakalar denktir ve bu adaletin gereğidir.

Soru: Şayet adalet lügatte denk olma anlamına geliyorsa şu durumlar na­sıl izah edilebilir: Hakim, beyanlarını kabul açısından taraflara denk davran­mıyor; yemin etmesi halinde davalının sözünü kabul ediyor, davacının sözü­nü ise ancak davalı yemin etmezse kabul ediyor. Yani ispat yükümlülüğü davacıya yükleniyor. Bu durumlar denk değil birbirinden farklıdır.

Cevap: Mahkemede ve tüm velayetlerde denk olmanın anlamı; zahir olan duruma göre hüküm verme hususunda tarafların denk olmasıdır. Mesela is­pat yükümlülüğü bir şey iddia edene aittir, yemin etme yükümlülüğü ise bir iddiayı inkar edene aittir, inkar edenin yemin etmemesi halinde iddiada bu­lunanın yemin etmesi gerekir. Bir görevle ilgili olarak o görev kendisine ve­rilen kimsenin sözünün kabul edilmesi de denkliktir. Kasamede velinin, li-anda kocanın, telef ve geri verme hususlarında kendisine emanet bırakılanın sözünün kabul edilmesi örnek olarak verilebilir. Sonuç olarak şu söylenebi­lir: hakim karşısında tarafların eşit olması, hüküm verilmesine sebep olan şeyler itibariyledir.

Yukarıda zikrettiğimiz adalet gereği ve insanların kalplerini kin ve nefret­le doldurmamak için hakimlerin tarafların sözlerini kabul etme, arzlarını dinleme ve sair hususlarda eşit davranmaları gerekir. Taraflardan birine ön­celik tanıma, diğerinin kin ve nefretle dolmasına sebep olur. Ancak bu du­rum biri müslüman diğeri kafir olan iki hasım için geçerli değildir. Zira ka­firin Allah’ı inkar ile kendisine yaptığı kötülük, onun ikinci plana itilmesine, küçük düşürülmesine yol açar. Nitekim islam ülkesinde yaşayan kafirleri bazı konularda farklı davranmaya zorlarız.

Evlendireceği iki kızı olan bir veliden kızlardan biri istenildiğinde, veli ikisinden dilediğini seçip evlendirmede serbest midir, ya da birini tercih için bir sebep var mıdır, sorusuna şöyle cevap veririz: Faziletli olma ve ev­liliği isteme açılarından aynı derecedeyseler, veli dilediğini seçip evlendi-rebilir. Ya da aralarında kura çeker. Fazilet konusunda denk olup, biri da­ha istekli ise veli istekli olanı tercih eder. Faziletli olan pek istekli olmayıp kötü olan istekli ise bu durumda çeşitli ihtimaller söz konusudur. Benim kanaatime göre kötü kimseden sadır olabilecek iffetsizlikleri engellemek için onun tercih edilmesi gerekir. Zira faziletli kimseyi bu hali iffetsizlik­ten alıkoyar. Nitekim Hz. Peygamber (sav), bir başkasını daha çok sevdiği halde daha az sevdiği kimseye, Allah onu yüzü koyun ateşe atmasın diye ihsanda bulunurdu.93[94] Çünkü takva sahibi kimseyi, bu hali günaha girmek­ten alıkoyar. Günahkar kimsenin zulmü ise onu günaha ve azgınlığa sü­rükler.

16– Biri takva sahibi iyi, diğeri günahkar kötü olan iki köle sahibi azat et­me konusunda iyi olana öncelik verir. Çünkü iyi kimselere iyilik yapmak kö­tü kimselere iyilik yapmaktan daha faziletlidir. Yine kölelerden biri efendi­nin akrabası diğeri yabancı ise akraba olana öncelik verilir. Zira akrabanın azat edilmesinde hem azat etmenin maslahatı hem de akraba arası bağları güçlendirme vardır. Yabancı olan kölenin çok iyi, akraba olan kölenin ise gü­nahkar kötü bir kimse olması halinde yabancı köleye öncelik verilmesi tartış­malı bir konudur.

Azat etmek üzere köle satın almak isteyen kişinin; zor şartlar altında çok çalıştırılan köleyi, müreffeh bir hayat süren köleye tercih etmesi daha fazilet­lidir. Zira bir kimseyi hem kölelik zilletinden hem de zor şartlar altında ça­lışmaktan kurtarırsak, bir başkasını sadece kölelik zilletinden kurtarmaktan daha üstündür. Yine zor şartlar altında çalışan köleyi bu sıkıntıdan kurtar­mak için mülk edinmek üzere satın alan kişi sevaba nail olur. Zira kölenin maruz kaldığı bir mefsedeti izale etmiş olur. Bu ve benzen nice meseleler vardır ki zerre miktar iyilik içermeleri insanı sevaba nail kılar.

17– Aynı anda namus, can, mal ve bedenin bir uzvuna yönelik saldırı söz konusu olduğunda hepsinin birden korunması mümkün olursa hepsi koru­nur. Bu mümkün olmazsa; cana yönelik saldırının defi uzva yönelik saldırı­nın define, uzva yönelik saldırının defi namusa yönelik saldırının define, na­musa yönelik saldırının defi mala yönelik saldırının define, daha fazla mala yönelik saldırının defi de daha az mala yönelik saldırının define tercih edilir. Ancak fazla malın sahibinin zengin ve az olan malın sahibinin başka bir şe­yi olmayan fakir kimse olması durumu düşünülmesi gereken ihtilaflı bir ko­nudur.

Bu saldırılardan her birinin definden elde edilecek maslahatın farklı oldu­ğu açıktır. Uzva yönelik saldırının defi namusa yönelik saldırının definden önceliklidir demiştik. Zira bedenin bir uzvunun kaybedilmesi hayatın tama­men kaybedilmesine sebep olabilir. Canın korunması ise namusun korun­masından önceliklidir. Çünkü hayatın sona ermesiyle kaybedilen şey daha büyüktür.

18– insana yönelik saldırının defi hayvana yönelik saldırının definden ön­celiklidir.

Bu hususlarda, iki mefsedetten büyük olan izale edilip küçük olana ta­hammül edilir, kaidesi gereği acele etmek gerekir. Canın ya da uzuvlardan birinin yok olması mefsedeti namusa halel gelme mefsedetinden; namusa halel gelme mefsedeti, malın helak olması mefsedetinden; değerli malın he­lak olması mefsedeti, değersiz malın helak olması mefsedetinden; insanın öl­mesi mefsedeti, hayvanın ölmesi mefsedetinden daha büyüktür.

19– Devlet başkanlığı makamının boş olduğu bir dönemde, bu makama ehil iki kişi bulunsa ikisini birden görevlendirmek caiz olmaz. Zira bunların görüşlerindeki farklılıklar ülkeyi fesada sürükler, bundan ötürü bir çok mas­lahat kaybedilir. Maslahatların elde edilmesi ve mefsedetlerin izalesi husu­sunda kanaatleri örtüşmeyebilir. Bu durumda ümmetin maslahat ve mefse-detlere dair işleri dumura uğrar. Kamu görevine atanan kimseler ve belli bir şahıs için tayin olunan velilerin hepsinin görevi, hizmetle yükümlü oldukları kişilerin maslahatlarını temin ve onlardan mefsedetleri izale etmektir. Ni­tekim Musa (as) kardeşi Harun (as)’a şöyle demiştir: “Kavmimin başına geç, onların maslahatını temin et, fesada götürenlerin yoluna uyma”[95]

Devlet başkanlığına ehil olan iki kişi her açıdan birbirine denkse ikisinden birini seçme hususunda serbest kalırız. Seçilemeyen kişinin gücenmemesi için aralarında kura çekmek uygun olur. Şayet biri daha layıksa onun devlet başkanlığı kendiliğinden kesinleşir. Nitekim yukarıda maslahatlardan daha iyi olanının tercih edilmesinin en doğru yol olduğunu beyan etmiştik. Ancak daha ehil olan kişi insanlar tarafından sevilmiyor, ya da hakir görülüyorsa, ehil olan diğer kişi ise insaniar tarafından seviliyor ve yüceltiliyorsa, ikinci şahıs tercih edilir. Zira maslahatların elde edilmesi ve mefsedetlerin izalesi hususlarında ikinci şahsa itaat etme ve emirlerine uymada insanlar tereddüt etmezler. Dolayısıyla bu makama, sevilen kişi kendisinden nefret edilenden daha uygundur. Aksi taktirde diğer kamu görevlileri başkanın maslahatların elde edilmesi ve mefsedetlerin izalesi çerçevesindeki emirlerini yerine getir­mekte gevşek davranırlar. Bundan ötürü diğer şahıs bu makama daha uy­gundur.

20–  Hakimlik vazifesini yapacak iki kişi, her açıdan birbirine denk ise mümkünse her biri farklı bölgelere hakim olarak tayin edilir. Ancak hakim bulunmayan başka bölge yoksa ikisinden birini seçmede serbest kalınır. Ve­ya her biri ilgili beldenin bir kısmına hakim tayin edilir. Ya da devlet başkan­lığı meselesinde belirttiğimiz gibi aralarında kura çekilir.

21– Yetimlerin işlerini yürütme konusunda birden fazla ehil kimse bulu­nursa hakim, bu işi en iyi yapabilecek, yetimlerin maslahatına olan şeyleri en iyi bilen, en şefkatli ve en merhametli olanı seçer. Her açıdan eşitseler, hakim birini seçmekte serbest kalır. Hakimin velayet vazifesini her birine paylaştır­ması da mümkündür. Ancak bu durumda veliler arasında çekişme ve yetim­lerin maslahatlarına olan şeylerin temini ve mefsedetlerine olan şeylerin iza­lesi açısından eksikliğe sebebiyet verebilecek bir anlaşmazlık olmamalıdır. Zira velayet görevi az olduğu zaman velinin yetimlerin maslahatını temin ve onlardan mefsedetleri izale konusunda daha başarılı olduğu, görevin çok kolay olduğu durumlarda ise başarısız olduğu görülmektedir.

22– Ezan okumaya ehil birden çok kimse olup birbirlerine denk iseler, ara­larında kura çekeriz. Çünkü Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “in­sanlar ezan okuma ve namazı ilk safta kılmanın faziletini bilselerdi, kura çekmekten başka çare bulamasalar, kura çekerlerdi.”[96] Ancak güvenilirlik, insanların mahremiyetlerine halel getirmeme ezan vakitlerini bilme, güzel ses sahibi olma açılarından aralarında fark varsa bu açılardan en üstün ola­nı tercih etmemiz en doğru olandır. Çünkü bunun maslahatı daha çoktur. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim müslümanların işlerini üst­lenir de samimiyetle gereken gayreti göstermezse, o kişiye cennet haram olur.”[97]

23– Ordu komutanlığına, insanların en cesur, savaş teknik ve hilelerini en iyi bilen, zorluklara göğüs gerebilen ve orduyu en güzel şekilde yönlendire-bilen kimse atanır. Şayet bu vasıfları haiz birden fazla kişi varsa ve ordu bü­tün halinde tek bir yöne gidecekse devlet başkanı bu kişilerden birini seçme­de serbest kalır. Devlet başkanı, bu konudaki tercihinden ötürü bazı kimse­lerin ona karşı gelmemeleri için kura çekebilir. Şayet ordu bölükler halinde başka yönlere gidecekse, her bir komutan uygun bir bölüğün başına tayin edilir.

Kamu görevleri konusunda ölçü şudur; maslahatların temini ve mefse-detlerin izalesi konusunda insanların en kabiliyetli olanları bu makamlara atanır, ilgili görevin temel rükün ve şartlarını en iyi yerine getiren, sünnet ve adaplarını en iyi yerine getirene tercih edilir.

Imamlık konusunda fıkıh ilmini bilen, güzel Kur’an okuyana; fıkıh ilmini en iyi bilen, Kur’anı en güzel okuyana tercih edilir. Zira fakih, namazın rü­kün ve şartlarını ortadan kaldıran ve namazı bozan şeyleri en iyi bilen kimsedir, imamlık konusunda ayrıca takva sahibi olan tercih edilir. Zira kişinin takvası, onu namazın rükün, şart ve sünnetlerini en iyi şekilde yerine getir­meye teşvik eder. Bu da namazın maslahatının en iyi şekilde elde edilmesi demektir. Bazı mezhep alimlerimiz, elbisenin temizliğini de imamlık konu­sunda tercih sebebi yapmışlardır. Çünkü görünüşte üzerinde pislik olmayan kimseler çoğunlukla manen de pislik taşımayan kimselerdir. Namazın şart­larına uygunluk açısından en sağlam durum da budur. Yine bazılarına göre gözleri gören, kör olana tercih edilir. Zira o, körün göremediği pislikleri gör­me imkanına sahiptir. Dolayısıyla namazın sıhhati için sakınılması şart olan pisliklerden daha çok sakınır. Körün herhalükarda gözlerim haramdan sa­kınmış olmasına gelince, bu namazın sıhhati için şart değildir.

Cenazenin yıkanması, kefenlenmesi, taşınması ve defnedilmesi hususla­rında ölünün yakınlarına öncelik verilir. Çünkü yakınların ölüye olan şefkat­leri onları tüm bu vazifeleri en mükemmel şekilde yapmaya yönlendirir. Bu vazifelerin yerine getirilmesinde ölünün babası, çocuklarına tercih edilir. Zi­ra babanın şefkati daha fazladır. Bundan dolayı cenaze namazında imamlık sözkonusu olunca ölünün en yakını diğer insanlara tercih edilir. Çünkü ce­naze namazından maksat ölü için şefaat dilemektir. Ölünün yakını, aşırı şef­kat ve hüznü sebebiyle yabancı birisine nazaran daha fazla ve içtenlikle dua edecektir.

Çocukların bakımı hususunda hem bu işi daha iyi bilmeleri hem de ço­cuklara karşı aşırı şefkatleri hasebiyle anneler babalara tercih edilir. Çocuğun bakımını üstlenme konusunda birbirine denk birden fazla kadın olursa, ara­larında kura çekilebileceği gibi birinin tercih edilmesi de mümkündür. An­cak kura çekilmesi daha münasiptir.

Deli ve çocukların mallarını gözetme, çocukları eğitme, onlara meslek edindirme, bir zanaati öğretme konularında ise babalar annelere tercih edi­lir. Zira babalar hem bu işler için daha uygundur hem de bu işleri daha iyi bilirler.

Nikah velayetinde de akrabalar, yönetici ve hakimlere tercih edilir. Akra­balar içinden de baba, dede gibi en yakın olan tercih edilir. Birden fazla er­kek kardeş ya da birden fazla amcanın bulunması gibi nikah için velayette birden fazla kişi aynı derecede bulunursa kadın için en uygun olan, yaşı en büyük, bu işi en iyi bilen ve en faziletli olanını veli olarak seçmesidir. Zira di­ğerini seçmesi daha faziletli ve tecrübeli olanın kalbini kırar. Üstelik daha fa­ziletli ve tecrübeli olanı seçmesi kendi maslahatınadır. Hepsinin velayetini kabul etmesi de caizdir. Zira nikahtan beklenen maslahatın elde edilmesi açı­sından denktirler. Hepsinin velayetini kabul etmesi halinde doğru olan on­ların kendi aralarında en uygun olanı seçmeleridir, içlerinden birini seçe­mezler ve akitte kimin veli olacağında ihtilafa düşerlerse, birbirlerine denk oldukları için aralarında kura çekilir. İnsanoğlu kendisine denk birinin ter­cih edilmesini gurur meselesi yapar. Ama kendisinden daha hayırlı birisinin tercih edilmesinde böyle bir durum söz konusu olmaz. Dolayısıyla en doğru olan en faziletli olanın akitte veli yapılmasıdır.

Aynı şekilde baba mal ve nikah konusunda diğer erkek akrabalara tercih edilir. Dede de diğer vasi, idareci ve hakimlere tercih edilir. Vasiler de (vasi tayin edilebilecek erkek akrabalardan biri) hakimlere tercih edilir. Bu nokta­da neseb bakımından en yakın olan önceliklidir. Zira onların şefkati daha çoktur ve bu şefkat onları ilgili kimse için maslahatın temini ve mefsedetin izalesi noktasında azami derecede itina göstermeye sevkeder.

Devlet başkanlarının, ellerindeki imkanları kullanırken maslahatı en faz­la olanı temin ve mefsedeti en fazla olanı izale etmeleri gerekir.

Izzeddin Ibn Abdüsselam – Islami Hükümlerin Esas ve Hikmetleri,syf.95-109

[82] Zümer 17, 18

[83] Zümer 55

[84] Araf 145

[85] Zümer 53

[86] Enfal 38

[87] Umrenin farz oluşu Şafiî mezhebine göredir

[88] Buhari,Rikak,kitabu’t-tevazu, n/340-341

[89] İbn Mace, Taharet, Babu’I-muhaf a/ati ale’l-vudû, 1/102

[90] İbn Mace, et-Taharetü, 1 /102

[91] Nahl 90

[92] Buhari, Nafakat, 9/507

[93] Bakara 233

[94] Buharı, İman, 1/79; Müslim, İman, 1/132

[95] A’mf 142

[96] Buhari, Ezan, 2/96

[97] Buharı, Ahkam, 13/126; Müslim, İmare, 3/1460

Ilimdunyasi.com

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*