Malumat,Bilgi,Bilinç ve Duruş

Soru açıktır. Bilgi nedir ve hangi bilgi bizi doğru bir bilince ve duruşa yöneltir?

öncelikle, bilginin mahiyetine ve kavramsal çerçevesine bir açıklık getirmek gerekiyor. Genellikle düşülen hata, bilginin, elde edilmesi gereken dışsal bir potansiyel olduğu varsayımıdır. Bu görüşe göre bilgi, dışımızda varolan nesnel bir şeydir; biz onu elde ederek evrendeki gerçekliği kavrar ve bize lazım olacak bir donanım kazanırız. Bilginin mekanik bir zihnî alışveriş sürecinin nesnesi olarak görülmesi, insanın en ayırt edici vasıflarından biri olan varlığı ile bilgisi arasında ilişki kurabilme kabiliyetini yok saymak ve bilgiyi faydalanmak için kullanılan bir malumatlar toplamına indirgemek anlamına gelir.

O zaman malumat, bilgi, bilinç ve duruş arasındaki ilişkiyi birlikte bir gözden geçirelim. Malumat, epistemolojik hammad­dedir; bilgi ise, içselleştirilmiş malumattır. Bir malumatın zihin­de yer etmiş olması, onu bilgi hâline dönüştürmez. Eğer o malu­mat manzumesi akletme sürecinin yapı taşlarından birisi hâline gelmişse ve kişiyi gerçekliğe götüren ya da hakikate ulaştıran bir zihnî yolun önünü açmışsa gerçek anlamda bilgi olmuş olur.

Dikkatini bir önceki cümlede kullandığım bir kavrama çekmek isterim: akledebilmek Bilmelisin ki insanoğlu malumat toplaya- bilme ve yayabilme özelliği dolayısıyla değil, akledebilme özelliği dolayısıyla eşref-i mahlûkattır. “Bilgi içselleştirilmiş malumattır” derken kastettiğimiz de tam olarak şu: malumatı aklederek bilgi­ye dönüştürmek. İçselleştirme, gelen ya da ulaşılan bir malumatın akli süreçlerden geçerek öznenin zihninin bir yapı taşı hâline gel­mesidir, yani, zihnî bir irade kullanımıdır.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bizi “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” diye uyarırken malumat sahibi olmayı kastetmiyor, ak­lederek bilgi sahibi olmayı kastediyor:

De ki Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!’ Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür (Zümer 39/9),

Ayet açık bir şekilde, bilmekle bilmemek arasındaki farkı ancak akıl sahiplerinin anlayabileceğini söylüyor. Akıl sahibi olmak, nimetini kendi zatının bir parçası olarak özgür ve özgün bir şekilde kullanabilmek demektir. Başkasının ak­lıyla hareket edenler ya da kendi aklını kullanmaksızın başkasının aklına tâbi olanlar gerçek anlamda akıl sahibi olamazlar. Gerçekten bilmek ya da bilgi sahibi olmak için, önce akıl sahibi olmak gerekir.

Burada ince bir ayrıma dikkatini çekmek isterim. Başkasının ürettiği bir bilgiyi alıp kendi akıl süzgecinden geçirerek benimse­yebilirsin, ancak kendi aklından soyutlanarak başka bir akla tes­lim olduğunda akıl sahibi olma niteliğini de kaybedersin.

Unutma, bilginin aktarımı ve türevi olur ama aklın asla türevi olmaz. Türevleşen bir akıl, akıl olma niteliğini kaybeder. Kimse aklın türevine itibar etmez, aslına bakar. “Türevleşen akıl ile kas­tettiğimiz, başka bir aklın ürünü olan bilgi, yorum veya yargıyı, tahkik etmeksizin, yani kendi aklını kullanmaksızın körü körüne bir taklit ile almandır.

Gerçek imanın tahkiki iman olmasının sebebi de budur. Tahkiki iman, akledebilen, yani akıl sahibi olan bir zatın/özne- nin imanıdır. Başkasının aklıyla taklidi olarak iman edenlerin imanı, yine bir başka akıl tarafından sarsılabilir, ama kendi aklıy­la iman edenlerin imam, zihnî süreçlerle tahkim edilmiş olduğu için muhkem ve kavidir. İlkini elde etmek kolay, korumak zordur; İkincisini ise elde etmek zor ve çileli ama korumak -insan zihniyle bütünleştiği için- doğal ve kolaydır.

Tahkiki imanın temelini oluşturan bilgi, akıl ürünüdür, irade ürünüdür; en önemlisi de emek ve çile ürünüdür. Elde edilmesi daha zor görünebilir; ama elde edildiğinde bütün diğer nesne ve olgulara anlam katan, öznenin şahsiyeti ile bütünleşmiş bir bilinç hâline dönüşür.

Tahkiki iman, ancak ve ancak akledebilen özgür ve özgün zihinlerin eseri olabilir. 1890 tarihli Osmanlıca-İngilizce sözlük ehl-i tahkiki öyle güzel tercüme etmiş ki tam da gerçeklik ile bilgi arasındaki ilişki ortaya konuyor: A person who minutely ascertain the verities, a man of exact science12 (dakik bir şekilde gerçeklikleri ortaya koyan kişi, kesin/kati bilimin insanı).

Tahkik, hak, hakikat, tahakkuk ve hukuk kavramlarının aynı kökten geldiğini de unutma.13

Hakikat, bilgi ile gerçekliğin buluşması;

Tahkik, bu buluşmaya giden bilgi yöntemi;

Hak, bu buluşmanın eyleme dönüşmesi;

Hukuk, adalet bilgisinin doğru bir yöntemle uygulamaya konmasıdır.

Aynca unutma ki el-Hakk Allah’ın güzel isimlerinden biri­sidir. Gördüğün gibi bu kavram etrafında varlık, bilgi ve değer düzlemleri -felsefi deyişle ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik düzlemler- içiçe geçerek bir zihniyet bütünlüğü oluşturuyor. Seni hakikate götürmeyen bir malumat bilgi niteliği kazanmadığı gibi, seni hakka, yani erdeme ve adalete götürmeyen bir bilgi de değer boyutundan yoksun kalır.

Unutma, kadim kültürde vurgulandığı üzere ‘‘Bilgi erdem­dir”; ancak burada zikredilen bilgi, aktarılan herhangi bir ma­lumat değil, aklınla ve iradenle kendinin kıldığın zihinsel yapı­taşıdır.

Bu çerçevede diyebiliriz ki bilginin öncülü varlıktır; sonucu ise değerdir. Bilgi, senin varlığının parçası kılınmış olan aklın, diğer varlıklar ve varoluşlar hakkında ulaştığı epistemolojik bir sonuç­tur. Değer ise bu bilginin bilince dönüşerek bir davranış üretecek şekilde sosyalleşmesidir. Dolayısıyla bilgi varlıktan, değer ise bilgiden kaynaklanır.

O zaman özetle diyebiliriz ki,

İçselleştirilmiş malumat, bilgi;

Özümsenmiş, yani öznenin özünden kılınmış bilgi, bilinç;

Davranışsal eyleme dönüşmüş bilinç ise duruştur.

Bunu bu ilişkiler silsilesini bir şema ile gösterelim ki zihninde daha iyi yer etsin

Malumat — » Bilgi —- > Bilinç—- >Duruş

\          /        \       \          /        \

Ahmet Davudoğlu – Duruş,syf.149,151

12 Redhouse, A Turkish-English Lexicon, s. 508.

13 Hakikat-bilgi ilişkisi için bkz.Kocabaş,İslam’da Bilginin Temelleri;Kocabaş, İfadelerin Gramatik Ayırımı.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir