Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi

Kur’an’da Noklunan Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi Ve Molla Hüsrev 

Fâtih Sultan Mehmed’in hocalarından olan Molla Hüsrev (885 / 1480) âlim, fâdıl ve mütedeyyin bir zat idi. Bilhassa fıkıh ilminde temâyüz etmiş, hadis ve tefsir ilimleriyle de meşgul olmuş, çok sayıda talebeye hadis ve tefsir dersi vermiştir.

Molla Hüsrev müstakil bir Kur’an tefsiri yazmamış fakat, ders kitabı olarak okuttuğu Kadî Beydâvî’nin (791 / 1286) Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl adlı tefsirine şerh ve hâşiyeler yapmıştır. Ömer Nasûhî Bilmen, bu hâşiyenin Bakara. Sûresi’nin 142. âyetine kadar olduğunu söylerse de (1) bizim elimizde Fâtiha, Bakara, (2) En’am, Hûd ve Yusuf sûrelerine yaptığı hâşiyeler, yazma nüshalar olarak mevcuttur. (3) Araştırmalarımız neticesinde O’nun bunlardan başka tefsirle ilgili çalışmalarına rastlayamadık.

Molla Hüsrev’in, aslı İstanbul Süleymâniye Kütüphânesinde bulunan Kadî Beydâvî’nin tefsiri üzerine yaptığı bu hâşiyelerinden Yusuf Sûresi’nin 55. âyeti üzerinde yaptığı hâşiyesini İslam Dini’nin görev ahlâkı ile ilgili bulunduğumuz için tebliğimize konu olarak seçmiş bulunuyoruz.

Bu âyet:”Yusuf (aleyhisselâm) melike, beni Mısır’ın hazîneleri üzerine emîr tâyin et. Çünkü ben hazîneleri korumayı, mahsûlü değerlendirmeyi ve muhâsebe işlerini iyi bilirim dedi. ” (4) meâlindedir.

Kur’an-ı Kerîm’in ibret alınması maksadıyla kıssa olarak kaydetmiş olduğu bu olay şöyle cereyân etmiştir :” Bir gün Mısır Melîki dedi ki, ” ben rüyâmda yedi arık (zayıf) ineğin yedi semiz (besili, yağlı) ineği yemekte olduğunu; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri gelenler, eğer rüyâ yorumlamayı biliyorsanız, benim bu rüyamı da yorumlayınız. ” (5)

” Onlar da dediler ki, bunlar karma karışık ve yalancı düşlerdir, biz böylesi rüyâların ta’birini bilemeyiz. ” (6)

” Zindandaki iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yusufu hatırlayarak dedi ki, ben, size onun tabirini haber verecek birini biliyorum, beni hemen ona götürün. ” (7) Zindana gidip ” Yusuf, ey çok doğru sözlü arkadaşım, kendisini yedi arık inek yemekte olan yedi semiz inekle, yedi yeşil ve kuru başak hakkında bize bilgi ver, Ümit ederim ki insanlara isâbetli cevabınızla dönerim. Belki bu sebeple onlar senin yüce kadrini bilirler dedi. ” (8)

” Yusuf, yedi sene âdetiniz veçhile ziraat yapın. Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere biçtiklerinizi başağında bırakın. ” (9)” Sonra bunun ardından yedi kıtlık yılı gelecek. Tohumluk için saklayacağınızdan az bir miktarı hâriç, önceden biriktirdiklerinizi yiyip tüketecek. ” (10)” Sonra bunun ardından da bir dönem gelecek ki, insanlar o zamanda yağmura kavuşturulacaklar ve sıkıp sağacaklar. ” (11)

Melik’e gelen bu haber üzerine O, derhal Yusuf (aleyhisselâm)ı yanına çağırttı ve etraflıca konuştular. Yusuf’la konuşmaları sonunda Melik (12) O’nun görüşünü sormuş, Yusuf (aleyhisselâm) da, ” benim kanaatim, bu bolluk yıllarında ziraata önem ver . ve bolca ekin ektir. Ambarlar inşa ettir, mahsûlü depo ettir. Kıtlık yılı gelince fazla sıkıntıya düşmezsiniz ” dedi. Melik, ” peki, bana bu işleri gerektiği şekilde kim yapabilir ? deyince de Hz. Yusuf, kendini katdîm ederek : ” Beni Mısırın hazîneleri üzerine emir tâyin et. Çünki ben, korumasını ve işlerini iyi bilirim” dedi. (13)

Molla Hüsrev, bu âyet üzerine yaptığı hâşiyesinde der ki : ” Kadî Beydâvî’nin bu takririne göre âyetten (cevaplandırılması icabeden) yedi mes’ele ortaya çıkmaktadır.

Birincisi: Nebî (salla’llâhu aleyhi ve sellem ), Abdurrahman b. Semüre’ye (51 / 671) : ” Ya Abdurrahman, görev isteme “ demesine rağmen, Yusuf (aleyhisselâm) ın melikten görev istemesini nasıl îzah edebiliriz ?

İkincisi: Yusuf (aleyhisselâm) ın bir kâfirden görev istemeye gönlü nasıl râzı oldu ? (bir müslüman, kâfirden görev isteyebilir mi ? )

Üçüncüsü : ( Zindandan çıktıktan sonra ) bir süre beklemesi gerekirken, derhal görev istemesi niye ? (Aceleciliği, göreve karşı hırsına delâlet etmez mi ?)

Dördüncüsü: (Azîz’in karısıyla suçlanmış), henüz töhmetten kurtulamamışken, (yânî, güvenirliğini isbat etmemişken) özellikle de hâzinelerin korunması görevini istemesinin anlamı nedir?

Beşincisi: Allah teâlâ’nın, “kendi kendinizi temize çıkartıp övmeyiniz” (13) âyetiyle, insanın kendisini övüp temize çıkarması şiddetle yasaklandığı halde”innî hâfızun alîm” sözüyle Yusuf (aleyhisselâm) kendi kendini nasıl tezkiye edebilir?

Altıncısı: “İnnî hâfizun alîm” sözüyle Hz. Yusuf neyi ifade etmek istemiş olabilir?

Yedincisi: Allah (cc) Nebîsi Hz. Muhammed’e : Sözünü Allah’ın dilemesine bağlamadan, yani ” İnşallah ” demeden hiçbir şey hakkında ” ben yarın bunu mutlaka yaparım, deme ” (15) emrine ; akıl ve nassların da gaypla ilgili işlerin sonuçlan hakkında kesin söz kullanmayıp ” İnşallah ” demeyi gerektirmesine rağmen, bunu neden terk etti ve kesin bir ifâde kullanarak ” innî hafîzun alîm ” dedi. (16)

Molla Hüsrev, cevaplandırılması îcap eden bu sorularını, ilgili âyetin hâşiyesinde, yukarıda arz ettiğimiz şekilde sıralamış fakat, bu sorulara aynı yerde bir çözüm getirmediği gibi; Dürerü’l-Hukkâm adlı eserinde de bu mes’elelere geniş yer vermiştir. Sâdece fıkıhla alâkası ölçüsünde, oldukça kısa olarak temas etmiş ve :” Zâlimden kadılık görevi almak câizdir. Çünkü sahabe (Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem) Mu’âviyeden görev kabul etmiştir. sözüyle, ” Zulmedeceğinden korkan birinin görev alması mekruhtur . Eğer âdil davranacağından emîn olursa görev alması mekruh olmaz. ” (17) görüşleri bulunmaktadır. Hâşiyesinde sözkonusu ettiği mes’elelerine çözüm getirdiğine başka eserlerinde de rastlanılmamıştır.

Bu mes’eleler, kanaatimizce Yusuf (aleyhisselâm) dan ziyâde İslâm dini geldikten sonra müslümanların mes’elesi olmuş, yalnız Molla Hüsrev’i değil birçok İslâm âlimini ilgilendirmiş ve konuya çözüm yolları araştırmaya sevk etmiştir. (18)

1-        GÖREV İSTEME MESELESİ

Biz, Molla Hüsrev’in, ondan önce de Fahruddin Razî’nin tefsirinde ortaya attığı bu yedi mes’eleyi inceleyip İslâm Ahlâkı açısından değerlendirmeye çalıştık. Yapmış olduğumuz bu çalışmamızı sizlere şöyle arz edebiliriz : (19) Göreve tâlip olma mes’elesi : Yusuf (aleyhisselâm)’m, ” Beni Mısır’ın hâzinelerine emîr. tâyin et. Çünkü ben bu işleri iyi bilir ve koruyabilirim. ” (20) sözü mes’ele edilmiş ve Hz. Peygamberin nakledeceğimiz şu hadîsi ile tezat teşkil ettiği ifâde edilmiştir:

Buhârî (v. 256 / 870)’nin nakl ettiğine göre, Abdurrahman b. Semürey’e Rasulüllah :” idâri ve hukukî sorumluluğu olan bir görev (imâret) isteme şâyet böyle bir görev, istediğin için sana verilirse görevinle başbaşa terkedilirsin. Yok, istemediğin halde (ehil gördüğün için) verilmişse, görevinde muvaffak olabilmen için, mutlaka (Allah’ın) yardımını görürsün, ” dedi. (21)

Aynı konuda başka bir hadîsi de Müslim (261/874) nakletmiştir. Bu hadiste de Ebbû Zerr’in (32 / 654) anlattığına göre şöyle demiştir : ” dedim ki, ya Rasulallah, bana da bir görev vermezmisin ? eliyle omuzuma dokundu ve ‘ ya Ebâ Zerr, sen zayıfsın (bu görevi gerektiği şekilde ifâ etmekten âcizsin), görev ise bir emânettir. Kıyâmet gününde (üstesinden gelmediği veya görevini adaletle icra edemediği için) sâhibine pişmanlık ve utanç vesilesi olur. Fakat dikkat edin, kim ehil olur ve aldığı görevi adâletle ifâ ederse, bu bir fazilettir. ” demiştir.

Yusuf (aleyhisselâm) ve diğer müslümanlar için, görev istemeye engel olarak kabul edilen birinci hadis, Müslim’den nakletmiş olduğumuz ikinci hadis, sebepleriyle birlikte açıklamaktadır. Bu açıklamaya göre, görev istemeye mâni teşkil eden sebeplerden birisi, bilgisizlik ve dirayetsizlik nedenleriyle göreve ehliyetli olmamaktadır. Şu halde bu durumda olanların adaletle îfâ edemiyecekleri bir görevi istemeleri doğru değildir.

Ayrıca Allah Teâla da Kur’an’da : ” Allah, emânetleri ehline vermenizi emrediyor. “(23) âyetiyle emîr ve vâli durumunda olanlara da işaretle : “ey halkın işleriyle görevli olan velîler, sizlere emânet olarak verilmiş olan görevlerinizi hak sâhiplerini gözeterek ve adâletle yapınız. İşleri ehliyetli olanlara ve hak edenlere (verilecek görevi yapmayı bilenlere ve üstesinden gelebilecek durumda olanlara) veriniz. “(24) emr-i İlâhîsiyle, kamuya âit işlerin bilen ve hak edenlere verilmesini emretmiştir.

Bu âyet ve hadislerden başka, Ebu Hureyre’nin (58 / 678) nakl ettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber : ” siz, görev almaya aşırı istek gösteriyorsunuz. Fakat bunu hakkıyla yerine getiremezsiniz, kıyâmet gününde bu görevin; pişmanlık sebebi olacağını da biliniz. Emziren ne iyi, sütten kesen de ne kötüdür. ‘(25)

Sahîh-i Buhârî’nin meşhur şârihlerinden olan el-Aynî’nin (885 / 1451) kaydettiğine göre Kirmânî, ” burada emzirenden maksad, mal, makam, hırs ve hayalî lezzetleriyle görevin evveli ne güzeldir, (insana, dünyâ nimetlerini kazandırmasıyla gurur verir, şan, şöhret kazandırır). Sütten kesenden maksat da, bilhassa hilâfet veya vâlilik gibi yüksek pâyeli) görevlerin sonu ölüm, görevden azledilme veya tebaanın aşın istekleri gibi (insanı zelîl ve perişan eden) kötülükleri ile görevin sonu ne kötüdür, anlamınadır” demiştir. (26)

Buhârî’nin nakletmiş olduğu başka bir hadiste de Hz. Peygamber, ” biz bu görevi isteyene veya muhteris olanlara vermeyiz. ” (27) buyurmuş, göreve karşı hırslı olup bâzı kötü emelleri bulunan kimselere idârî ve hukukî sorumluluğu olan işleri veremeyeceğini açıkça ifâde buyurmuştur.

Aynı konuya Kasas Sûresinde işâret eden Yüce Allah : ” İşte âhiret yurdu (cennet), biz onu yeryüzünde teğallüb (üstünlüğünü ortaya koymaya) ve fesad arzusunda olmayanlara veririz.İyi sonuç Allah’tan sakınanlarındır. ” (28) âyetinde, üstünlük duygusu ve insanlara zulmetmek amacıyla görev isteyenlere cennetini nasip etmiyeceğini ifâde etmiştir. (29) Bu âyet ve hadislerde, görevi şâhsî emel ve gâyelerle kötüye kullanmak, başkalarına, özellikle de emri altındakilere zulüm ve işkence yapmak ve yeryüzünde fesat çıkarmak için göreve tâlip olmak reddedilmiş, böylelerine vazifenin verilmeyeceği belirtilmiştir.

O halde Hz. Peygamberin, ” görev isteme “, ” biz bu görevi isteyene vermeyiz ” gibi hadis-i şeriflerinden görevin :

1-ehli olmayan ve adâletle görev yapamayacak durumda olanlara; 2-görevi, menfaat sağlamak için, büyüklüğünü isbat etmek ve bazılarından intikam almak maksadıyla kullanacak olanlara verilemeyeceği anlaşılmaktadır. Yoksa, ” dinimizde görev istenmez, verilir. ” gibi bir anlam çıkarmamak gerekir.

Özellikle Yusuf (aleyhisselâm) bir peygamber olarak, hem adâletle muâmele bakımından, hem de hazîneyi koruma ve muhafaza etme bakımından, o toplum içerisinde, böyle bir göreve en lâyık ve ehliyetli bir kişi idi. Ondan daha lâyık birisi yoktu. (30)

Hz. Yusuf un Melîk’e : ” beni hazînelerin başına emîr tâyin et” demesi de emir olmaya hırslı olduğu, dünyâ menfaat ve saltanatını sevdiği içindi diyemeyiz. (31) Çünki o, Allah tarafından, içinde bulunduğu topluma gönderilmiş gerçek bir peygamber idi. Bu görev, peygamberlik vazifesini ifâya imkân hazırlamak, Allah’ın hükümlerini yürürlüğe koyabilmek (imdâ), toplumun İktisâdi işlerini islâh etmek için istemiş olabileceği gibi, kendisine vahiy yoluyla bildirilen yedi yıl bolluktan sonra gelecek olan yedi yıl kıtlık felâketine hazırlık yapmak ve ümmetini bu felâketten en az zararla kurtarabilmek için de istemiş olabilir. Özellikle toplumun felâketlere mâruz kaldığı dönemlerde, güçlü fakat zâlim ve gaddar kimselerin zayıflan ezmesi ve onların haklarını gasp etmeleri düşünülemeyecek şeylerden değildir. Gelecek olan böyle bir dönemde güçsüz insanları zâlimlere ezdirmemek, hakkı sâhiplerine ulaştırmak, bilhasa idârî ve hukukî işlerde adaleti etkin kılmak onun yegâne gayesi olabilirdi. Bu gâyeyle görev istemiş olması Yusuf (aleyhisselâm) için ma’kul ve ahlâka uygun bir harekettir. Bilhassa öyle bir dönemde bundan daha doğru bir davranış olmazdı da . . . (32).

2-        KAFİRDEN BİR PEYGAMBER GÖREV İSTER Mİ? VE BU KONUDA NİÇİN ACELE ETTİ?

Aslında melikin müslüman mı, yoksa kâfir mi olduğu Kur’an’da belirtilmemiştir. Onun kâfir bir melik olduğunu kabul ederek Molla Hüsrev, ” bir peygamber olarak Hz. Yusuf’un, kâfir bir melikten görev istemeye gönlü nasıl razı oldu ?” demiştir.

Hz. Peygamberden nakledilen bir hadiste o, şöyle demiştir : ” Allah, kardeşim Yusuf a merhamet etsin, eğer bu görevi istemeseydi derhal verilecekti. Fakat melikten istediği için bir yıl geciktirildikten sonra verildi. ” (33)

Bazı müfessirler, Yusuf (aleyhisselâm) ın zindandan çıktıktan sonra tam bir yıl melikin yanında kaldığını, birçok işlerinde melikin, Hz. Yusuf’la istişâre ettiğini, O’nun fikirlerini ve ileriye dönük düşüncelerini; özellikle de ahlâkını çok beğendiğini eserlerinde kaydetmişlerdir. (34)

Bir yıl süren beraberlikleri esnâsında Hz. Yusuf un meliki imâna dâvet etmiş olabileceği ve onun da İslâmî kabul etmiş olacağı tabiî olarak düşünülebilir. Kaldı ki, tabiunun ileri gelen müfessirlerinden biri olan Mücâid’den (103 / 721), melikin müslüman olduğuna dâir bilgilere kaynaklarda rastlanılmaktadır. (35)

Bu durumda şâyet o, müslüman bir melik idiyse, ” Hz. Yusuf un kafir bir melikten görev istemeye gönlü nasıl razı oldu ” ? şeklinde bir soruya gerek kalmıyor. Velevki melikin gayr-i müslim olduğunu varsayım olarak kabul etsek bile, İslâm âlimlerine göre : ” hakkı tebliğ etmek, Allah’ın emirleriyle hükmetmek ve halk arasında zulmü kaldırıp adâleti yaymak için başka bir yol yoksa, adâletin ve liassların gerektirdiği şartlar ve ölçüler çerçevesi içerisinde kalmak şartıyla, sâlih bir insanın zâlim biriyle berâber çalışması câîz olduğu gibi, ondan görev istemesi de câizdir. (36) Yeter ki görev isteyen adâleti tatbike ve kanunları uygulamaya muktedir biri olsun. ” (37) Hatta, toplumdan zarar ve zulmü kaldırmak için başka bir yol bulunmazsa, fâsık ve kâfir birinden yardım dahî talep edilebilir. ” (38)

el-Vâhidî’nin (468 / 1075) Hz. Peyğamber’in biraz önce naklettiğimiz hadisini delil göstererek, ” Yusuf (aleyhisselâm) melikten görev istemekle hata etmiştir. ” (39) sözünü tenkid eden en-Nisaburî ( 325 / 937) halkın işlerini islâh etmek, bir nebî olarak ona vâcip idi. Kaldı ki, kendisine vahiy yoluyla kıtlık döneminin geleceğine dâir bilgi de verilmişti. Böyle bir durumda Hz. Yusufun derhal harekete geçip, peygamber olarak gönderildiği toplumun hayrına olan şeyi yapması gerekiyordu. O da bunu yapmıştır ve görev istemekle hata etmemiştir. ” (40) sözleriyle Vâhidî’nin görüşüne katılmadığını belirtmiştir.

3-        HENÜZ TÖHMETTEN KURTULMAMIŞKEN GÖREVE TALİP OLMASI

Kanaatimizce böyle bir şüphe tamamen yersizdir. Çünki zindandan çıkacağı haberi kendisine gelince Yusuf (aleyhisselâm), bir süre çıkmayı kabul etmedi. Önce Aziz’in karısının konuşturulmasını ve kendinin zindana atılmasında suçlu olup olmadığının açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bu konu Kur’anda aynen şöyle zikredilmektedir : Rüyasının tâbirini dinleyen melik dedi ki:” Onu, (Yusufu) bana getirin. Bu emir üzerine Hz. Yusufa gelen elçi yanma gelince O, efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru neymiş ? kendisine sor. Şüphe yok ki benim Rabbım onların hilesini hakkıyla bilendir, ” dedi. ” Melik o kadınları toplayıp, ” Yusuf un nefsinden kâm almak istediğiniz zaman ne haldeydiniz ?” dedi. Kadınlar, ” hâşâ dediler, Allah için doğru söylemek gerekirse, biz O’nda bir fenalık görmedik. ” Aziz’in karısı da: şimdi hak açığa çıktı. Ben ondan murad almak cinsel ilişkide bulunmak istemiştim. Ö muhakkak doğruyu söylüyor ” dedi. (41)

Bazı kaynaklara göre Yusuf (aleyhisselâm), kendisini suçlayan kadın tarafından suçsuz ve temiz bir insan olduğunun açıklanmasından tam bir yıl sonra bu görevi istemişti. Bu süre içerisinde diğer insanların da ona itimadı hâsıl olmuş ve her göreve lâyık olduğu kanaati yaygınlaşmıştı. (42) Bu sebeple, O’na ” görev isterken hâlâ töhmet altındaydı ” demenin doğru olabileceğini sanmıyoruz.

4-        NEFSİNİ TEZKİYE ETMESİ

Allah Teâla’nın ” kendinizi temize çıkartmayınız ” (43) âyeti ile, insanın kendi kendini tezkiye etmesi yasaklanmış olduğu halde, Yusuf (aleyhisselâm) ın, ” İnnî Hâfîzun Alîm “ sözünün anlamı nedir ? denilmektedir. Nefsi tezkiye etmek, ve insanın kendini övmesi, bir yerde, lâyık olmadığı şeyleri elde etmek için sahte bir görünüme bürünmek ve karşıdakini kandırmak anlamına gelebilir. Bunun, ahlâken hoş karşılanmayacağı muhakkaktır. Fakat bu âyette, Yusuf (aleyhisselâm) ın ” ben iyibilir ve korur ” sözüyle kendini medh etmek istediğini kesinlikle söyleyemeyiz. O sâdece kendini tanıtmak icâp ettiği için bu sözü söylemiştir. Fahruddin er-Râzî, Allah Teâla, ” Felâ tüzekkû enfüsekum ” âyetiyle temiz olmadığını kesinlikle bildiğiniz nefislerinizi temize çıkartmaya çalışmayınız ” manasını kast etmiştir. Çünki kimin muttaki olduğunu O (Allah) çok iyi bilir. ” (44) âyeti bunun delilidir. ” sözleriyle Hz. Yusuf un kendini övmediğini belirtirken (45); Kurtubî de : Yusuf (aleyhisselâm) : ” ben çok iyi bir muhâsibim “, ” iyi bir insanım “. . . gibi sözler söylemiş olsaydı, kendini övmüş kabul edilebilir. Lâkin O, ” ben muhâsebe işlerini iyi bilir ve korurum ” demiştir ki, bunda övünme ve kendini temize çıkartma diye birşey yoktur. “

(46) açıklamasıyla bu sözünün Hz. Yusuf için ” nefsi tezkiye ” olmadığını belirtmiştir.

Ayrıca, Yusuf (aleyhisselâm)ın vazifeyi istemesinden maksadı, nefsini tezkiye veya övme değil, bunun aksine yalnız, halkına adaletle muamele etmek, hak sahiplerinin haklarını güzel bir şekilde taksimle, hiç bir kimseyi haksızlığa uğratmamaktı. (47) Hatta nefsi tezkiye etmek ve övmek, şahsî menfaat temin etmek ve helâl olmayan şeylere ulaşmak maksadıyla olmayıp, tamamen kamu yararına vesile olacaksa, böylesi bir istek ne mekruh, ne de haramdır. Bilâkis Yusuf (aleyhisselâm) ve benzeri âlim ve faziletli insanlar için bir vazifedir, ” diyen meşhur müfessirlerden Hâzin, sebebini de şöyle izah eder nice kimseler var ki, âlimdir, işinin ehli ve birçok konularda insanlara oldukça yararlı faaliyetlerde bulunabilir. Kendilerini, istekli olarak göstermedikleri ve durumlarını açıklamadıkları için çoğu zaman bilinmezler. Bir çok görevler de bu sebeple ehil olmayanlara verilir. Halbuki, böylesi kimselerin kendilerim tanıtmaları-layık olmayan ve üstesinden gelemeyecek durumda olanlara görev verilmemesi bakımından-çok faydalı olur. Yusuf (aleyhisselâm), ben muhâsebe işlerinden de anlarım demeseydi, melik O’nu sâdece din işlerinden anlar, başka şeyleri bilemez kabul edecek ve bu görevi belki de lâyık olmayan birine verecekti. ” (48) demiştir.

İnnî hâfîzun alîm (Ben muhafaza eder ve bilirim) sözüyle, müfessirler hemen hemen tamamının bu konudaki kanaati, muhâsebe işlerin, mahsûlü değerlendirmeyi ve korunmasını, adâletle tanzimini, bir de çevre illerin lisanını çok iyi bilirim manasını kast etmiştir. (49) Maksadı bundan başka olmaz.

5-        İNŞALLAH DEMELİ DEĞİL MİYDİ ?

Neden ” İnşallah ” demedi ? Herhangi bir şeyin meydana gelmesi için insanların, sâdece azim ve iradesi kâfi değildir. Allah’ın dilemesini ”kale almadan ” muhakkak şunu yapacağım ” demek (49) irâde-i cüzıyye sınırlarını zorlama anlamına gelebilir. Halbuki insan tek başına, sonsuz güç sahibi değildir. Her şey ancak Allah’ın dilemesiyle meydana gelir.

Nakl edildiğine göre yahudîlerden bir gurup Hz. Peygambere gelerek geçmiş kavimlere âit bazı şeyler sormuşlar. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem de bu sordukları konularda, henüz âyet inmediği için bir açıklamada bulunmamış, vahiy gelir ümidiyle, ” yarın gelin, bu konuda size bilgi verebilirim ‘ demişti. Ertesı gün gelmişler bilgi yok, ertesi gün, daha ertesi gün . . . derken konuyla ilgili âyetlerin gelmesi bir hayli gecikmiş. Müşrikler de bu gecikmeyi bahane ederek, zaman zaman Hz. Peygambere sataşıyorlar ve alay konusu ediyorlardı. O da bu durumdan dolayı üzülüyordu. Nihâyet konu ile ilgili âyetler uzun bir süre sonra geldi, yahudîlerin sordukları sorular Allah tarafından cevaplandırıldı. Hz. Peygamber de : ” sakın hiç bir şey için, İnşallah demeden, ben yarın mutlaka bunu yaparım deme ” (50) ikazı yapılmış oldu.

Molla Hüsrev, bu hususa işâretle, ” Hz. Yusuf, neden inşallah demedi de kesin bir ifâde kullandı ? demiştir.

İbnul-Cevzî, (597 / 1201) Yusuf (aleyhisselâm) ” içinden inşallah demiş olabilir (52) derken, F. Râzî de : Hz. Yusuf, şâyet ” inşallah iyi bilir ve korurum ” deseydi, meliki şüpheye sevk edip, ” ha, bu benden görev istiyor ama, gerektiği şekilde işi yürütebileceğine aklı tam ermiyor ” tarzında güvensizliğe sevk etmiş olabileceği düşüncesiyle ” inşallah ” sözünü açıktan söylememiş olabileceğini tahmin etmektedir. (53) Biz de bu tür açıklamaları, bu konuda gayet tamınkâr buluyor ve peygamberin yapacağı işlerde Allah’ın irâdesini kaale almayacağına yani, “Allah dilemese de ben istediğim her şeyi yapabilirim ” diyeceğine asla ihtimal vermiyoruz.

Ayrıca şunu da kaydetmeliyiz ki, âyette, Yusuf (aleyhisselâm) ın ” inşallah ” demediği şekilde açık bir ifade mevcut degildir. Bu mes’eleyi ortaya atanlar, Hz. Yusuf un inşallah ” demediğini, âyette bu yönde bir açıklamanın olmayışından çıkarmaktadırlar. Halbuki hakkında açıklama bulunmayan (meskutun anh) bir husus tartışma konusu yapmak, faraziye üzerine hüküm binâ etmek olacağından, böyle bir durum kanaatimizce doğru değildir. Zira tartışma konusu yapılabilmesi için bu husus Hz. Peygamberle ilgili âyette olduğu gibi Yusuf (aleyhisselâm) la ilgili olarakta Kur’an’da zikredilmesi gerekirdi. Ayetlerde böyle bir şey söz konusu edilmediğine göre, Yusuf (aleyhisselâm)ın ” inşallah ” demediğini varsayım olarak kabul edip sonra da münakaşasını yapmak da gerekmez.

NETİCE

Îslâm târihinde, özellikle de Hulefâ-i Râşidîn döneminden îtibâren devlet kademelerinde göreve tâlip olmak önemli bir mes’ele olarak değerlendirilmiş ye husûsiyetle dünyâ ve âhirette hukûkî sorumluluğu gerektiren ve her insanın, hakkıyle ifâya muktedir olmayacağı ağır bir vük olarak telakki edilmiştir. (54)        .

Toplumda bazı şahıslar bu sorumluluğu düşünerek ” altından kalkamayız “, bizden daha lâyık olanları vardır, onlara verilmelidir ” . . . kanaatlarıyla göreve tâlip olmazlarken ; bir kısım insanlar da şahsî hırs ve arzularına ulaşabilmek maksadıyla bu durumu fırsat bilmişler, ehil olmadıkları ve hak etmedikleri yerlere getirilmişlerdir. Netîcede toplumun âhenk ve düzeninin sağlanması için elzem olan adâletin yerine zulüm, hukukun yerine de keyfî idareler söz sahibi olmuşlardır.Güçsüz ve mâsum insanlar zorbaların ayaklan altında ezilmeye böyle mahkûm edilmişlerdir.

Gayesi, insanların hem dünyâda, hem de âhirette refah ve saadet içerisinde yaşamalarını temin etmek olan Yüce Dinimiz İslâm, lâyık olmayan, bilgisizlik ve dirayetsizliği sebebiyle aldığı görevi yapamayacak durumda olanlara, isteseler de görevin verilmeyeceğini âyet ve hadislerle beyan etmiştir. îdârî ve hukukî sorumluluğu olan herhangi bir görev içinde kendinden daha lâyık ve becerikli başka bir insan varsa, bu durumda şahsın ortaya atılıp kendini övmesi, nefsini tezkiyeye çalışması ve buna istinâden görev istemesi islâm ahlâkınca hoş bir şey değildir. Ancak İlmî güç ve yeteneğinden dolayı bir müslümana, kamuya âit bir görev teklif edilirse, onun bu görevi kabul etmesi o kişi için şahsî bir vazîfedir. (55)

Özellikle de Hz. Yusuf gibi, içerisinde bulunduğu toplumda kendisinden daha lâyık bin yoksa, bilen ve becerebilecek durumda olan şahıs kendini tanıtmalı, bilgi ve kabiliyetinden bahsederek göreve tâlip olduğunu asıl merciine duyurmalıdır. (56) Çünki içtimâi hayatta böylelerine pek çok ihtiyaç vardır. Bilhassa kalabalık olan toplumlar içerisindeki bu gibilerinin kendilerim tanıtmadıkları sürece keşf edilmeleri ihtimâli çok azdır. Bu münâsebetle müslüman, ehil olduğu, özellikle de kendinden daha lâyık birinin bulunmadığı bir durumda görevi ifâ edebilecek durumda olduğunu bildirmelidir. Çünkü böylesi, kamuya ait önemli bir konuda bilgililerin ilgisizliği bilgisizlerin iştahını daha çok kamçılayabilir. Olan masum insanlara olur.

Tebliğimize konu edindiğimiz ve Molla Hüsrevin mesele olarak ortaya koyduğu yedi mes’elenin, bugün anlaşılması gereken durumu, kanaatimizce açıklamaya çalıştığımız şekildedir. Tartışma Yusuf (aleyhisselâm)ın şahsında açılmış ama, asıl itibâriyle biz müslümanlar için dikkatlerin çekilmesi ve olur olmaz her işe atılınmaması gerektiğinin belirtilmesine sebep olmuştur. Ki Islâm Âlimlerinin çoğunluğu eserlerinde mes’eleleri bu açıdan değerlendirmişlerdir, Yusuf (aleyhisselâm) için Mısır Melikinden görev istemesinin İslâm ahlâkı bakımından hiçbir sakınca teşkil etmediği kanaatinde birleşmişlerdir.

Doç. Dr. M. Zeki Duman
Erciyes Üniversitesi llahiyât Fakültesi Öğretim Üyesi

Dipnotlar:

(1)        Bilmen. Ömer Nasûhî, (v. 1971) Büyük Tefsir, Târihi, İst. 1974, II / 605

(2)        Kayseri Râşid Efendi Kütüphanesi, Numara 41 de kayıtlı.

(3)        Hâşiyetün alâ Envârı’t-Tenzîl ve Esrân’t-Te’vîl, Süleymâniye, Kılıç Ali No: 150- Hâşiyetün alâ Sureti Hûd ve Yusuf alâ’l-Beydâvî, Süleymâniye, Şehid Ali Pasa No: 322 / 2 ; Hâşiyetün alâ Sûreti’l-En’am, aynı yerde Yusuf, (12), 55.

(4)        Yusuf, (12), 43.

(5)        Yusuf, (12), 44.

(6)        Yusuf, (12), 45.

(7)        Yusuf, (12), 46.

(8)        Yusuf, (12), 47.

(9)        Yusuf, (12), 48.

(10)      Yusuf, (12), 49. (Ayetlerin meâlleri kaydedilirken H. B. Çantay’ın Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm’inden istifâde edilmiştir. )

(11)      Bu kıssada bahis konusu olan Melik, bazı târihî kaynaklara göre Amerikalılardan idi. Mısır Târihinde HÎKSÜSLER namı verilen, Arabistan tarafından geçip Firavunlara gâlıp gelerek 400 sene kadar Mısır’da icra-i hükümet ettikleri söylenilmişte Hz. Yûsuf un muhâtabı olan REY YAN adındaki bu melik bu toplumdandı Bkz Elmalılı, M. H. Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, IV / 2876

(12)      Ebû Hayyan Abdillah Muhammed b. Yusuf b. Hayyan el-Endülüsî (v 745 / T 344 ) el-Bahru’l-Muhîyt, Riyad, 526 h. V / 319; er-Razî, EbÛ Abdillah Muhammed b’ Ömer b. Huseyn el-Kureşî, (v. 605 / 1208) Mefâtihu’l-Ğayb, Tahran, (ofset baskı İst, 1980) XVIII / 161; Bursavî, İsmail Hakkı, (v. 1137 / 1724) Ruhu’l-Beyân, İst! 1389, IV/ 278. ; Elmalılı, Muhammed Haldi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İst, 1960, IV / 2877.

(14)      en-Necm, (53), 32.

(15)      el-Kehf, (18), 23, 24.

(16)      Molla Hüsrev, Hâşiyetün alâ’l-Beydâvî, Ist. Süleymâniye, Şehid Ali Paşa, No: 322 /

(17)      Molla Hüsrev, Dürerü’l-Hukkâm, İst. 1315, 11/405.

(18)      Yusuf (aleyhisselâm) ı ilgilendirmesinin sebebi, O’nun bir peygamber olmasıdır. O, Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ etmekle gönderilmişti. Bu görevi ifâ edilebilmesi için her fırsattan istifâde etmesi, insanların yararına olan işlerde çalışması gerekiyordu. Diğer bu husus da : şâyet Yusuf (aleyhisselâm) hakkında tasvip edilmeyecek, ahlâk dışı bir davranış olsaydı Allah Teâla Kur’an’da ya buna yer vermez veya hoşnutsuzluğunu da âyetle, açıkça ifâde ederdi. Kur’an’da böyle bir şey olmadığına göre Hz. Yusuf un mes’elesi olmaması gerekir.

(19)      Bu iki tefsirden başka bir tefsirde bu konuya, yedi mes’ele olarak rastlanmamıştır. Bazı tefsirlerde sadece birkaç maddesine yer verilmiştir

(20)      Yusuf (12), 55.

(21)      Buhâri, Ebu Abdillah Muhammed b. Ismâil, es-Sahih, lst. 1315, bab : 5, VIII / 106.

(22)      Müslim, Ebû’l-Huseyn Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyri, (v. 261 / 874), es-Sahîh Kahire, 1955, Hadis Nö : 1825. (Nevevî şerhiyle birlikte)

(23)      en-Nisâ, (4), 58.

(24)      el-Hazin, Ali b. Muhammed b. İbrahim el-Bağdadî, (v. 741 / 1341), Lübâbu’t-Te’vîl fi Maani’t-Tenzil, Beyrût, 1/371; Elmalılı, a. g. e. , II / 1372.

(25)      Buharî, a. g. e. , K. Ahkâm, bab: 7, VIII / 107.

(26)      el-Ayni, Ebû Muhammed b. Muhammed b. Ahmed, (v. 885 / 1480), Umdetii 1-Karı fî Şerhi Sahîhi’l-Buhari, îst. 1308, XXIV / 326, 327.

(27)      Buhârî, a. g. e. , K. Âhkâm, bab: 7, VIII / 107.

(28)      el-Kasas, (28), 83.

(29)      Elmalılı

(30)      îbn el-Cevzi, Ebu’l-Ferec Cemâluddin Abdirrahman b. Ali b. Muhammed. (v. 597 / 1201)Zâdu’l Mesir. fî Îlmi’t-Tefsir, Beyrut, 1965, IV/ 243 ; Ebû Hayyân, a. g. e. , V/ 319.

(31)      Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Carullah Muhammed b. Ömer el-Harzemî, (c. 583 / 1143), el-Keşşaf an Hakaik’t-Tenzîl, Beyrût, III / 328.

(32)      ez-Zemahşerî, a. g. e. , III / 328; er-Razî, a. g. e. , XVIII / 160; Ebû Hayyan, a. g. e. V / 319; Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (1250 / 1834), Fethu’l-Kadîr Beyne Fenni Rivaye ve’d-Dikânî, min ‘Ilmi’t-Tefsîr, Suriye, 1964, III / 34; el- Kurtııbî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensarî, (v. 671 / 1272), el- Câmi’ Li Ahkâmi’l-Kur’ani’l-Azîm, Mısır, IX / 216; îbn el-Arabî, Ebû Bekr Muhammed b. Abdillah (v. 548 / 1153), Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrût, III / 1091.

(33)      el-Kurtubı, a. g. e. , IX / 213.

(34)      ez-Zemahşerî, a. g. e. , III / 328; es-Sâvî, Ahmed, es-Savî alâ’l-Celâleyn, Mısır, II / 210.

(35)      ez-Zemahşerî, a. g. e. , III/328;Ebu Hayyan, a. g. e. , V / 318; Elmalılı, a. g. e. , IV / 2877.

(36)      Cassas, Ebû Bekr b. Ahmed b. Ali er-Razî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Beyrût, II / 174; en- Nesefî, Ebu’l- Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed, (v. 710 / 1310) Medâriku’t-Terzîl ve Hakaiku’t-Te’yîl, Mısır, 1967, II / 227; Ebû Hayyan, a. g. e„ V / 319; Bursavî, a. g. e. , IV / 279; Elmalılı, a. g. e. , IV / 2877.

(37)      Ebu’s-Suud, Muhammed b. Muhammed el-Amidî, (v. 982 / 1574), irşâdu Akli’s- Selîm ilâ Mezâya 1-Kur’ani’l-Kerîm, Beyrut, IV / 286.

(38)      en-Nisâburî, Nizamuddin el-Haren b. Muhammed, huseyn el-Kanuni (v. 525 / 937)

Garâibu’l-Kur’an ve Rağaibü’l-Furkan (Taberî’nin kenannda) XII / 19. ; Ebu Hayyan, a. g. e. , V /    318.

(39)      en-Nisâburî, a. g. e. , XII/19.

(40)      A. g. e. , a. yer.

(41)      Yusuf, (12), 50-52.

(42)      Sâvi, a. g. e. , 2 / 210.

(43)      en-Necm, (53), 32.

(44)      en-Necm, (53), 32.

(45)      er-Razî, a. g. e, 18 / 161.

(46)      Kurtubî, a. g. e, 9 / 217 ; es-Sabunî Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefâsir, 2 / 57.

(47)      es-Sabunî, a. g. e, 2 / 57.

(48)      Hazin, a. g. e, 3 / 26 ; Cemel, Hâşiye, 2 / 462.

(49)      Taberî, Ebü Cafer Muhammed b. Cerir, (v. 310 / 922), Camiu’l-Beyân an Tevîlı’l- Kur’an Mısır, 1945, XII / 5 ; îbn el-Cevzî, a. g. e. , IV / 243.

(50)      el-Kehf, (18), 33.

(51)      Taberî, a. g. e. , 15/151.

(52)      İbnu’l-Cevzî, a. g. e. , 4 / 244.

(53)      er-Razî, a. g. e. , 18 / 161.     .

(54)      Bursavi, Ruhu’l-Beyan, 4 / 279.

(55)      Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 3 / 34, 35 ; Îbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, 3 / 1091; Elmalılı, a. g. e. , 4 /4878.

(56)      Bkz, Bir önceki dipnot ve diğer tefsir kitapları.

 

Kaynak: Molla Hüsrev Mehmet Efendi (1400-1480), Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayın No: 1114 Mart 1985-Kayseri

Gelen arama terimleri:

  • rabbimin beni korudugu anlar mustesna risale yusuf aleyhisselam

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*