Kul Emrindeki Kırk İncelik

Deki: Ey kafirler …” (Kâfirûn, 1).

Bil ki sûrenin başında “(De ki)” demesinin şu incelikleri vardır:

1) Hz. Peygamber (s.a.s), bütün işleri hususunda, rıfk ve yumuşaklıkla hareket etmekle emrolunmuştu. Nitekim Hak Teâlâ, “Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, onlar senin etrafından dağılırlardı”{Al-i imran, 169), Allah’dan olan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak oldun, mü’minlere karşı son derece şefkatli ve merhametli oldun. Çünkü, “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”(Enbiyâ, 107) buyurmuştur] Hz. Peygamber (s.a.s), insanları Allah’a en güzel şekil ve yol ile çağırmakla memurdu Çünkü Allah Teâlâ, “Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et” (Nahl, 125) buyurmuştur. Durum böyle olunca ve Hz. Peygamber (s.a.s) onlara, “Ey kafirler” diye hitap edince, onlar, “bu kabalık sana nasıl uygun düşer” dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) de, “Ben böyle söylemekle emrolundum. Bunu kendiliğimden söylemiş değilim” diye cevap verdi. O halde, ayetin başındaki “De ki” sözüyle murad edilen, işte bu hususun ortaya konmasıdır.

2) Hz. Peygamber (s.a.s)’e, “En yakın akrabalarını inzar et”(şuara, 214) denilip, o da, “De ki: Ben sizden akrabalarına duyulan sevginin dışında sizden herhangi bir ücret istemiyorum” (şura, 23) ayetinden anlaşıldığı üzere akrabalarını sevip, dolayısıyla akrabalık ve neseb birliği, sert bir tavrın ortaya konulmasına mani gibi olunca, Hak Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)’e sert ve kaba davranmasını açıkça emretmiştir. İşte bu yüzden ona “De ki:” denilmiştir.

3) Hz. Peygamber (s.a.s), “Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebhğ et. Eğer böyle yapmazsan, görevini yapmamış olursun”(Mâide, 67) denilip, kendisine indirilen şeylerin hepsini tebliğ etmesi emrolunup, Hak, Teâlâ ona, “(Ey Habibim) De ki: Ey kafirler…” buyurunca, Hz. Peygamber, sanki, “Allah Teâlâ bana, vahyettiklerinin tümünü aynen tebliğ etmemi emretti. Bana indirilen şey ise, “De ki: Ey kafirler…” ifadesinin hepsidir. Binâenaleyh ben de bunu insanlara, aynen indirildiği gibi tebliğ ediyorum” demek istemiştir.

4) O kafirler, bir yaratıcının varlığını, kendilerini yaratan ve rızık verenin o olduğunu kabul ediyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ, “Şayet “gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, onlar, “Allah” derler”(Lokman,25) buyurmuştur. Kul, başkalarından kendine gelince tahammül edemeyeceği şeylere, efendisinden gelince katlanır. Hz. Peygamber (s.a.s) de eğer “Ey kafirler” demiş olsaydı, onlar bunu, Hz. Peygamber (s.a.s)’in bir sözü olabileceğini düşünüp, belki de buna tahammül edemeyerek, Hz. Muhammed (s.a.s)’e eziyet edebilirlerdi. Ama bu ifadenin başında, “De ki” emrini duyunca, onun, bu sert ifadeyi, gökleri ve yeri yaratandan naklettiğini anlamış olurlar da buna katlanabilir ve Hz. Peygamber (s.a.s)’e olan eziyetleri artmaz.

5) Cenâb-ı Hakk’ın, “De ki” ifadesi, Hz. Muhammed (s.a.s)’in, Allah katından bir elçi (peygamber) İmasını gerektirir. Binâenaleyh her nezaman ona, “De ki” denilse, bu ifade, onun peygamberliğinin kesin olduğu hususunda, yeni yayınlanmış (ilan edilmiş) bir belge gibi olur. Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)’in alabildiğine yüceltildiğini gösterir. Çünkü bir padişah, memleketin idaresini, adamlarından birine havale edip, o adamı için, her ay ve her yıl yeni belgeler yazıp gönderince, bu, padişahın o adamına çok önem verdiğine ve her gün onun şeref ve saygınlığını artırma niyeti içerisinde olduğuna delalet eder.

6) Kafirler, “bir yıl senin ilahına biz ibadet edelim; bir yıl da sen bizim ilahlarımıza ibadet et” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s) sanki, “Bu hususta Rabbimin emrini sorayım” demiş de, Allah Teâlâ da, “Ey Resulüm “De ki: Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam” demiştir.

7) Kafirler, Hz. Peygamber (s.a.s) hakkında kötü şeyler söylüyorlardı. Allah Teâlâ da kafirleri bundan menediyor ve bu hususta onlara cevap veriyor, mesela, “Sana buğzeden (yok mu), işte asıl zürriyetsiz olan odur”(Kevser, 3) buyurmuştur. Buna göre Hak Teâlâ burada da şöyle demiştir: “Onlar senin hakkında kötü şeyler söyleyince, bizzat Ben onların cevabını veriyorum. Binâenaleyh onlar Benim hakkımda kötü şeyler söyleyip, ortaklarım olduğuna inanınca, buna da bizzat sen cevap ver ve “Ey kafirler, sizin taptıklarınıza ben tapmam” de.”

8) “Onlar sana “ebter” (zürriyetsiz) dediler. Şimdi eğer sen onlardan, kısas yoluyla hakkını almak istersen, onları söylediğin şey hususunda sadık olmak şartıyla, kötü sıfatları ile zemmet ve (mesela), “Ey kafirler…” de.” Şimdi bu iki şey arasındaki fark şudur: Onlar, seni, senin fiilin olmayan ve senden kaynaklanan bir şeyle ayıpladılar. Sen ise onları, onların fiili olan şeyle ayıplıyorsun.

9) Senin, “Ey kafirler, sizin taptıklarınıza, ben tapmam” demen halinde, onlar, “Bu senin mi, yoksa Rabbinin mi sözü? Eğer Rabbinin sözü ise, Rabbin, “Ben bu putlara ibadet etmem” demiş olur. Halbuki bizbu ibadeti, Rabbinden değil, senden istiyoruz. Yok eğer bu, senin sözün ise, kendiliğinden, “Ben bu putlara ibadet etmem” demiş olursun. O halde daha niçin, sana bunu söylemeyi Rabbinin emrettiğini söylüyorsun” derler. Ama Hak Teâlâ, ayetin başında, “De ki;” deyince, böyle bir itiraza mahal kalmaz. Çünkü “De” ifadesi, Hz. Muhammed (s.a.s)’in, putlara tapmaması ve onlardan uzak kalmasının, Allah tarafından ona emredildiğine delalet eder.

10) Eğer, ayet “Ey kafirler…” şeklinde indirilmiş olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s), hiç şüphesiz o zaman bunu aynen okuyacaktır. Çünkü onun, vahiy hususunda hainlik yapması mümkün değildir. Fakat Hak Teâlâ “Peki…” buyurunca, bu, bu vahyin onlara tebliğ edilmesi gerektiği hususunda bir te’kid gibi olmuş olur. Te’kid ise, bu işin çok önemli olduğunu gösterir. İşte böylece bu ifade, onların söyleyip, Hz. Muhammed (s.a.s)’den yapmasını teklif ettikleri şeyin, son derece yanlış ve çirkin bir şey olduğuna delalet etmiş olur.

11) Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: “Korkunca, tahiyye yapmak caizdir. Fakat şu anda, senin kalbini Biz, “Hiç şüphesiz Biz sana kevseri verdik” ve “Sana buğzeden (yok mu), şüphesiz zürriyetsiz olan odur” ayetlerimizle takviye ettiğimize göre, artık onlara aldırmaman, dönüp bakmaman ve “Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam” demen gerekir.

12) Allah Teâlâ’nın kuluna doğrudan doğruya hitab etmesi, o kulun yüceliğini gösterir. Baksana Allah Teâlâ, Kıyamet günü kafirlere konuşmayacağı hususunu, kafirlerin hor ve hakirliğini gösteren şeyler cümlesinden saymıştır. Binâenaleyh Hak Teâlâ, şimdi, “Ey kafirler” demiş olsaydı, bu şifahi bir hitab olması açısından, ta’zimi; onları küfürle tavsif etmesi açısından da bir eziyeti gerektirirdi. Eziyet de ikram ve ta’zim İle onarılmış olurdu. Ama Hak Teâlâ, “De ki: Ey kafirler…” buyurunca, bu hitab edilme şerefi Hz. Muhammed (s.a.s)’e; küfürle tavsif etme olan hor ve hakir kılma da o kafirlere yönelik olmuş olur. Dolayısıyla burada, evliyaullahın (Allah dostlarının), tazimi; Allah düşmanlarının İse hor ve hakir kılınmaları hususu yatmış olur ki bu son derece güzel bir şeydir.

13) Hz. Muhammed (s.a.s) de onların kavmindendi ve onlara karşı alabildiğine şefkat ve re’fet içindeydi. Onlar da, Hz. Muhammed (s.a.s)’in yalan söylemediğini kesinlikle biliyorlardı. Şimdi çocuğuna çok şefkat duyan, son derece doğru ve yalandan uzak olan bir baba, kalkar da çocuğunu büyük bir ayıpla tavsif ederse, eğer o çocuğun aklı varsa, kendisine son derece şefkatli bu babasının, kendisini ancak, söylediği bu hususta doğru olduğu ve gizleyemeyecek bir durumda olduğu için böyle söylediğini bilir. İşte bu sebeple Hak Teâlâ, “Sen onlara son derece şefkatli ve yalandan alabildiğine uzak olduğun halde, onları bu şekilde tavsif ettiğini, dolayısıyla da kendisinin bu kötü sıfatı {kafirlik sıfatını) taşıdıklarını bilebilmeleri için, onlara “(Ey resulüm), “Ey kafirler” de” buyurmuştur. Çünkü bu, bazan onları, böylesi kötü sıfatlardan uzaklaşmaya ve sakınmaya sevkedebilir.

14) Akrabanın niyet etmesi ve vahşice davranması, başkalarının eziyetinden daha ağır ve çetin gelir. Binâenaleyh ey Resulüm, sen de, onların kabilesindensin, onlar arasında büyüdün. Haydi onlara, “Ey kafirler” de. Belki böylece bu söz onlara daha ağır ve çetin gelir de, onları küfürden uzaklaşmaya ve bu hususta düşünüp araştırmaya sevkedici olur.

15) Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: Biz Asr Sûresi’nde “İman edip, salih ameller işleyen ve de biribirlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden kimseler müstesna, bütün insanlar zarardadır” buyurduk. Kevser Sûresi’nde de, “Hiç şüphesiz Biz sana kevseri verdik…” diye beyanda bulunduk. Sen de, “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 2) emrimizin gereği, iman edip salih amelde bulundun. Geriye üzerinde, karşılıklı hakkı ve sabrı tavsiye etme hususu kalmıştır. Bu iş ise, senin onları lisanen ve aklî delillerle, Allah’dan başkasına ibadetten alıkoymandır. O halde, “Ey kafirler, ben sizin taptıklarında, tapmam” de.”

16) Hak Teâlâ sanki şöyle demektedir: “Ey Muhammed, hani ben kısa bir zaman için, sana vahiy göndermeyince, kafirlerin, “Allah Muhammed’i terketti ve ona öfkelendi” dediklerini unuttun mu? Hani bu, sana çok güç gelmişti de Ben sana Duhâ Sûresi’ni indirmiş ve kuşluk vakti ile kararlığını iyice döktüğünde geceye yemin ederek, Rabbinin seni terketmediğini ve sana öfkelenmediğini bildirmiştim. Binâenaleyh sen, benim seni bir ay kadar bir müddet için yalnız (vahiysiz) bırakmaması kabullenemeyip, kalbin için yalnız (vahiysiz) bırakmamamı kabullenemeyip, kalbin bundan hoşnud olmayıp, aleme, “Rabbin seni terketmedi ve sana kızmadı” diye ilan ettiğine göre, şimdi beni bir aylığına terketmene ve onların ilahlarına tapmakla meşgul olmana kalbin razı olur mu? Şu halde, ben o töhmeti reddettiğime göre, sen de, bütün aleme karşı, bu töhmeti reddederek, “Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam” diyerek ilan et.

17) Müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s)’den bir yıl kendi ilahlarınıza, kendilerinin de bir yıl onun ilahına tapmayı tekfif edince, Hz. Peygamber (s.a.s) sustu ve bu konuda birşey söylemedi. Bu sükut, Hz. Peygamber (s.a.s)’in, onların dediklerinin hak olduğunu kalben onayladığı için değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), onların bu tekliflerinin batıl olduğunu kesinkes biliyordu. Fakat o, onlara ne şekilde cevap vereceğini, yani bu işin imkansızlığına dair aklî deliller getirmek ile mi, yoksa onları bundan kılıçla (savaşla) menetmekle mi, yahut da Allah’ın onlara azab indireceğini söylemekle mi cevap vereceğini düşündüğü için durmuştu. Ama o kafirler, bu duru şu ganimet (fırsat) bilerek, “Muhammed, bizim dinimize meyletti” demişlerdi. İşte bu sebeple Hak Teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: “Ey Muhammed, senin bu hususta duraklayıp cevap vermemen, aslında doğrudur. Fakat bu, bir batılı doğurmuştur. Binâenaleyh o batıl-asılsız düşünceyi bertaraf etmek için, onarımda bulun ve hakkı açıkça ilan ederek, “Ey kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam” de.

18) Hz. Peygamber (s.a.s), Rabbi ona Miraç gecesinde, “Beni öv, medh-.ü sena et” deyince, uluhiyyetin heybeti, ona hükümran olarak, “Ben sana layık övgülerde bulunamam” dercesine susmuştu ve bu susma son derece güzel olmuştu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s) adeta, “Hz. Allah’ın heybetini nazar-ı dikkate aldığın için, O’nu övüp sena etme hususunda durakladın, sustun. Binâenaleyh, düşmanlarını zemmetme hususunda lisanını söz ve salıver de, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam!” de… Böylece, susman da, Allah için, konuşmanda Allah için olsun..” denilmek istenmiştir. Şöyle bir izah da yapılabilir: “İlahî huzurda bulunmanın azamet ve heybeti, senden konuşma gücünü aldı. Binâenaleyh sen, burada söyle ki, senin sözünün heybeti de, o kafirlerden, konuşma gücünü alsın, celbetsin..”

19) Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “Sen onların taptıklarına tapma” demiş olsaydı, bu sözden, Hz. Peygamber (s.a.s)’in lisanen, “Sizin taştıklarınıza tapmam..” demesi gerekmezdi. Ama, O, Hz. Muharnmed’e, bizzat lisanı ile, “Sizin taptıklarınıza tapmam..” demesini emredince, Hz. Peygamber (s.a.s)’e, onların taptıklarına asla tapmaması gerekmiştir. Eğer böyle yapmış olsaydı, onun sözü yalan olmuş olurdu.

Böylece, Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “De ki, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” buyurunca, bu sözden, Hz. Peygamber (s.a.s)’in bunu, bu hususu, kalbi, lisanı ve uzuvlarıyla kabullenmediği neticesi çıkar. Ama Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “Onların taptıklarına tapma” demiş olsaydı, bu sözden, Hz. Muhammed (s.a.s)’in, onların taptıklarına tapmadığı neticesi çıkardı, ama, Hz. Peygamber (s.a.s)’in, bu hususu kabullenmediğini lisanen ortaya koyması neticesi ortaya çıkmazdı. Halbuki, alabildiğine kabullenmemenin ise, ancak hem o işi bizatihi terketmek, hem de o işi lisanen yadırgama, yapmamayı bildirme ile olacağı malumdur. İşte bu yüzden, Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “De ki…” buyurması inkardaki ileri bir derece ve şiddeti ifade eder. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, “De ki: Ben, sizin taptıklarınıza tapmam…” buyurmuştur.

20) Tevhidin, yani Allah’ın bir olduğunun ifade edilmesi ve ortakların bulunmadığının dile getirilmesi, arifler için bir cennet; müşrikler için de ateştir, cehennemdir. Binâenaleyh, sen, sözünü, muvahhidler için bir cennet; müşrikler için de bir cehennem yap da, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam!..” de.

21) Kafirler, “Siz, bir yıl senin ilahına; sen de bir yıl, bizim ilahımıza ibadet et” deyince, Hz. Muhammed (s.a.s) sustu ve “Eğer ben bunlara şifahen reddiyede bulunursam, gücenirler ve kalblerinde, İslâm’a karşı bir nefret meydana gelir…” düşüncesine kapıldı. Bu sebeple, Cenâbı Hak, adeta, Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “Ey Muhammed, niye reddetmedin de sustun?.. Onların sana va’d ettikleri, dinini kabul etmeleri hususunda da bir arzu içine girmene gelince, bu hususta senin onlara ihtiyacın yoktur. Çünkü biz sana, “Kevser”i verdik. Onlardan korkmana gelince de, biz senden bu korkuyu “Sana buğzeden (yok mu)? Asıl zürriyetsiz olan işte odur…” buyurmak suretiyle izale ettik. Öyleyse, onlara bakma ve onların sözlerine aldırma da, “ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam” de…” demek istemiştir.

22) “Ey Muhammed, ben, senin hakkını, kendi hakkıma üstün tütüp da, “Kitaplılardan ve müşriklerden küfredenler…”(Beyyine, 1) dediğini, böylece küfür meselesinde, ehl-i kitabı, müşriklerden önce getirdiğini unuttun mu? Çünkü, ehl-i kitabın tenkitleri, senin, müşriklerin tenkitleri ise, benim hakkımda idi. Böylece ben, senin hakkını Benim hakkımdan üstün gördün de, kınama hususunda, (Beyyine Sûresi’nde), senin hakkını benim hakkımdan önce getirdim… Sen de, böyle yapmıştın. Çünkü, onlar, (Uhud’da) senin dişini kırınca, sen, “Allahım, kavmime hidayet nasib et… Zira onlar bilmiyorlar” demiştin. Ama, Hendek Savaşı’nda, onlar seni, kılacağın namazdan alıkoyduğunda ise, “Allahım, bunların karınlarını ateşle doldur…” demiştin. Binâenaleyh, burada da, sen onlardan ister kork, ister korkma, benim hakkımı kendi hakkına üstün tut da, onların sözlerini kabullenmediğini ortaya koy ve “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam… de.”

23) Cenâb-ı Mak adeta şöyle demek istemiştir: “Zeyd’in karısı (Zeyneb) hadisesi, bu hadiseye nisbetle önemsizdir. Ama ben orada, o hususta, senin, kalbinde bir şey saklayıp da onu senin izhar etmemene rıza göstermedim. Tam aksine sana, itap yollu, “Allah’ın ortaya koyacağı şeyi içinde tutuyor, insanları sayıyor, dedikodularından korkuyorsun… Halbuki, sayılmaya daha layık olan ise Allah’tır” dedim. Şimdi ben, o önemsiz hadisede, senin, meseleyi ortaya koymana ve ancak insanların dedikodularına aldırmamana razı olurken, şimdi bu meselede —ki bu, en büyük meseledir—, senin susmana nasıl razı olabilirim? O halde, açık seçik olarak, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de..”

24) Ey Muhammed, Ben sana, “İsteseydik, her beldeye bir uyana gönderirdik…” (Furkan, 51) dememiş miydim? Sonra ben, bunca gücüme rağmen, senin tarafını gözettim; senin kalbini hoşnut etmeyi yeğledim ve aleme, “Ben bu risalet görevini, Hz. Muhammed (s.a.s)’le başkaları arasında müşterek yapmayacağım. Tam aksine, bu risalet görevi başkasının değil, onundur” diye haykırdım. Çünkü ben, “Fakat o, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur”(Ahzab,40) dedim. O halde sen, senin tapınılma hususunda, başkalarının benim ortağım olmalarının aklen imkansız olduğunu bildiğin için, senin böyle bir ortaklığın olamayacağını, aleme haydi haydi haykırman ye “Ey o kafirler, sizin taptıklarınıza tapmam” demen gerekir.

25) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demiştir: “O topluluk sana geldiler. Onların sana; senin de, onların dinine uyman hususunda seni arzulandırdılar da, sen de, bu hususu kabullenmeme ve reddetme hususunda sustun. Halbuki ben, sana yapılan biati, Bana yapılmış biat addetmemiş miydim? Çünkü Ben, “Sana biat edenler yok mu? Onlar aslında Allah’a biat etmişlerdir” (Fetih, 10) demiş, böylece sana yapılan bağlılığı, Kendime olan tabi oluş addetmiştim. Çünkü Ben ayrıca, “Ey Resulüm, de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…”(Tevbe,3) dedim. O halde, sen de bunu, açıkça ifade et ve “Ey o kafirler, sizin taptıklarınıza tapmam…” de.

26) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: “ben sana karşı, bir babanın çocuğuna karşı duyacağı şefkatten daha fazla şefkat duymadım mı? Hem sonra, kişinin babasının yanında aç ve çıplak kalması, yabancıların yanında tok kalmasından daha güzeldir. Nasıl böyle olmasın ki?! Açlık, onlar içindir. Zira onların putları hayattan uzak ve aç, bütün sıfatlardan ise soyutlanmışlardır.

Ve üstelik onlar, ilimden nasibsiz, takvadan halidirler. Sense Beni denedin. Ben seni yetim, kaybolmuş ve fakir bulmadım mı? Senin kalbini genişletmedim mi? Ebû Bekir es-Sıddîk’ı, sana bir hazine; Ömer el-Faruk’u heybet; Osman’ı (mali yönden) bir destek; Ali’yi de, ilmin kalesi olarak vermedim mi? Senin beldeni harap etmeye çalışırlarken o fil ordusunun hakkından gelmedim mi? Kuş ve ya yolculukları hususunda, atalarına kafi gelmedim mi? Sana, kevser’i vermedim mi? Senin hasmının zürriyetsiz olduğunu söylemeyi üstlenmedim mi? Senin deden (Hz. İbrahim), putları kırıp geçirdikten sonra bu putlar hakkında, “Niçin, duymayan görmeyen ve sana hiç faydası olmayan şeylere tapıyorsun?..”(Meryem,42) demedi mi? O halde, sen de bu putlardan uzak ve beri olduğunu açıkça ifade et de, “Ey o kafirler ben sizin taptıklarınıza tapmam” de.”

27) Allah Teâlâ adeta şöyle demek istemiştir: “Ben sana, “Allah’ı, atalarınızı anmanız gibi ya da daha ileri derecede anınız… “(Bakara, 200) ayetini indirmedim mi? Hem sonra, birisi, senin iki baban olduğunu söylese, öfkelenir, bunu kesinlikle kabul etmez ve bu husustaki tavrını alabildiğine ortaya kor ve hatta, “Ben evlilikden doğmuş bir çocuğum… Zinadan doğmuş bir çocuk değil!” dersin. Binâenaleyh, sen, doğum hususunda bir ortaklığın bulunduğunun söylenmesi durumunda susmadığına göre, ibadetteki ortaklığın bulunması halinde nasıl susarsın? Tam aksine, bunu kabul edemeyeceğini ortaya koy ve bu hususu, çok net bir biçimde nefyederek, “Ey o kafirler, sizin taptıklarınıza tapmam…” de.

28) Cenâb-ı Hak adeta şöyle der: “Ben sana, “Yaratan, hiç, yaratmayan gibi olur mu? Tezekkür etmez misin?!”(Nahl, 17) ayetini indirmedim mi? Ve ben, yaratan ilah (Allah) ile, cansız putları, mabudiyette bir sayan, müsavi addeden kimselerin aklı olmadığına; tam aksine, mecnun ve deli olduklarına hükmettim. Sonra ben, yemin ederek, “Nûn… Kaleme ve yazdıkları şeylere yemin olsun ki, Sen, Rabbinin nimeti sebebiyle bir mecnun değilsin…”(Kalem, 1-2) dedim. Halbuki kafiler, senin mecnun olduğunu söylerler!.. Binâenaleyh sen, onların sözlerini, açıkça reddet. Çünkü, böyle demen, benim, şirk ayıbından beri ve uzak olduğunu; senin de, delilik ve cürüm kusurundan uzak olduğunu ifade eder. O halde sen, “Ey o kafirler, ben, sizin taptıklarınıza tapmam…” de…”

29) O kafirler, putlarına, “ilah” adını verdiler. Halbuki, isimde müştereklik, mana ve özde de müşterekliği gerektirmez. Baksana, erkek ve kadın, insan olma hususunda hakikat bakımından müşterektirler. Ama, daha bilgili ve iktidarlı oldukları için, yöneticilik kocaların payıdır. Yani kim daha bilgili ve daha iktidarlı ise, hüküm vermede, haklarının tümü onundur. Binâenaleyh, kesinlikle, kudret ve ilim namına bir şeyi bulunmayan kimsenin değer verip hüküm biçmede nasıl hakki olabilir?

Burada şu da denebilir: İki erkek ve kadının kendi hanımları olduğunu iddia etseler de, bu hususta anlassalar, bu caiz olmaz. Hatta, bunlardan herbiri, o kadının kendi eşi olduğuna dair beyyine getirse bile, bu kadının onlardan birinin hanımı olduğuna hükmedilmez. İki kimse arasında müşterek olarak alınmış olan cariye de, bunlardan biri için helal olmaz.

Binâenaleyh, iki koca için bir eşin olması ve cinsi münasebetin helal olması hususunda, iki efendi arasında bir cariyenin, bu manada kullanılması caiz olmadığına göre, iki mabûd arasında bir abid nasıl düşünülebilir?! Bunu da geçelim, kim, iki kocanın bir ay biri için, bir ay da diğeri için olmak üzere, bir kadının helal olduğu hususunda anlaşabileceklerini caiz addederse, kafir olur… Şimdi,, ilah ile put arasında bir anlaşmanın olabileceğini caiz gören, kafir olmaz mı? Buna göre Cenâb-ı Hak, Resulüne sanki, “Bu söz ve bu teklif, son derece çirkin bir söz ve tekliftir. Binâenaleyh, sen, bunu alamayacağını açıkça ifade et ve “Ey o kafirler, sizin taptıklarınıza tapmam…” de..”

30) Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: “Hani ben sana, “Ey Resulüm, eşlerine söyle; eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorlarsa…” (Ahzab, 28-29) ayetlerini indirdiğimi, sonra da sen, Aişe’nin dünyayı tercih edeceğinden endişelenip de ona, “Ebeveynine danışmadan, bu konuda sakın bir şey söyleme…” demiştin de, o da, ‘Bu hususta mı ana-babama danışacağım?! Tam aksine ben, Allah’ı, Resûlüllah’ı ve ahiret gününü tercih ediyorum” demişti. Unuttun mu? Demek ki, nâkısâtu’l-akl olan kadın bile,benim rızama ters olan şeyler hususunda duraklamazken göklerin ve yerin Cebbarı ben olduğum halde, sen, benim rızam ve emrime ters olan şey hususunda duraklar mısın? O halde, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de..

31) Allah Teâlâ adeta şöyle demek ister: “Ey Muhammed, sen, “Kim, Allah’a ve Ahiret gününe iman ederse, töhmet mahallesinde durmaz…” dememiş miydin? Hatta bazı meşayih efendiler, kendisinden ayrılmayı isteyen müridlerine, “Hükümdardan korkma…” derler. Mürid, “niçin?” deyince de, şeyh, “Çünkü hükümdar, insanları, şu iki hatadan birine düşürür: İnsanlar, sultanın, onun, alim ve zahid kimselerle içli dışlı olduğu için, dindar olduğuna, yahut da, senin de hükümdar gibi fasık olduğuna inanırlar ki, bu ikisi de hatadır, yanlıştır.

Binâenaleyh, töhmet getiren yerlerden uzak durmanın gerektiği sabit olduğuna göre, ey Muhammed, senin bu söz ve teklif karşısında susman, sana, buna razı olduğun şeklinde bir töhmeti yöneltir. Özellikle, daha önce şeytan, senin okuman arasına, “Bunlar işte yüce kuğulardır. Şefaatları umulur” diye de bir söz sokmuşken… Öyleyse, sen kendinden işte bu töhmeti sil de, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de..”

32) Görünür alem olan bu alemde haklar, ikiye ayrılır:

a) Senin himayesi altında bulunduğun kimselerin hakkı ki, bu, senin mevlandır.

b) Senin himayen altında bulunan kimselerin hakkı ki, bu da, çocuktur. Ama, gel gör ki, biz, mevlaya yapılan hizmetin, çocuğun eğitilmesinden önce geldiği hususunda ittifak etmişizdir. Binâenaleyh, mecazi manadaki mevlanın hakkı önce olduğuna göre, hakiki manadaki Mevla’nın hakkı, haydi haydi önce olur. Öte yandan, rivayet olunduğuna göre, Hz. Ali (r.a), Ebû Cehil’in kızı ile evlenmesi hususunda Hz. Peygamber (s.a.s)’den müsaade istedi de, Hz. Peygamber (s.a.s)’in buna canı sıkılaraka, “İzin vermem, izin vermem, izin vermem.” Çünkü Fatıma, benim bir parçamdır. Onu üzecek olan şey, beni üzer; onu sevindiren şey, beni sevindirir. Allah da, kendi düşmanının kızıyla kendisinin habibinin kızını bir araya getirmez…” demişti.

Buna göre Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: “Sen orada, çocuğunun hakkını nazar-ı dikkate alarak, bu işin olamayacağını açıkça ifade ettin ve bunu, birkaç kez tekrarladın. Şu halde senin burada, Mevlâ’nın hakkını nazar-ı dikkate alarak, bunu kabul etmeyeceğini açıkça, tekrar tekrar söylemen daha evladır. O halde, “Ey o kafirler, sizin taptıklarınıza tapmam. Ve, kalbimde, habibe olan taat ile düşmanın taatını birleştirmem…” de..”

33) Ey Muhammed, sen, Ömer’e, “cennette bir köşk gördüm. Bunun üzerine, “Bu kimindir?” dedin de, sana, “Kureyş’ten bir gencin…” diye cevap verildi de, bunun üzerine sen de, “Kimdir o genç?” demiştin de, onlar da, “Ömer…” demişlerdi. Sen, “Ömer’in kıskançlığından korktum da, oraya girmedim…” dedin… Öyle ki, Ömer, “Ey Allah’ın Resulü, seni de kıskanır mıyım?” demişti. Şimdi buna göre, Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek ister: “Sen, Ömer’in kıskançlığını nazar-ı dikkate alarak, onun köşküne girmedin… Şimdi sen, senin kalbine, Ben’den başkasının taatinin girmesi hususunda, Benim kıskançlığımdan çekinmez misin? Orada sen, bunun olamayacağını açıkça ifade et ve “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam… de…”

34) “Benim sana olan nimetimin, annenizi nimetlerinden aşağı olduğunu zanneder misin?”

Seni, terbiye etmedim mi? Seni, yaratmadım mı? Sana rızik vermedim mi? Sana, hayat, kudret ve akıl verip, hidayet ve tevfikimi sana nasib etmedim mi? Sonra sen, bir zamanlar, aklı henüz gelişmemiş olan bir çocuktun. Sadece, annenin terbiyesini biliyordun. Çünkü sen, annenden daha güzel, daha iyi ve daha cömert bir kadın, meme vermek için kucağına alsaydı, sen nefretini izhar eder ve ağlardın. Eğer o kadın, sana meme verecek olsaydı, “Ben, annemden başkasını istemem. Zira, bana ilk nimet veren odur” dercesine, ağzını yumardın. Şu halde, senin bu hususta nefretini ortaya koyman ve “Ben, Rabbimden başkasına ibadet etmem, zira O, bana en ilk nimet verendir” demen, daha evla ve uygundur. O halde, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de…

35) Yedirip içirme nimeti, akıl ve nübüvvet nimetinden daha aşağıdadır. Sonra sen biliyorsun ki, koyun ve köpek, yedirip içirme nimetini unutmazlar, kendisini doyurandan başkasına dönüp bakmazlar. Peki, insanın, kendisinin yokdan var edilmesi ve kendisine çeşitli nimetler lütfedil meşini unutması nasıl uygun düşer? Hele bu husus, mahlukatın en efdali hakkında nasıl düşünülebilir? O halde de ki, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…”

36) Şafiî’ye göre, nafakayı temin edemeyen kocanın karısından ayrılma hakkı vardır. Dolayısıyla sen, dost ve akrabalarından herhangi fayda ve destek bulamadığına göre, onlaria içice olsan bile, senin de onlardan ayrılma hakkın doğar. Çünkü, senin atan Hz. İbrahim, “Duymayan, görmeyen ve sana herhangi bir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun…”(Meryem,42) demiştir. Senin onlarla içice olduğun farzedilse bile, onlardan ayrılman ve onları terketmen gerekir, halbuki, kaldı ki, sen onlarla içice de değilsin. Şimdi, senin, onlarla içice olmaya yaklaşmayı düşünmen, sana uygun düşer mi? O halde, “De ki, ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…”

37) Bu kafirler, aşırı ahmak oldukları için, ilahların çok oluşunu, tıpkı kendisi sebebiyle zenginliğin arttığı maldaki çokluk gibi zannetmişlerdir. Halbuki durum, hiç de böyle değildir. Tam aksine bu durum, kendisi sebebiyle ihtiyaçların arttığı, ailedeki çokluk gibidir. O halde, ey Muhammed, de ki, benim tek bir ilahım var. Geceleyin, O’nun için namaz kılar, gündüz de onun için oruç tutarım. Ama, henüz ben, O’nun verdiği nimetlerin zerrelerinden tekinin hakkını bile ödeyemedim. O halde-, daha nasıl, ben, birçok ilahlar uydurup onlara ibadet edebilirim? Binâenaleyh, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam!” de.

38) Cebrail (a.s), Hz. Meryem için, insan şekline girince, Hz. Meryem, “Doğrusu ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer sen fenalıktan bihakkın çekinen isen (çekil yanımdan)” (Meryem, 18) dedi ve Allah’ı bırakıp da Cebrail (a.s)’e meyletmekten, Allah’a sığındı. Şimdi sen, mükemmel bir insan, bir erkek olmana rağmen, görülen putlara meyletmeye razı olur mu? O halde, “De ki, ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…”

39) Ebû Hanife’ye göre, kocanın, nafakayı temin edememesi veya, arız olan bir cinsî iktidarsızlık sebebiyle eşlerin birbirlerinden ayrılma hakları doğmaz. Zira koca, ailenin işlerini üstlenen birisidir. Binâenaleyh, kusurlu olması sebebiyle, kocanın bu işleri deruhte etmesinden kaçınması doğru olmaz. Şimdi, Cenâb-ı Hak da, “Herhangi bir kusuru olmadığı halde, senin işlerini üstlenen benim. Binâenaleyh, benden yüz çevirmen nasıl düşünülebilir. O halde, de ki, “ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam..” denilmek istenmiştir.

40) Bu kafirler, kendilerini yaratanın Allah olduğunu kabul etmektedirler. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Şayet sen onlara, gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olursan, “Allah” derler”{Lokman, 25) buyurmuştur. Yine bir başka ayetinde de, “Bana söyleyin bakalım, onlardan arzın herhangi bir kısmını yaratan var mıdır?” (Ahkaf, 4) buyurmuştur. Buna göre, Cenâb-ı Hak adeta, “Bu ortaklık, eğer, “Müzara’a” ortaklığı ise, bu batıldır. Çünkü, tohum, emek, sulama ve koruma… hepsi benden. Putların yaptığı ne?.. Veyahut da bu ortaklık, “vücûh-şöhret” ortaklığı otur. Halbuki bu da olamaz. Baksana putlar, benden daha çok meşhur ve benden daha çok tanınmışlardır. Veya bu ortakçılık beden ortaklığıdır. Halbuki bu da olamaz; çünkü, böyle bir ortaklık cins birliğini gerektirir…

Veyahut da bu ortaklık, “inan ortaklığı” (eşit derecede ortaklık)dır. Bu da olamaz; çünkü burada bir nisab-oran olması gerekir?.. Ama, putların nisabı nedir? Yahut da Cenâb-ı Hak şöyle demek istemiştir: Bu, bir ortaklık değildir. Ne var ki putlar, cebren ve zorla, mülkten paylarını almaktadırlar. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: “Siz, ne biçim cahil kimselersiniz? Yaptığınız bu putlar, sinekten daha acizdir. Allah ” Allah’ı bırakıp da taptığınız o putlar, kesinlikle, bir sineği dahi yaratamazlar”(Hac, 73) buyurmuştur. Binâenaleyh, tohumu yaratan da, onu toprağa atan da, emeği veren de, sulayan da, koruyan da benim. Ama, gel gör ki, sinekten daha aciz olan kimseler zorla ve cebren, benden pay alıyorlar. Bu, akıllı kimseye yakışan bir hüküm değildir. O halde, “Ey o kafirler, ben, sizin taptıklarınıza tapmam” de.

41) Varlık alemindeki her zerre, akılları, Cenâb-ı Hakk’ın zatını ve sıfatlarını tanımaya davet etmektedir. Cenâbı Hakk’ın kanunlarını bilmeye davet edenler ise, salat-ü selam onlara olsun, peygamberlerdir. Her sinek, karasinek ve sivrisinek, Cenâb-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarının bilinip tanınmasına davet edince, Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz Allah, sineği, hatta küçüklükte ondan daha ileri olan bir mahluku mesel olarak getirmekten çekinmez…” (Bakara,26) buyurmuştur. Bu böyledir, zira bu sinekler, zat ve sıfatlarınızın sonradan yaratılmış olmaları sebebiyle, Allah’ın kudretinin tanınmasına; o ilginç yapılarıyla, Allah’ın ilminin ne denli yüce olduğuna ve zat ve sıfatlarının belli bir ölçüde tutulmuş olmaları sebebiyle de, Allah’ın irade sıfatının mevcudiyetine sevkederler.

Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, “Bu gibi şeylerden niçin sakınırsın?” demek istemiştir. Rivayet olunduğuna göre, Hz.Ömer (r.a), halife olduğu günlerde, pazara girdi ve bir işkembe alarak, geri döndü. Bunu, uzaktan, Hz. Ali (r.a) gördü ve onu karşılar ve ona, “Niçin yolunu değiştirdin?” der. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), “Utanmayasın, çekinmeyesin diye…” deyince, Hz. Ömer (r.a), “Benim olan şeyi taşımaktan niye çekineyim…” dedi. Şimdi, Cenâb-ı Hak da adeta şöyle demek istemiştir: “Ömer, dünyevi gıdası olan o işkembeyi taşımaktan çekinmeyince, sana dini bir gıda (ders) veren o sinekten bahsetmekten niçin çekineyim?”.

Öte yandan Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek ister: Nemrud, Allah’tık iddiasına girişince, o sinek, onun ilah olamayacağını haykırmaya başladı. Binâenaleyh, bu kafirler, seni şirke davet edince, sen onlara bunun olamayacağını haykırmak ve açıkça bunu reddetmez misin? O halde de ki, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” Firavun, uluhiyyet iddiasında bulununca, Cebrail (a.s) onun ağzını çamurla tıkadı. Şimdi, eğer sen, güçsüz ve acizsen, herhalde, Nemrud’a musallat olan sinekten daha aciz değilsin. Eğer güçlü isen, Cebrail (a.s)’den daha kuvvetli değilsin.

Binâenaleyh, bu teklifin kabul edilemez bir şey olduğunu açıkça ifade et de, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de.

42) Cenâb-ı Hak adeta, şöyle demek ister: “Ey Muhammed, sen, bizatihi lisanen, “Ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de. Ve bunu bana borç olarak bırak. Çünkü ben, senin bu borcunu en güzel bir biçimde öderim. Baksana, o hristiyan, “Muhammed’in, Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet ederim” deyince, ben, “Hristiyanlıktan uzaklaştığını açıkça ifade etmediğin sürece bununla yetinmem…” dedim. Binâenaleyh Ben, her mükellefe, senin dinine muhalif her dinden ayrıldığını lisanıyla, açıkça ifade etmesini farz kıldığıma göre, sen de, Benden başka her mabudu açıkça reddedeceğini kendine vacib kıl da, “Ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” de.

43) Hz. Musa (a.s)’nın fıtratında sertlik vardı. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onu Firavun’a gönderince, ona, ‘Ve ona yumuşak söz söyleyiniz…” (Tahâ, 44) denildi. Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)’i de insanlara peygamber olarak gönderince, aşırı derece merhametli olduğuna dikkat çekmek için, ona, sertlik göstermesi emredildi de, ona, “De ki, ey o kafirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam…” denildi.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 23/487-497.

Gelen arama terimleri:

  • allah habibini sas nezaman yaratti

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*