Kul hakkı versus insan hakkı

Hıristiyan Batı kültüründe “insan hakları” kavramının kökeni hümanizma telakkisine dayanır.

Hümanizma, genelde her tür otoriteye karşı, özelde kiliseye karşı insanı özgür kılma çabası olarak ortaya çıkar. 14. yy.dan başlayarak bu çabaya nesnel bir temel bulma adına antik Yunan-Roma kültürüne müracaat edilmiştir. Çünkü bu kültürlerin mücerret insan kafasının ürünü olduğu kabul ediliyor ve kilise kültürüne karşı antik kültürü öne alarak savaşım verilmek isteniyordu.

Hümanizma, bazılarının düşündüğü gibi mücerret bir insan sevgisinin öne çıkartılması gayretiyle ilintili değildir. Evet, böyle bir gayret var, ancak bu gayreti besleyen telakki kiliseye karşı insanı özgür kılma niyetinin üzerine kuruludur. Nihai amaç insan sevgisi değil, fakat kilisenin otoritesini arka plana itme gayretidir. Bu telakki tarzı sonuçta amaçlanmamış ürünlerini ortaya çıkarmıştır: başka faktörlerin de desteğiyle Avrupa insanı, dünyayı keşfetme zımnında yeni ticaret yolları bulmuş, bilim, sanat ve felsefede yeni telakki tarzlarına ulaşmıştır.

Avrupa”da bireyciliğin (individüalizm) kökeni, liberal düşünce hümanizmaya dayanır. Rönesans”la birlikte sanatçının kişisel imzasını kullanması veya edebiyat ürünlerinde (örnekse Shakespeare) bireysel kişiliklerin resmedilmeye başlanması, hep bireyi öne çıkartma gayretleriyle ilgilidir. Ve bunun da kökeninde birey olarak insanın kiliseye başkaldırısı söz konusudur.

Nihayet 1789 Fransız İhtilali ile ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, insanların özgürlüğünü, eşitliğini, zulme karşı direnme hakkı bulunduğunu, her türlü egemenliğin temelinde millet olduğunu, mutlak egemenliğin kişinin veya bir grubun değil fakat milletin elinde olacağını, yöneticilerin millete karşı sorumlu olduğunu dermeyan ediyordu.

Fark edileceği gibi bu bildirge de, isim olarak zikretmemekle birlikte, her satırında kilise otoritesine karşı bir başkaldırıyı dile getiriyordu. Daha önceki yüzyıllarda krallara taç giydiren merciin Papalık (yani kilise) olduğu hatırlanırsa, durum daha bir vuzuh kazanır.

Keza 16. yy.”da Reform hareketi aynı şekilde merkezî kilise otoritesini bertaraf edip onun yerine millî kiliselerin kurulmasını amaçlıyordu.

Özetle söylersek, bütün bu hareketlerin ve telakki tarzının dibinde, insana, kilise karşısında kişi olduğunu telkin etme maksadı yatmaktadır. İnsana, kiliseye karşı lisanı hal ile söyletilen şey: “Ey kilise, sen sensen, ben de benim; senin bana karşı hakların varsa, benim de sana karşı haklarım var!”

Müslüman toplumlar kiliseli bir hayat sürmediklerinden bu telakki tarzı onlara yabancıdır. Müslümanlar “kul hakkını” bilirler. “İnsan hakları” özneye dönük bir karakter taşırken “Kul hakkı” ötekine dönük bir nitelik taşır. Birinde kendi benini öne çıkartma gayreti varken, ikincisinde ötekinin (başkasının) hakkını ihlal etmeme titizliği öne çıkar.

İnsan hakları söyleminin özü “benim mülkiyet hakkım, benim konuşma hakkım, benim din ve vicdan özgürlüğüm, benim seçme hakkım” tarzında dışarıya karşı bir beyanı dile getirmeye matuftur. Kul hakkında ise “aman başkasının hakkını yemeyeyim, aman başkasının mülkiyetine bir haksızlık yapmayayım, aman başkasının dinine, vicdanına ilişkin bir hakkı ihlal etmeyeyim” dikkati söz konusudur.

İnsan hakları söylemi, insanın, kiliseye karşı özgürlüğünü dermeyan ederken sonuçta bencilliğe dönük bir söylem haline gelmişken, kul hakkı baştan beri ve daima diğerkâmlığı öngörmektedir. İlki bencilliğin, ikincisi özgeciliğin ifadesidir.

Kul hakkı meselesi (2)

Bir süre önce bu sütunda yayınlanan “Kul Hakkı Versus İnsan Hakkı” (16 Aralık 2012/Pazar) başlıklı yazımız üzerine kafasında sorular oluşmuş olan bir okuyucudan (Ahmet Tanleme, 20 Aralık 2012/Perşembe) şöyle bir mektup almıştım. Şunları dile getiriyordu:

“Sayın Rasim Özdenören,

Biraz gecikmeli okuduğum “Kul hakkı vs insan hakkı” başlıklı yazınız şu cümlelerle bitmektedir: “İnsan hakları söylemi, insanın, kiliseye karşı özgürlüğünü dermeyan ederken sonuçta bencilliğe dönük bir söylem haline gelmişken, kul hakkı baştan beri ve daima diğerkâmlığı öngörmektedir. İlki bencilliğin, ikincisi özgeciliğin ifadesidir.”  Bu cümlelerinize özünde itirazım olmamakla birlikte, bencil olması gereken Batı toplumlarında gördüğüm davranış biçimleri ile özgeci olması gereken toplumumuzun dindar veya dindar olmayan kesimlerinde gördüğüm, saygının ne olduğundan habersiz ve diğerkâmlıkla hiç ilgisi olmayan davranış biçimlerini uzun yıllardır kendimce âcizane sorgulamaktayım. Doğal olarak, kul hakkının bu kadar önemli olduğu dinimizin asırlardır bu topraklarda yaşanması nedeniyle, ister az dindar olsun ister çok, insanlarımızın çoğunluğunda “karşısındakine saygı” kavramının çok daha gelişmiş olması gerekirdi.

Bu hususun yanı sıra, diğerkâmlığın gereği olarak “toplumsal vazifelere önem verilmesi” hassasiyetinin de toplumumuzda gelişmiş olması gerekirdi. Her iki konuda da Batı toplumlarından çok geride olduğumuzu müteaddit defalar müşahede ettiğim için, bizim “kul hakkı” anlayışımızın içi boş bir söylem olup olmadığını sorgulamaya başladım. Bu düşünceme karşılık, siz, tarihsel gerekçelerle bezenmiş uzun bir izahat ortaya koyabilirsiniz. Bu açıdan yapılacak izahata karşı, size herhangi bir itirazda bulunamam. Ben kul hakkını, özü ve kavramın içinin yeterince doldurulmamış olması açısından sorguluyorum ve kendimi ikna edecek bir sonuca ulaşamıyorum. Mevlana Hazretleri”nin, “Öğrenirken kibir elbisesini bedeninden çıkar, alçak olma elbisesini giy” sözünü çok önemseyen bir okurunuz olarak şimdi de size müracaat ediyorum. Sadece bu konuyu ele alan bir köşe yazısı yazabileceğinizi düşünüyorum.”

Cevaplar:

1. Batı toplumlarını sanırım gözümüzde fazla büyütüyoruz. Neticede onlar da insan ve bizim insanımızın taşıdığı zaafların tümünü onlar da taşıyor. Belki zenginliğin getirdiği bir doymuşluk farkı gözlemlenebilir. Ama aynı durum bizim insanımız için de geçerlidir.

2. Kul hakkı gibi bir kavrama sahip bulunan Müslümanların nasıl olup da karşısındakine saygıda kusur işlediği vurgusu: nüfusa Müslüman olarak kayıtlı olmak başka, Müslümanca bir bilinç taşımak daha başka bir şeydir, değil mi?

3. Toplumsal hassasiyetlere gereken önemin verilmemesi durumu da söz konusu bilinçle ilişkilendirilebilir.

4. İnsani değerler açısından “Batı toplumlarından çok gerilerde bulunduğumuz” hususundaki hükmü bence bir kere daha gözden geçirmek gerekir. Buna bağlı olarak “kul hakkı söyleminin içi boş bir kavram” olup olmadığını sorgulamak istiyorsunuz. Bana kalırsa içi boş olan bu kavram değildir. Bu kavram önümüzde dolu dolu duruyor. Fakat bu kavramın gereğini yerine getirecek bilinçte insanların var olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor.

İlkenin doğruluğu ile bireyin yanlışı arasında birini diğerine irca etmemeli. Doğru bir ilkeyi, birileri uygulamıyor veya yanlış uyguluyorsa, bu durumda, ilkeyi değil, o kişiyi sorgulamalı.

Karşısındakine saygı duymayı da bir önceki cümlede öngörülen perspektiften değerlendirmek gerekir. Bu topraklarda yaşayan insanlar, unutulmasın ki, uzun yıllar boyunca kendi dininin gereğini yaşamaktan uzak tutulmaya çalışılmıştır. Böyle olunca insanların bazı duyarlıkları törpülenmiştir. İnsanı tümüyle çevresinden soyutlayarak düşünemeyiz. O, bir anlamda toplumunun da bir ürünüdür

Kul hakkı kavramının içi boş değil. Fakat kul hakkı kavramına sahip çıkması gereken kimselerin içi boşaltılmıştır. Böylece o, iki dinden de avare hale getirilmiştir. Ne terk ettiği veya ettirilmek istendiği dinin adamı olabilmiş; ne de benimsemesi istenen Batı kültürünün değerlerine uyum sağlayabilmiştir. Tam anlamıyla iki cami arasında binamaz kalmıştır.

 

Rasim Özdenören

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*