M.İslamoğlu ve Hızır

M.İslamoğlu ve HızırDaha Hz. Musa’nın ismini doğru telaffuz edemeyen İslamoğlu (Musa bin İmran yerine İmran bin Musa diyor)”Hızır Hurafesinden Kurtulma Zamanı Gelmedi mi” başlıklı videoda (bkz : http://www.youtube.com/watch?v=TLNC57l_Tsk ) Hz. Hızır telakkisini bize yansıtan ve son iki yazımızda ismi geçen bir çok ulemayı “bizi avutanlara prim vermeyelim” tavsiyesiyle engellemeyi önermektedir..İmam Nevevi, İmam Kurtubi , İmam Gazali,Beyhaki, Hakim , gibilere prim vermeyip te kime prim vermeliy mişiz? Tabi ki Hz. Hızır’ın Melek miydi insan mıydı problemini çözememiş kıssanın gerçek miydi mesel miydi sorusunda debelenen yüce cenaplarına …

Ne diyelim ..İslamoğlu bu tahrik edici ve tahrip edici üslubuyla kendine yakışanı yapmıştır..

Bir diğer sohbetinde ise mesel mi gerçek mi sorusuna sembolikti diyerek yanıt bularak sihirli “sembolizasyon” çubuğunu ayete değdirerek aklın ve garbın nazarında problemli ve izahı zor duran (bize göre hiçbir sıkıntı yok ) ayetleri hakikat mertebesinden sembolik, hayali aleme indirgemiştir..(1)

Ah şu indirgemeci akıl! Sana kim dedi ki o kıssadakiler semboldür? Nereden aldın o ilmi? Yoksa inkar ettiğiniz Ledünniyattan mı?

Zımnen , Kehf suresinde bir kul olarak verilen kişinin Hz. Hızır olduğunu söyleyen tüm ehl-i sünnet ulemasını edebe mugayir davranmakla suçlaması ise ilminin ne ledünni ne de dini olmadığının kanıtı gibi duruyor..Kur’an sadece sana/senin için inmedi sayın İslamoğlu..

Kıssadaki kulu Hz. Hızır olarak veren ve Ehl-i Kuran olan bunca alimi edepsizlikle itham etmek yakışık almaz..

İlgili hadis şu kaynaklarda geçmektedir:

Buhari, Tefsir, Kehf 2, 3, 4, İlm 16, 19, 44, Icare 7, Surut 12, Bed’u’l-Halk 11, Enbiya 27, Tevhid 31; Muslim, Fedail 170, (2380); Tirmizi, Tefsir, Kehf, (3148); Ebu Davud, Sunnet 17, (4705, 4706, 4707). (2)

Bu duruma göre Buhari, Müslim başta tüm ehl-i hadis ve tüm müfessirler kısacası tüm ehl-i sünnet bu hadise inanmakla edebe mugayir bir tavır içine girmiş oluyorlar..Bu piyasada tek ayakta kalanın ise İslamoğlu olmasına şaşmamak lazım.

Hadisin Buhari’deki vechine bakalım:

247- …Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir: Bizler, kendi evinde İbn Abbâs’ın yanında bulunuyorduk. O:

— Bana sorunuz, dediği zaman ben:

— Ya Ebâ Abbas! Allah beni sana feda etsin. Kûfe’de halka va’z ve haberler anlatan hikayeci bir adam var, ona Nevf deniliyor. İşte o zat, Hızır’ın sahibi olan Mûsâ, îsrâîl oğulları’nın Musa’sı değildir diye söylüyor, dedim.

İbnu Cureyc dedi ki: Amr ibnu Dînâr’a gelince, o da Saîd’den yaptığı tahdîsinde bana şöyle dedi: İbn Abbas:

— Allah’ın düşmanı olan o Nevf yalan söylemiştir, dedi. Ya’lâ ibn Müslim ise yine Saîd’den yaptığı tahdîsinde bana şöyle

dedi: İbn Abbas şöyle dedi:

— Bana Ubeyy ibn Ka’b tahdîs edip şöyle dedi: Rasûlullah (S): “Allah ‘in rasûlü olan o Mûsâ aleyhis-selâm bir gün kavmine tesirli bir va’z ve Allah’ın ibretli günlerini hatırlatma yaptı, nihayet bu va’zın te’sîrînden gözler yaş akıtıp kalpler incelince, Mûsâ eski hâline döndü. Bu sırada bir adam kendisine erişti de:

— Yâ Rasûlallah, yeryüzünde senden daha âlim bir kimse var mı? diye sordu.

Mûsâ:

— Hayır yoktur, dedi.

Mûsâ âlimliği Allah’a döndürmediği için Allah onu azarladı.

Kendisine Allah tarafından:

— Evet, senden âlim vardır! denildi.

Mûsâ:

— Yâ Rabb! O daha âlim kul nerededir? diye sordu.

Allah:

— İki denizin birleştiği yerdedir, diye cevâp verdi.

Mûsâ:

— Yâ Rabb, benim için bir alâmet yap da onun sayesinde bu âlim zâtı bileyim, dedi.”

İbn Cureyc dedi ki: Amr ibnu Dînâr bana şöyle söyledi: “Bu mekân üzerindeki alâmet, balığın senden ayrıldığı yerdir (sen orada o zata kavuşursun), dedi.”

Ya’lâ ibn Müslim ise bana şöyle söyledi: “Kendisine ruh üfürülecek haysiyette ölü bir balık al, dedi. Mûsâ bir balık aldı, akabinde onu bir zenbîl içine koydu ve genç hizmetçisine:

— Ben seni ancak sununla mükellef tutuyorum: Bu balığın senden ayrılacağı yeri bana haber vereceksin, dedi.

O genç de:

— Sen beni çok bir şeyle mükellef kılmadın, dedi.”

İşte bu zikri ulu olan Allah’ın “Ve iz kaale Mûsâ ti-fetâhu… – Bir zaman Mûsâ genç adamı Yûşâ ibn Nûn’a şöyle demişti… “(Âyet:60)

kavlidir.

İbn Cureyc dedi ki: Genç adamın ismini söylemek Saîd ibn Cureyc tarafından değildir. Dedi ki: “Mûsâ bir kayanın gölgesinde, nemli bir toprakta istirahatte bulunduğu sırada birden o balık zenbîlin içinde debelenip hareket etti. Mûsâ ise uyuyordu. Genç adamı kendi kendine:

— Ben Musa’yı uyandırmam, dedi.

Nihayet Mûsâ kendiliğinden uyandığı zaman ise hadiseyi Mûsâ’ya haber vermeyi unuttu. Balık debelenip hareket etmiş ve sonunda denize girmişti. Allah da o balıktan suyun akışını tutmuş, hatta balığın su içindeki izi taş içinde gibi olmuştu.”

İbn Cureyc dedi ki: Amr ibnu Dînâr bana işte böyle “Sanki balığın izi bir taş içinde gibiydi” şeklinde söyledi ve iki baş parmakları arasıyla onlardan sonra gelen iki parmaklan arasını (yani orta parmak ve ondan sonraki parmak arasını) halka yapıp gösterdi…

“… Mûsâ genç adamına: Kuşluk vakti yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan and olsun yorgun düştük, dedi” (Ayet: 62).

“Musa’nın genç adamı Musa’ya:

— Allah senden yorgunluğu kessin! dedi.”

İbn Cureyc: Bu dua cümlesi Saîd ibn Cubeyr’den değildir, demiştir.

“Mûsâ, Yûşâ’ya balığın debelenmesi ve kaybolması kıssasının Hızır’ın bulunduğu yerin alâmeti olduğunu haber verince, ikisi beraber geldikleri yol üzerinde geriye döndüler, nihayet o kayaya ulaştıklarında orada Hızır’ı buldular.”

İbn Cureyc dedi ki: Osman ibn Ebî Süleyman bana: “Denizin ortasında yeşil bir kadife yaygı üzerinde” şeklinde söyledi.

Saîd ibn Cubeyr yine geçen senedle şöyle dedi: “Onu kendi elbisesiyle örtünmüş, elbisenin bir tarafını ayaklarının altına, bir tarafını da başının altına koymuş olarak buldu. Mûsâ ona selâm verdi. O hemen yüzünden örtüyü açtı ve:

— Benim toprağımda selâm mı? Sen kimsin? dedi. Mûsâ:

— Ben Musa’yım, dedi. Hızır:

— isrâîl oğulları’nın Musa’sı mı? dedi. Mûsâ:

— Evet o, dedi. Hızır:

— Hâlin nedir, ne istiyorsun? dedi. Musa:

— Sana öğretilen rüşdden bana da öğretmen için geldim, dedi. Hızır:

— Tevrat’ın senin elinde olması ve sana vahy gelmekte bulunması sana kâfi gelmiyor mu? Yâ Mûsâ! Bende bir ilim var ki onu senin bilmen yaraşmaz, sende de öyle bir ilim vardır ki benim de onu bilmekliğim lâyık olmaz, dedi.

Bu sırada bir kuş gagasıyla denizden su aldı. Hızır yine:

— Vallahi benim ilmim ile senin ilmin, Allah’ın ilminin yanında ancak şu kuşun gagasıyla denizden aldığı gibidir, dedi.

Nihayet bir gemiye bindikleri zaman, bu sahilin ahalisini diğer sahile taşımakta olan birçok küçük gemiler buldular. Gemi sahihleri Hızır’ı tanıdılar da:

— O Allah’ın iyi bir kuludur, dediler.”

(Belki Ya’lâ ibn Müslim) dedi ki: Biz Saîd ibn Cubeyr’e: O Hadır (Hızır) mıdır? dedik. O: Evet o Hadır’dır, biz onu ücretle taşımayız, diye söyledi.

“Geminin levhalarından birini keserle sökmek suretiyle gemiyi deldi de, o söktüğü levhanın yerine bir kazık soktu. Mûsâ ona:

— Sen onun insanlarını suda boğmak için mi gemiyi deldin? Yemin olsun sen büyük bir iş yaptın, dedi.”

Mucâhid “İmrân” sözü hakkında: “Büyük” ma’nâsınadır, dedi. “Hızır da ona:

— Ben sana, benim beraberimde sen asla sabredemezsin demedim mi?”

Birincisi (Mûsâ tarafından) bir unutma oldu. Ortası ise (eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam., demesinden dolayı) bir şart; üçüncüsü ise (isteseydin elbette bir ücret alırdın demiş olduğu için) bir kasıd olmuştur.

“Mûsâ:

— Unuttuğum şeyden dolayı beni muâhaze etme ve bana şu arkadaşlık işinde güçlük gösterme, dedi.

Sonra bir oğlan çocuğu ile karşılaştılar. Hızır hemen onu öldürdü.”

Ya’lâ ibn Müslim, geçen senetle dedi ki: Saîd ibn Cubeyr şöyle dedi: “Hızır oynamakta olan birçok oğlanlar buldu da onlardan kâfir ve zeki birini yakaladı, onu yere yatırdıktan sonra bıçakla kesti. Mûsâ (evvelkinden daha şiddetle reddederek):

— Sen tertemiz, günah işlememiş ve bir can mukabili de olmayan bir canı öldürdün mü? dedi.”

İbn Abbas bu kelimeyi “Zekiyyeten, zâkiyeten müslimeten” şeklinde okur idi. Bu senin “Gulâmen zâkiyen” sözün gibidir.

“Onlar yine gittiler ve yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır o duvarı doğrulttu.”

Saîd ibn Cubeyr, Amr ibn Dinar’dan olmak üzere: “Hızır o duvarı eliyle doğrulttu” dedi de, kendi elini şöyle yukarı kaldırıp duvarın dümdüz olduğunu gösterdi.

Ya’lâ ibn Müslim: Ben Saîd ibn Cubeyr’in: “Hızır o duvara eliyle dokundu da duvar dümdüz oldu” dediğini sanıyorum, dedi.

“Mûsâ Hızır’a:

— Eğer isteseydin muhakkak bu duvarı doğrultma karşılığında bir ücret alırdın, dedi.”

Saîd: “Kendisiyle yemek yiyebileceğimiz bir ücret alırdın ” dedi. “Onların arkalarında”, “Onların önlerinde” demektir. İbn Abbâs böyle “Onların önlerinde bir hükümdar vardı” şeklinde okudu.

İbn Cureyc dedi ki: Saîd ibn Cubeyr’den başkaları, o gemileri zorla alan melikin ismi Huded ibnu Buded olduğunu, öldürülen o çocuğun isminin de Ceysûr olduğunu iddia ediyorlar.

“Her sağlam gemiyi zorla alan bir melik vardı. İşte ben, gemi o hükümdara uğradığı zaman ayıplı olmasından dolayı onu terk etmesini istedim. Gemiciler o hükümdarı geçtikleri zaman, bu delik gemiyi iyileştirdiler ve onunla faydalandılar (gemi ellerinde kaldı).

Râvîlerden kimi “O deliği karûre (yani cam) ile kapattılar”, dedi; kimi de “Zift ile kapattılar” dedi.

“O öldürülen çocuğun ana-babası iki mü’min idiler; çocuk ise

kâfir idi. Biz o mü’min ana-babayı bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden, çocuk sevgisinin onları, o çocuğun dini üzere ona mutâbaat etmelerinden endişe ettik. İstedik ki, onların Rabb’i bunun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınım versin. Hızır bunu Musa’nın:

— Sen tertemiz bir nefsi mi öldürdün? sözüne münasip olarak söyledi.”

“Merhametçe daha yakını”, yânî ana-baba, Allah’ın ihsan edeceği çocukla, Hızır’ın öldürdüğü evvelki çocuktan daha fazla merhamete nail olacaklar manasındadır.

Saîd ibn Cubeyr’den başkası: O ana-babaya, öldürülenin yerine bir kız çocuğu verildi, dedi. Dâvûd ibn Ebî Asim ise birden fazla râvîden: O bir kız çocuğudur, diye söyledi (meşhur olan da budur). (Buhari, Tefsir 197. bab)

*

Tenkit: İslamoğlu, hadisten Hz. Musa’nın ‘benden daha alim olanı yok’ kısmını alıp kıssadaki ana karakterlerin Hz. Musa ve Hızır olarak verilmesine itiraz etmesi bu klasmandaki kişilerin sürekli olarak başvurduğu tam bir seçmecilik örneğidir..Bunun yerine mealcilerin toptan redleri daha tutarlı bir yol gibi duruyor..Akıl ve fikir makasıyla gelişigüzel budamalar yaparak hadis naklini ve kabulünü size  kim öğütledi?

Ayrıca ilk videoda “o Hızır olduğuna dair rivayetlerin hiç bir sıhhati yoktur” iddiasında bulunurken gözünün içine bakan Buhari hadisini sıhhatli olarak algılamadığını tespit edebiliriz..İslamoğlu Hz. Hızır’ın sağ olup olmadığı yönündeki zayıf hadisleri buradaki Hz. Musa ve Hızır kıssasını anlatan sahih hadisleri karıştırmış olmalı ki bu şekil ilginç iddialara giriyor..

*

Tenkit: İslamoğlu Hızır’ın bazı kişilerin yardımına gelmesi ihtimalini “eğer yardıma koşulacaksa şunlara şunlara yardım etmeliydi” diyerek negatifliyor..Onun bu diyalektiği/cerbezesi , Allah’ın kullarına yardım ve lütufları olabileceğini söyleyen bir müslümana (örneğin Bedir’de meleklerin inmesi gibi somut örnekler eşliğinde) Allah’ın bir koruması ve yardımı olsa idi Karmatiler’e karşı kendi evini (Kabe) , Uhud’taki müşriklere karşı kendi Nebisini , IŞİD militanlarına karşı masum kullarını v.s. korurdu diyen Ateistin mantığıyla aynı “lob”tan çıkmadır…İmtihan sırrını , mücadele ve mübareze kanununu ve bu dünyanın ücret yeri değil hizmet yeri olduğu gibi ilkeleri unutmuşa benziyor..

(1) http://www.youtube.com/watch?v=by69H63dkko

(2) http://www.kuranikerim.com/kutubi-sitte/700.html

 

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/06/islamoglu-ve-hzr.html

 

Gelen arama terimleri:

  • musa hızır kıssası mustafa islamoğlu
  • musa salih zat mustafa islamoğlu

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*