Mahremiyete Hayır!

Devrimler veya inkılâplar… Kiminin sekseninci, kiminin doksanıncı yılındayız… Fakat hâlâ oturup dosdoğru konuşamıyoruz. Neden?

Türkiye, Cumhuriyet’ten sonra zecrî bir yola sokuldu. Bin yıldır hıristiyanlık için, emperyalist batı için tehdit teşkil eden, devlet olarak varlığı ile tehlikeli görülen bir halkın mukavemetini ortadan kaldırmaya yönelik operasyonlardı bunlar. 

Kılık kıyafetten, toplumu ayakta tutan kurumlardan, yazıya, dile, mûsıkîye kadar uzanan “devrim”ler!..

Bin yılı müslüman olarak yaşamıştık, şimdi müslüman olmayarak var olmayı denememiz dayatılıyordu. Bu tecrübe kan, can pahasına yaşandı. İtibar sıralaması kısa sürede ters yüz edildi. Kendi devletimizi kendi elimizle yıktık, kendi medeniyetimizi kendi ellerimizle yok etmeye yürüdük…

20. Yüzyılda Türkler hariç hangi köklü toplum alfabesini değiştirdi? Yani 20. Yüzyılda hangi millet kütüphanesini sıfırladı? 

“Efendim okur yazarlık oranımız zor öğrenilen eski yazıdan ötürü düşüktü!”

İran eski yazıyla senden daha fazla okur yazarlık oranına sahip!

Dilimize arapça farsça karıştı! 

Bak İngilizin diline: Sadece yüzde 25’i “öz ingilizce!” Latince, fransızca ağırlıklı bir dil. 72.5 milletin dilinden kelime almış bir dünya dili…

Kültürü, hayatı, insanı değiştirmek… Bunu zor kullanarak yapmak. 

Ne insanımızı ayakta tutuyor, güç veriyorsa, onu yok etmek… 

“Sana şapka giydirmekle kalmayacağım, her şeyini değiştireceğim.”

Tabii açıkça din değiştirmek dayatılmadı. Fakat, dinin hayata yönelik bütün yönleri baskı altına alındı. 

“Mahremiyetle mücadele”, Cumhuriyet’in en önemli açık veya gizli yürütülen savaşı idi. Örtünme mademki dinin emri, öyleyse tersi yapılmalı! Kadınların açılması, zaman zaman peçe-çarşaf yırtmaktan öte uygulamalarla sağlanmaya çalışıldı. 1930’lardaki güzellik kraliçesi seçimlerinin arkaplanında bu vardı. Kadınları denize sokmak için sürdürülen propagandanın gerisindeki de bundan başka bir şey değildi. 

Örtünmek değil, soyunmak… Siyaset bu idi. Seksen sene önce, hafta tatili cuma idi… Gazeteler yaz aylarında cuma günü mayo ile denize giren kadınların resimlerini yayınlayarak mahremiyetle mücadeleye katkıda bulunuyordu! 

Denize girmenin, yanmanın şifasına inandırıldık. Oysa tıp güneşin hiç de o kadar masum olmadığını söylüyor. Ondan yararlanmak illlede çıplak olmayı gerektirmiyor!

Türkiye’de denize girmenin, “deniz hamamı”nın tarihi neredeyse bir asırlık. Tabii olarak, denize erkeklerle kadınlar ayrı ayrı giriyorlardı. Kadınlar için ayrı deniz hamamları vardı. Henüz “plaj” kelimesi bilinmiyordu. Şimdi plaj da unutulmak üzere yaşasın beach!

Deniz mevsiminde, kadınlara mahsus alanlar hep oldu. 28 Şubat, kadınlara mahsus alanları yok etti. Yani mahremiyeti seçmeniz imkânsız kılındı. Buna karşı tesettür mayoları üretildi. Fakat bu da açıklar plajında hoş karşılanmadı. Polise intikal eden veya etmeyen nice vak’alar yaşandı. Şimdi belediyeler, bazı oteller, hanımlara mahsus deniz, havuz alanları açıyor. 

Vay efendim! Nasıl olur!

Neden olmasın? Seni oraya gitmeye zorlayan mı var?

Yani şu demek isteniyor: Mahremiyete hayır!

“Seni göreceğim!” Yetmez: “Sana göstereceğim!” Devrimiz, bir teşhircilik devri. “Özçekim” diye türkçeleştirilen furya, işte buna dayanıyor. Sosyal medyada bir iki adım atmanız yeter, kim neresini nasıl göstermiş!

Mahremiyetle mücadele insanî varlığımızı tarümar etme mücadelesidir. Hadleri yok sayma, insanları sürüleştirme mücadelesidir. 

D.Mehmet Doğan – Yeni Akit – 26.8.2014

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*