Kurum – Kamu ilişkileri ve Anlaşmazlık Perdesi

4.2.1.  

Modernizmin anahtar kavramlarının başında rasyonalizasyon gelmektedir. Onlara göre eski toplumun tümüne nüfuz eden gelenekler rasyonel değildi ve onların yerini akla uygun olarak kurulacak yapılar almalı, geleneğin işlevlerini kurumlar üstlen­meliydi. Ayıp, günah, haram gibi bireyi içten kuşatan mekaniz­malar; hem bireyin özgürlüğünün ve self-aktüalizasyonunun önündeki engellerdi hem de toplumun gelişmesi ve ilerlemesi­ne set çekiyordu. Dolayısıyla bu mekanizmalar önce dışsallaştı­rılarak somutlaştırılmalı ve rasyonellikleri ölçülebilmeli, sonra da onlara geleneklerin işlevleri yüklenmeli ve bu mekanizmala­rın işlevselliklerine süreklilik kazandırabilmek için de onlar ku- rumsallaştırılmalıydı.

Modernizmin bu ülküsü, hemen her alanda bireyin çepe­çevre kuşatılması sonucunu doğurmuştur. Özgürlük vaadi ile bi­reysel- toplumsal yaşama giren kurumlar, geleneklerden daha keskin ve acımasız egemenlik alanları oluşturmaya başlamışlar ve bireylerin özgürlük alanlarını büsbütün kısıtlamışlardır. Da­ha da önemlisi, kurumsal hegemonya, toplum içindeki belirli kişi ve grupların özel çıkarlarını güvenceleyen baskı kaynakla­rı halini almıştır. Üstelik bazı kurumların bireysel değer ve top­lumsal kültürle uyuşmazlık, hatta çatışma içinde olması, onları (Mertonun betimlediği haliyle) “dysfunctionj hale getirmiş; hem kamuların kurumlara uyumsuzluğunu arttırmış hem de “suçlu” yaftası yapıştırarak kurumların kamularını daha çok sıkıştırma­sına neden olmuştur.

Öte yandan eski toplumda birey, herhangi bir somut ölçüt olmadığı için soyut gelenekleri sorgulama olanağına sahip değil­ken, elle tutulur gözle görülür modern kurumlan müşahade al­tında tutabilmektedir. Sözgelimi; onu hapseden hakimdir, eme­ğini sömüren patrondur, sayesinde saltanat süren politikacıdır, istila eden emperyalisttir, özel çıkarlarını genel çıkar diye daya­tıp onu evrensel değer diye yutturan ve egemenlik hakkına sa­hip olduğunu iddia eden menfaatperesttir v.s.

Kurum – kamu ayrışma hatta çatışmalarının yanı sıra moder­nizasyon, siyasal ve ekonomik alandaki biçimsel örgütlenmelerle, halkı modernize etmeyi ideolojik bir heves olarak benimsemiştir. Buna göre halk, ideal toplum ve ideal birey tipolojilerine uygun bir biçimde ve “nesnel gerçeklik” ışığında değiştirilip dönüştü­rülmeli; muhtelif, muhtemel ve potansiyel direnç noktaları ber­taraf edilmelidir. Birey ve toplumların “nesnel gerçek” tasavvu­runa kurban edilmesine yol açacak aşırılıklara kapı aralayan bu yaklaşım, kurum – kamu çatışmalarını büsbütün alevlendirmiştir.

Kısacası kurumlar nezdinde kamuların, kamular nezdinde kurumların meşruiyet sorunu, modernizmin en çetin bunalım­larından birisi olarak kendini ortaya koymuştur. Kurum – ka­mu ilişkilerinin düzenlenmesi sorunsalı da doğal olarak, zihin­leri en fazla meşgul eden konudur. Konu, iki ucu da çıkmaz yol gibi görünmektedir. Birey ve toplumları ayıp, günah, haram gi­bi soyut içsel kontrol mekanizmalarıyla yeniden teçhiz etme im­kanı kalmamıştır. Bugünün insanlarına eski toplumun sosyo-kültürel ortamını inşa etmek mümkün değildir. Bugün için kurumlardan vazgeçmek imkansızdır. Bu haliyle de kurumsal gücün ve onun perdelediği hegemonik heveslerin denetim altına alınması mümkün değildir. Çünkü bir delik tıkandığında bir başka delik­ten özgürlüklere müdahale eden güç odaklan sızmakta, birey ve toplumları nüfuz altına almaya çalışmaktadır.

4.2.2.       Anlaşmazlık Perdesi

Modernizmi meşruiyet krizi ile kıvrandıran ikinci hastalık uzmanlaşmadır. Modernizm her alanda işbölümü ve uzmanlaş­ma getirmiş ve her uzmanlık alanı kendi içinde özel bir dil ya­ratmıştır. Sonuçta birey ve toplumlar, tek bir imparatorluk veya imparator ya da derebeylik veya derebey yerine, bir yığın bürok­ratik – teknokratik imparatorluk veya bürokrat – teknokrat ege­menliği altına alınmıştır.

Modernleşme, uzmanlaşmayı, birbirine bağlı üç koldan hız­la yaymıştır: Bu kollardan ilki, yapı ve kurumların işlevselliği il­kesinden kaynaklanmaktadır. Modernizm son derece karmaşık bir toplum yapısının oluşmasını gerektirmiş ve her yapının ken­dine özgü bir uzmanlık işlevi ile derinleşmesine yol açmıştır. Bu işlevsel uzmanlaşma, her bir toplumsal alt sistemin diğerleriyle bağlarını hızla koparması sonucunu getirmiştir. Bir hekimle bı­rakın bir metaliirjist, kimyager ya da elektronikçi, makinist veya iktisatçı, istatistikçinin anlaşmasını; hekimle, bir eczacının, labo­rantın bile anlaşması imkansız hale gelmiştir. Elbette, her bir uz­manlık alanı toplumdan her geçen gün biraz daha kopmuş, kop­tukça içreklik kazanmış, içine kapandıkça işlevsel uzmanların toplum üzerindeki egemenlikleri artmıştır. İşlevsel uzmanlığın egemenliği arttıkça, (tıpkı, ayrıcalıklarını koruyabilmek amacıy­la kimse tarafından anlaşılmamayı ilke olarak benimseyen ve an­lamsız latince lafları, sihirli kelimelermişçesine dua diye yuttura­rak, müntesipleri üzerinde otorite kurmaya çalışan) Ortaçağ pa­pazları gibi, teknokratlar, konuşma dili ile uzmanlık dilinin ara­sındaki bağları sürekli koparmışlardır. Böylece, işlevsel uzman­laşmayla belirli kişi ve grupların toplumdan sürekli tecrit olması toplum üzerindeki otorite merkezlerinin hızla katmerle nine­sine yol açmış, bireylerin sıkboğaz edilmeleri gün geçtikçe, gün­delik yaşamın her alanına sirayet etmiştir.

Uzmanlaşmanın ikinci kolunun kaynağı departmantalizasyondur. Modernizmle birlikte her alanda, biçimsel bir geniş­leme yaşanmıştır. Bu genişleme toplumsal alt sistemlerin sü­rekli yeni departmanlar ihdas etmesiyle gerçekleşmiştir. Her departman, yeni bir uzmanlık birimi yaratmış ve uzmanlaşan her departmanın kendi içinde bir dili, yapısı, kuralları teşek­kül etmiştir. Sonuçta, bu baş döndürücü departmantalizasyona bireylerin akıl erdirmeleri imkansız hale gelmiştir. Her de­partman; kendi kuralını kendisi tayin ettikçe, işgal ettiği alan­da daha fazla egemen olduğunu görmüş ve zamanla daha faz­la egemen olabilmek için, kendi kendine daha fazla kural koy­maya yönelmiş, bu yönelim de toplumsal yapının daha da kar­maşıklaşmasına, dolayısıyla bireyin kafasının büsbütün karış­masına neden olmuştur.

Uzmanlaşmanın üçüncü kolunun kaynağı bürokrasidir. Bü­rokratik bir işlemin, muhtemel bir güven bunalımını önleme­ye yönelik olduğunu öngören modernizm, bürokratı, toplumun güvenlik senetleri haline getirmiştir. Esasen bürokrasi, güvensiz­lik üzerine kurulan bir yapıdır. Üzerinde epey çalışılmış bir ko­nu olan bürokrasi, bugün, hemen her toplumun yapısal karak­teridir ve bürokratlar neredeyse bir “sınıf ’ haline gelmişlerdir.

Dolayısıyla modernitenin en kesif bu ikinci bunalımı devlet ile birey, kamu alanı ile özel alan, yöneten ile yönetilen ilişkile­ri bağlamında tebarüz etmiş gibi görünmektedir ama ne yazık ki bundan ibaret değildir. Zira insanlık tarihi boyunca yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ilişki her zaman otoriter bir ilişki ol­muştur ve bu otoriter ilişki, çoğu zaman tam anlamıyla saltanat tabirine uygun bir biçimde sürdürülmüştür. Ancak modern za­manlardaki yöneten- yönetilen, daha doğrusu kurum-kamu iliş­kileri çok daha farklı ama çok daha hegemonik bir tarzda sür­dürülmektedir.

 

Prof.Dr.Cengiz Anık – Modern Düşüncenin Bunalımı ve Doğu,syf:198-207

 

 

 

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*