Klasik Rollerde Değişim

VI.TOPLUMSAL CİNSİYET PROJESİ

îslam toplumlarında, ailede kadın-erkeğin rolleri, statüleri belirli bir şekil almış ve kadının evin tertip-düzeninden, kocanın evin geçiminden sorumlu olduğu bir yapı benimsenmiştir. İs­lam’ın iki temel kaynağında yer alan bu yöndeki düzenlemeler er­keklik ve kadınlık normlarının bir gereği olarak yorumlanmıştır. Modern dünyada kadın-erkek eşitliğinin öne çıkmasıyla bu rol ve statülerde esnemeler, hatta değişimler meydana gelmiştir.

A- ROL VE STATÜDE FARKLILIĞI ZORUNLU KILAN ÖZELLİKLER

İnsan olarak kadın ve erkek aynı değere (eşdeğer) sahip olsa da cinsiyet farklılıkları açısından aynı değildirler. Bu açıdan birtakım tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda modernliğin öne çıkardığı ana unsur eşitliktir. İslam kültüründe ise bunun karşılığı eşdeğer­lilik ve tamamlayıcılıktır. Şimdi bu konuyu ele almak istiyoruz.

1- Modern Hurafe: Kadın-Erkek Eşitliği

Kadın-erkek hem biyolojik açıdan hem de sosyokültürel konumları / rolleri açısından eşit değil eşdeğerdir.

Kadın-erkek eşitliği, modern kültürün en fazla önemsediği, hatta kutsadığı kavramlardandır. Bu fikrin kökleşmesinde bü­yük ölçüde feminizm hareketinin faaliyetleri etkili olmuştur. Te­melindeki zihniyet de erkek gücünün kadın üzerinde kurduğu egemenliğe tepkidir. Talep de bu güce ortak olmaktır. Bu konu­yu biraz açmak gerekir.

Feminizmin iddialarının özünü, çeşitli alanlarda kadının erkeğin nesnesi ve ötekisi olarak görüldüğü tezi teşkil eder. Bu bağlamda feministler, toplumda ve ailede erkek egemenliğine dayalı eşitsiz bir yapının bulunduğunu, erkeklik gücünün kadın aleyhine bir sömürü ve şiddet aracı olarak kullanıldığını, erke­ğin kadını ezdiğini, değersizleştirdiğini, eve mahkûm ettiğini, tarihî süreçte erkeğe hizmet eden kadın tipi geliştirildiğini ve köleliğe dönüşen klasik itaat kültürünün de bunu pekiştirdiğini, cinsiyetçi ve biyolojik ayırımcılığın öne çıktığını, kadın emeği­nin sömürüldüğünü ateşli bir şekilde savunmuşlar, bu tezlerini sürekli olarak gündemde tutmuşlardır.
Bütün bu tezlerin canlı tuttuğu ve motive ettiği başkaldırı tüm dünyada etkisini göstermiş, bahse konu sorunlara kadın-erkek eşitliği fikri bir çözüm olarak üretilmiş, bu yönde yapılan yasal düzenlemelerle daha da güç kazanmıştır. Söz gelimi Tür­kiye Cumhuriyeti Anayasasının 41. maddesi: “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” şeklinde düzenlenmiştir. Bunun bir uzantısı olarak ülkemizde bu yönde politikalar geliştirilmiş, kadına yönelik pozitif ayırımcılık söy­lemleriyle önemli adımlar atılmıştır.

Modern dünya, ailede iyi bir ilişkinin, taraflardan her biri­nin eşit haklarının ve yükümlülüklerinin olduğu eşitler ilişkisiyle mümkün olabileceği tezini benimsemiştir. Bu düşüncenin oluş­masında, eşitliğin tarafların birbirlerine saygılı davranmasında etkili olacağı ve onun iyiliğini isteyeceğine olan inanç vardır.209
Batılı sosyologlardan bazısı feminizmin tezlerine paralel biçimde bir sorun olarak kadın-erkek eşitsizliğinin temelinde, erkeğin evin geçiminden, kadının ev işinden sorumlu olduğuna dair klasik görev dağılımının bulunduğu tespitinde bulunurlar. Böyle bir vazife paylaşımının eşitsiz olduğunu, bunun altında erkek-kadınların farklı alanlardan sorumlu olduklarının gerekli olduğuna dair örtük anlayışın yattığını ileri sürerler.210

Bu iddia sahiplerine göre kazanan tarafta yer almasıyla er­kek, ev dışında çalışan birisi olarak önemli bir güç, servet ve saygınlık elde etmiştir. Bu durum ev işleriyle meşgul olan kadının daha düşük statüde kalmasına yol açmıştır. Bu iş bölümü anla­yışı da kadınların eşitsizliği kanıksamalarına sebep olmuştur.211

Karı-koca arasındaki eşitlik düşüncesinin yaygınlaşmasına paralel olarak bugün kadınlar hem sorumluluklarının bir kıs­mını erkeklere devretmişler hem de bir hakkı kazanma adına onların yükümlülüklerinden bir kısmını kendi üzerlerine al­mışlardır. En azından belli noktalarda ya da eşitliğin bir değer olarak algılandığı ailelerde karı-kocanın klasik iş bölümü yeri­ne müşterek hayatın eşit parçaları rolünü oynadıkları bir zemin oluşmuştur.

Aile açısından postmodern döneme geçtiğimiz şu günlerde bir değer olarak belirlenen eşitlik fikri bir başka sonuç daha do­ğurmuştur. Heteroseksüel (kadın-erkek arası) ilişkilerin eşitsiz olduğu gerekçesine bağlı olarak eşcinsel (gay ve lezbiyen) evlilik­lerin itici gücünü ve zeminini eşitlik fikri oluşturmuştur. Doğal olarak heteroseksüel ilişkilerin çoğunda yerleşmiş bulunan rol­ler, beklentiler, kısıtlamalardan dolayı eşitsizliğe sebep olduğu sonucuna varanlar, iyi bir ilişkinin ancak eşit taraflar arasında yaşanabileceğini,212 bu açıdan eşcinsel evlilikleri daha eşitlik­çi,213 daha mantıklı bulmuşlardır.214 Eşcinsel evlilikler için eylem yapanlar açık biçimde diğer herkesle eşit haklara ve yükümlü­lüklere sahip olabilmek için eşcinsel evlilikleri önemsediklerini ifade etmişlerdir.215

Bu düşüncede olanlar, heteroseksüel ilişkilerde taraflardan birisinin diğerine göre daha az veya fazla haz alacağı ya da biri­sinin diğerini memnun etmek gibi bir yükümlülük altına girebi­leceği, bunun da eşitliği bozacağı tezini savunmaktadırlar.

Görüldüğü gibi bir olgu olarak kadın-erkek arası cinsel iliş­kilerde erkeğe rol üstünlüğünün sağlandığı ve kadına kısıtlama­lar getirildiği, bu şartlarda da gerçek eşitliğin sağlanamayacağı düşüncesi eşcinsel evliliklere kapı aralamıştır. Nitekim bu tür evlilikler ya da ilişkiler izah edilirken kimin başa geçeceğinin ya da gücün kimde olacağının tammlanmamasmın, rolü bir baş­kasının değil ilişkiye girenlerin bizzat kendilerinin belirlemele­rinin eşitliği sağlayan bir unsur olarak değerlendirilmesi216 de bunu göstermektedir.

Sonuç olarak eşcinsel birleşmeler yoluyla eşitliğin karşıt cins çiftlerde rastlanamayan farklı biçimlerinin elde edilebileceğine inanılmaktadır.217
Eşcinseller iyi bir ilişkinin ancak eşit taraflar arasında yaşa­nabileceği inancını taşımaktadırlar.218

Bütün bu ve benzeri kabuller resmî ve baskın erkek hetero- seksüelliği kurumuna meydan okuyan lezbiyen bir feminizm kolu ortaya çıkarmıştır.219
Modern eşitlik ve özgürlük kavramlarının bir gereği olarak bugün 14 ülke eşcinsel evlilikleri yasalaştırmıştır. En son Fransa 23 Nisan 2013’te eşcinsel evliliğe izin veren kanunu yürürlüğe koymuş ve ilk evlilik (gay) töreni televizyondan naklen yayın­lanmıştır. Batı dünyasında bu tür evlilikleri teşvik eden ve eşitli­ğin nasıl sağlandığını gösteren filmler de yapılmaktadır.

Gelinen noktada eşitlik, sadece eşcinsel evlilikleri tetikleme- miş, aynı zamanda rollerde ve statülerde parçalanma ve değişi­me sebep olmuştur. Bu bağlamda erkeğe ait bazı roller kadına, kadına ait bazı roller de erkeğe geçmiştir. Artık evde birbirini tamamlayarak bir bütün olmuş iki farklı yapıda kişilik değil birbirlerinden biraz rol çalmış ve tek tipleşmiş, birbirinden ba­ğımsız ve belli haklarla karşılıklı paylaşımda bulunan bireyler oluşmuş, farklılıklardan çok benzerliklerin olduğu bir ev ortamı ve evlilik hayatı meydana gelmiş, evlilik nikâh akdi yerine bey akdi (alış-veriş) merkezli bir çerçeveye oturmuştur. Cinsiyetleri ayrı da olsa sanki karşılıklı menfaatlerle bir araya gelen insanla­rın oluşturduğu bir yapı görüntüsü doğmuş, iki adet aynı insan varmış gibi bir ikili oluşmuştur.

Buraya kadar kısa bir panoramasını çizdiğimiz feminist ideolojinin etkisiyle gelişen eşitlik ideolojisi doğrultusunda ta­nımlanan modern kadın ve erkek tipinin tepkisel bir karakter arz ettiği ve çözüm olmaktan daha çok bizzat kendisinin sorun­lu olduğunu belirtmemiz gerekir. Kanaatimiz odur ki kadın ve erkeğin, anatomik, fizyolojik, psikolojik ve cinsiyet farklılıkları sosyal anlamda da eşitliği imkânsız kılan bir özelliğe sahiptir. Çok kısa söylemek gerekirse kadın-erkek arasında yapısal eşit­sizlik vardır. Bu da bir yaratılış gerçekliğidir. Bu farklılık eşitliğe engeldir. Dolayısıyla üzerinde söz söylemeye bile fırsat verilme­den kabullenilmesi gereken bir iman esası ve dogmatik bir değer olarak öne sürülse de ailede kadın-erkek eşitliği, aynı düşüncenin toplumsal mekanizmalara yansıması olan fırsat eşitliği modern hurafelerden birisidir ve ne ailede ne de toplumda huzuru, ada­leti ve mutluluğu sağlayabilecek bir özelliğe sahiptir.

Kadın-erkek eşitliği ideolojisinin tarihî arka planına bakıldı­ğında iki cinsin çatıştığı ve ezilenin kadın olduğu bir fikrî zemin mevcuttur. Bu ortamda eşitlik, kadını erkekten koruma ve erkek tasallutundan muhafaza etme amacına yönelik bir çözüm olarak doğmuştur. Erkeği bastırıp kadını öne çıkararak çatıştıran bir yaklaşımla erkeğin sınırlandırılması ve terbiye edilmesi sonucu elde edilecek bir eşitliğin çözümden ziyade çözümsüzlük getire­ceği aşikârdır.

Bugün fırsat eşitliği adı altında dayatılan hayat tarzı sadece aile kurumunu sarsıcı bir sonuç doğurmamış, aynı zamanda bir­çok açıdan mesela kadının beden ve ruh sağlığı, ev ve aile hayatı üzerinde telafi edilemez olumsuzluklara yol açmıştır. Söz gelimi beden sağlığı bakımından kadın-erkek eşitliğinin modern kadı­na faturası, kalp hastalıklarında erkeklerle eşit noktaya gelmek olmuştur. Ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Birgül Sönmez 23.05.2013 tarihli HABERTÜRK TV’nin sabah haberlerinde yer alan müla­katında kalp-damar hastalıklarında kadınların oranı erkeklere göre daha düşük iken artık eşitlendiğini belirtmiş ve şu gerekçe­yi ileri sürmüştür: “Çünkü kadınlar hayatın yüküne ortak oldu­lar.”

Sönmez, “onların ameliyatları daha riskli, çünkü damarları daha ince…” dedikten sonra şunu ilave etmiştir: “Artık kadın­larımız doğurmuyorlar, doğursalar çocuklarını emzirmiyorlar. Oysa doğum ve emzirme onları gençleştiren bir özelliğe sahip.” Kadınların kalp damar hastalıklarındaki ameliyatı ya da by­pass ve stent gibi tedavilerde damarlarının ince olması sebebiyle erkeklere göre daha riskli olduğunu Prof. Dr. Berent Dişçigil de ifade etmektedir.220

Kadın-erkek eşitliğinin ve kadının evden uzaklaşıp neredey­se toplumsal hayatın bütün alanlarında aktif olarak yer alma­sıyla çocuğun yüke dönüşmesi, doğum oranlarını düşürmüş ve bu durum nüfusu tehlikeye atan önemli bir insanlık sorununa dönüşmüştür. Özellikle kadın-erkek eşitliğinin zirve yaptığı, ka­dının toplumsal hayatın bütün alanlarında aktif olarak rol aldığı ABD ve Avrupa ülkelerinde çeşitli teşviklere rağmen doğumlar ölüm oranlarının gerisinde kalmıştır. Bu, nüfusun yaşlanması ve geriye gidişinin açık işaretidir.

Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalarda eşitlik fikrinin cinsel hayatı olumsuz etkilediğine, eşler arasında cinsiyet farklı­lığı azaldıkça aralarında seks arzusunun da azaldığına dair bul­gulara yer verilmektedir.221

Son tahlilde bir değer yargısı olarak eşitliğin, farklılıkları dikkate almayan, birbirinden bağımsız iki ayrı varlığı aynileşti­ren / özdeşleştiren, iki varlığı tek tipleştiren, evi yuva olmaktan çıkarıp soğuk bir hukuk kurumuna dönüştüren özelliğe sahip olduğunu belirtmeliyiz. Eşitlik, farklılıkların çok önemli bir zenginlik ve güç kaynağı oluşturduğunu göz ardı eden, yaratılış gerçekliğine aykırı olarak bir tarafın artılarını aynısı olamayan öbür tarafa yükleyerek dengeleri altüst eden, ezen, ikiye bölen bir kavramdır. Dolayısıyla kadın-erkeği merkeze alarak söyledi­ğimizde eşitlik hiçbir zaman var olabilecek bir değer olmadığı gibi bunu kabullenmek de birçok açıdan hem erkeğe hem de ka­dına haksızlık oluşturacak birçok soruna sahiptir.

O hâlde kadın-erkeğin konumunu belirleyen değer nedir diye sorulursa bunun cevabı eşdeğerlilik ve tamamlayıcılıktır.

2- Fıtrî Yapı: Kadın-Erkek Eşdeğerliliği

Allah kadın ve erkeği birbirlerine karşı üstünlüklerle donatmıştır (Nisâ’, 4/34)

Ontolojik olarak kadın-erkek arasındaki ilişki eşitlik üzeri­ne kurulamaz. Bu anatomik ve fizyolojik farklılıklar açısından olduğu gibi erkek-dişi arasındaki roller ve toplumsal farklılıklar açısından da böyledir. Kadın-erkek arasındaki bu yapısal eşit­sizlik, eşitliği imkânsız kılar. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde kadınlık ve erkekliğin bir yaratılış gerçekliği olarak eşdeğerliliğinin ve tamamlayıcılığının öne çıktığı görülür. Özellikle Nisâ’ suresinin 34. ayeti kadın ve erkeğin birbirlerine karşı farklı özelliklerle donatıldığına, bunların da üstün yönle­rini oluşturduğuna vurgu yaparken 32. ayette kadın ve erkek, birbirlerinin üstünlüklerinin peşine düşmemeleri konusunda uyarılmaktadır.

Eşdeğerlilik, iki varlığın mevcut farklılıkları ve özellikleriyle diğeri nezdindeki değerini, ağırlığını ifade eder. Kadın-erkeğin birbirleri karşısında bu şekilde konumlandırılması hem fıtrat gerçekliğine daha uygun hem de modern dünyanın dayattığı eşitlik fikrine göre daha anlamlı ve tutarlıdır. Çünkü eşitlikte iki şey bir bütünün iki yarısıdır, aynı özelliklere sahiptir, birisi diğe­ri yerine konulabilir. Bu yönleriyle eşdeğerlilik eşitlikten ayrılır.

Yaratılan varlık, kendisi açısından ne kadar kıymetli ve önemli olursa olsun onun esas değerini, ne kadar anlamlı oldu­ğunu farklılığı ve bu doğrultuda çevresiyle etkileşimi, ilişkisi, kendisine duyulan ihtiyaç ve onun dışındakilerin ona olan ilgisi belirler. Bu, Âşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez / bu ben- deki aşk olmasa” dizelerinde ifade ettiği gerçekliktir.

Kadın-erkek eşdeğerliliğini en güzel anlatabilecek örnek elektrik enerjisi açısından zıt kutupların birbiri için çekim gücü oluşturması, bunların karşılaşması sonucu da enerji ve ışığın doğmasıdır. Burada zıt kutuplar birbirlerinin eşiti değil eşdeğe­ridir. Artı ve eksi birbirinin yerine konulamaz. Varlık bunların karşılaşmalarından doğmaktadır. Bu husus mıknatısta daha iyi görülebilir. Aynı kutuplar birbirini iterken zıt kutuplar birbiri­ni çeker, dinamizm de bundan doğar. Dolayısıyla bu farklılık o kadar hayatidir ki birisi diğerinin varlık sebebi olacak ölçüde önemlidir ve tamamlayıcı özellik oluşturur. Diğer bir ifadeyle birisinin yokluğu diğerini anlamsızlaştırır. Son tahlilde deni­lebilir ki kadın-erkek arasındaki zıtlığın oluşturduğu cazibe ile onun özel şekli ve en ileri derecesi olan aşkı doğuran işte bu ya­pıdır. Bu açıdan bakıldığında “Kadın mı daha önemlidir yoksa erkek mi?” ya da “Kadın mı daha üstündür yoksa erkek mi?” gibi sorular son derece anlamsız ve sanaldır / yapaydır.

O hâlde kadın-erkekten her birisi asli özelliklerini ne kadar baskın biçimde temsil edebilirse o kadar özüne sadıktır ve diğeri için o kadar anlamlıdır, çekicidir. Dengeyi kuran, yapıyı koru­yan, varlığa hayat veren bu özelliktir. Renk karmaşasının kendi asli hüviyetini temsil edemediği gibi kadın ve erkek özellikleri­nin, rol ve statülerinin karmaşıklaştığı durumlarda de ahenkten söz etmek zorlaşır.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin eş için kullandığı zevç kelimesi hem eşdeğerliliğe işaret eder hem de bu özelliği en güzel şekil­de açıklar. Zira zevç kelimesi sözlükte aynı zamanda ayakkabı,terlik ve mest gibi çift giysilerin her bir teki (sağı-solu) için kul­lanılır.222 Karı-koca için kullanılan zevcân / zevceyn ifadesi de bir çift (iki eş) anlamına gelir. Dolayısıyla sağ ayak ile sol ayak ya da sağ ayakkabı ile sol ayakkabı eşit değil eşdeğerdir. Sağ ayak­kabı sola, sol ayakkabı sağa giyilemez, ayakkabı numaraları da farklı olamaz. Ayakkabı metaforu kadınlık ve erkekliği en güzel şekilde açıklamaktadır. Buna göre: Ayakkabı, yalınayak dolaşı- lamayacağı için evliliğin zaruri oluşunu; belirlenen ayağa aidi­yeti yani sağın sola, solun sağa giyilemeyecek oluşu, rolleri; aynı ölçülerde oluşu, denkliği; bir çift ayakkabının ayrılamaz oluşu yani birbirinden ayrılarak müstakil şekilde işleme tâbi tutulma­ması, yekvücut olarak bütünleşmeyi; birisi olmadan diğerinin anlamsızlaşması tamamlayıcılığı; sağ ve solun bire bir aynı ol­mayışı, farklılığı, bunların tamamı eşdeğerliliği ifade eder. Karı (zevç)-koca (zevce) da tıpkı bunun gibidir.

Ayakkabı metaforundan hareket ederek diyebiliriz ki eşlerin ahenkli birliktelik sağlayabilmeleri için öncelikle eşlerden her birisi her şeyiyle diğerinin birebir özdeşi olmadığını göz önünde bulundurarak birbirlerini kendilerine benzetmeye kalkmamalı­dır ve rollerini çalmamalıdır. Aksi tutum ayakkabıların ters gi­yilmesine benzer ve ahengi bozar, yürüyüşü tabii olanın dışına çıkarır. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm karı-kocanın birbirlerine ait farklılıkların peşine düşmemelerini, bir başka ifadeyle rol çalma teşebbüsünde bulunmamalarını talep eder.223

Son tahlilde denilebilir ki kadın-erkeği tutku ve aşk ölçüsün­de birbirine bağlayan, iki bedende yekvücut kılan, ilgiyi çeken, cazibeyi oluşturan işte bu zıt kutupluluktur. Buna göre ahenk ve uyumun sağlanması, mutluluğun doğması, karı-koca bütünlü­ğünün açığa çıkması farklılıkların olabildiğince abartılması ve belirginleştirilmesiyle daha açık ifadeyle eşlerin birbirleri için bir ölçüde erkeksi ve kadınsı karakterlerini kendi tabii sınırları içinde biraz şımartmalarıyla mümkündür. Eşitlik, bu farklılık­ları bastırdığı, törpülediği ve ikiye bölme anlamı taşıdığı için evlilik ahengi açısından işlevsel değil tam aksine sorunludur ve aynı sonucu vermez.

Sonuç olarak bir varlığı anlamlı ve değerli kılan farklılıkları ya da zıtlıklarıdır. Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre aynı şey­den iki adedin bulunmasından iki zıt şeyden birer adet bulunması daha önemlidir. Bazen aynı şeyden binlerce bulunması bir şeyin varlığı için yetersiz ve dolayısıyla değersiz olabilir, onu değerli kı­lan zıt kutuptaki bir başka varlık olabilir. Kadın ve erkek böyledir.

Dipnotlar:

209 Giddens, Sosyoloji, s. 245.
210 Giddens, Sosyoloji, s. 260.

211 Giddens, s. 514.
212 Giddens, 482.
213 A. Giddens, Sosyoloji (trc. C. Güzel), İstanbul 2012, s. 276; Gillian A. Dunne, “Lezbiyenlerin Ev Yaşamı”, Sosyoloji Başlangtç Okumalart (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s. 121,124-125.
214 Gillian A. Dunne, s. 125.
215 Giddens, 481.216 Gillian A. Dunne, s. 120-121.
217 Mesela bk. Giddens, Sosyoloji, s. 276.
218 Bk. Giddens, s. 482-483.
219 Rich, 1981’den naklen Giddens, s. 501.

220 http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Saglik/2010/09/08/bypass_ve_ stent_kadinda_daha_riskli 29.05.2013
221 Gottlieb, Lori, “Does a More Equal Marriage Mean Less Sex?” http://www.nytimes.com/2014/02/09/magazine/does-a-more-equ- al-marriage-mean-less-sex.html?hpw&rreff=magazine&_r=l.

222 Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “z.v.c.” md.
223 Nisâ’ (4), 32.

Saffet Köse – Genetiğiyle oynanmış kavramlar ve Aile medeniyetinin sonu

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*