Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş

Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş
« Allah’ın birbirinizden farklı yarattığı şeyleri iç geçirerek/ ah çekerek imrenerek arzu etmeyin ” (Nisa, 4/32)

“Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkek­lerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 200).

Modern kültür, klasik rolleri ya da statüleri ciddi şekilde sorgulamıştır. Bu noktada toplumsal cinsiyet (gender) projesi ile rollerin ya da statülerin verili değil inşâî olduğu yani toplum­sal cinsiyetin biyolojik olarak belirlenemeyeceği sosyo-kültürel olarak üretileceği fikri önemli bir işlev görmüştür.(Bk. Giddens, 506-508; Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar, İstanbul2009, s. 174 vd.)

Bununla rol ve statülerin kadınlık ve erkeklik normlarına dayalı sabit bir bölümleme olmadığı, bir başka deyişle geleneksel rol dağılımı­nın yaratılış gerçekliğiyle (fıtrat) ilgisinin bulunmadığını ve ta­mamen tarihî dönemin şartlarında oluştuğunu savunurlar. Bu görüşün temellendirildiği zihniyete göre “ev erkeği” ya da “iş ka­dını” şeklinde bir giydirme mümkündür.

Çağdaş dünyada “toplumsal cinsiyet” fikri doğrultusunda rollerin dağılımı hususunda hukuki düzenlemelerin yanı sıra bunu destekleyecek dinamik mekanizmaların da devreye sokul­duğu bilinmektedir. Bu bağlamda sadece yazılı faaliyetler değil görsel medya aktif rol almaktadır. Tanımlayıcı sembollerde geçişkenlik oluşturulması yani erkeğe ait sembollerin kadınlar­da, kadınlara ait sembollerin erkekler üzerinde sergilenmesi bu amaca hizmet eden araç görünümündedir. Söz gelimi Batı dün­yasında başlangıçta erkek simgesi olarak kabul edilen pantolon, şapka ve kravatın kızlara giydirilmesi, kızlara ait bazı süslerin örneğin küpe ya da bayan işareti olabilecek yüzüklerin erkekler­ce takılması, bunların da özellikle gösterilmesi, öne çıkarılması bilinçli bir politikanın ürünüdür. Çeşitli programlarda gençler için rol model olmuş genç bir erkeğin taktığı küpenin görünme­si için profilden görüntülenmesi ve bu mesajla yeni imaja sem­pati ve prestij sağlanması aynı zamanda teşvik anlamına gelen bilinçli bir uygulamadır. Bir başka örnek de saç-sakal ile ilgili­dir. Geleneksel Türk kültüründe erkeği sembolize eden bıyık ve kadını sembolize eden uzun saç bütünüyle değişmiş ve sembol olmaktan çıkmıştır. Bugün kısa saçlı bayanlar, uzun saçlı ve bı­yıksız erkekler dindar çevrelerin de tercihleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Modernlik ateşi İslam dünyasını sarıncaya kadar geçen tarihî süreçte Müslüman toplumlar, bu tür değişimler hususunda ciddi bir hassasiyet göstermişlerdir. Bunun ana sebebi Hz. Peygamberin kadın ve erkeklerin birbirlerine benzeyecek tutum takınmalarına sert tepki vermesidir. Bu bağlamda Rasûl-i Ekrem’in, tavırlarıyla, giyim-kuşamlarıyla ve diğer tercihleriyle erkeğe benzemeye çalı­şan kadınlara, kadına benzemeye çalışan erkeklere, mesela onlara özgü elbiseleri giyenlere Allahın rahmetinden uzak kalması yö­nünde beddua ettiği,(Buhârî, “Libâs”, 61,62, “Hudûd”, 33;..) hatta cennetten mahrum kalacaklarını ifa­de ettiği nakledilmetktedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 134.) Hz. Peygamber’in kadınlara ait bir süslenme biçimi ya da sembol olarak belirlenen kınayı eline yakan bir erkek sahabiyi Medine’nin kasabalarından birisine sürgün ettiği rivayet edilmektedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 134.) Buna benzer hadisler ve bu yönde gelişen kültürel hayat çocukların oyun ve oyuncaklarının bile erkeklik ve kadınlık normlarına göre belirlenmesinde etkili olmuştur Mesela erkek çocuğun bir oyuncak bebekle, kız çocuğun oyuncak silahla oynaması yadırganmıştır. Oyuncağın bir ölçüde çocuğu hayata hazırlayan ve onu bu yönde eğiten bir uğraşı olduğu dikka­te alınırsa bu konudaki duyarlılık daha iyi anlaşılabilir.

Modern kültür, kadınlık-erkeklik normlarında meydana getirdiği karmaşa ve rollerde oluşturduğu geçişkenliğe bağlı olarak Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti tarafından belirlenen bazı kavramların anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Mesela aile kurumundaki esnek ve fonksiyonel hiyerarşiyi (kavvâm-muti), onun genetiğiyle oynayıp katı bir ast-üst ilişkisi ya da cinsiyete dayalı hegemonik bir yapıyla tanımlayarak yöne­ticiyi yetki kullanan despot, yönetileni bir anlamda onun vela­yetinde bulunan köle şeklinde tasvir ederek itici hâle getirmeyi başarmış, neredeyse eşitlik fikriyle bu iki kavramı Müslüman­ların zihninde bile devre dışı bırakmıştır. Özellikle aile içinde karı-kocanın birbirlerine karşı statülerini Batının sınıfsal yapısı­nın etkisiyle ezen-ezilen, zulmeden-zulüm gören, kazanan-kaybeden gibi kategoriler üzerinden okuma alışkanlığı, aile kurumunun bu iki ana kavramını anlamayı zorlaştıran, hatta imkân­sız kılan bir soruna dönüştürmüştür. Bu bağlamda ister istemez zihinsel arka planda erkek, hanımını yönetme konusunda bütün yetkileri elinde bulunduran, onun üzerinde sınırsız haklara sa­hip olan, bütün avantajlı durumlar kendisine tahsis edilmiş bu­lunan bir figür olarak tanımlanmış, kadın da gücü simgeleyen kocanın insafına terk edilmiş bir hizmet aracı olarak değerlendi­rilmiştir. Bu tasvirde yönetilenin, yönetenin insaf ve merhameti­ne terk edildiği hastalıklı bir yapı öngörülmektedir. İşte bu iddia doğrultusunda çeşitli projelerle ya da tedbirlerle zayıf ve kırılgan konumunu telafi amacıyla kadının güçlendirilmesi ve erkeğin sınırlandırılması yoluna gidilmiştir. Bu, sadece modern insanın zihninde değil bazı ilahiyatçılar açısından da kabullenilmiş bir tezdir. “Erkeğin halife kadının halife yardımcısı anlamına gel­mediği” şeklindeki tepkisel tutumlarda bu husus görülebilir.

Bu zihniyet dünyasının oluşumunda özellikle geleneksel yapıla­ra karşı modern sistemi öne çıkarmak amacıyla tarihin anakronik tarzda yargılanması da etkili olmuştur. Mesela Cumhuriyet dönemi öğretim kuramlarında halifeliği yeren ve cumhuriyeti, demokrasi­yi öne çıkaran inkılap tarihi ve benzeri derslerde, halife / padişah ‘astığı astık, kestiği kestik diktatör şeklinde tanımlanmıştır. Cum­huriyet elitleri, geleneksel idare biçimini tanımladıkları bu yapı ile zihinleri biçimlendirmişler ve tarih içinde ortaya çıkan bütün hiye­rarşik pozisyonlar için geçerli olduğunu kabullendirmek için gayret göstermişlerdir. Bu bağlamda aile reisini tanımlayan kavvâm keli­mesinin, bu olumsuz düşünceden ayrı düşünülemediğini ve teorik olarak onun içeriğinin ‘ezici bir yetkiyle aileyi yöneten koca* şek­linde öne çıkarıldığım, geleneksel yapıdaki uygulamaların bu tezin ispatı için kullanıldığını belirtmemiz gerekir.

Aynı hususun kadın figürü için de geçerli olduğunu belirtme­liyiz. özelikle modern-özgür kadın inşa edilirken “ataerkil aile modeli” tiplemesiyle gelenek devre dışı bırakılmış ve ona karşı bir iticilik oluşturulmuş, kadının itaatkâr oluşu da bir anlamda kö­leliğe benzer bir ilişkiyle tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında kadının evin tertip-düzeninden sorumlu bulunuşu sebebiyle eve hapis’, emanet oluşuyla da ‘sığıntı, erkeğe mahkûm âciz bir varlık’ olarak değerlendirilmesi sürpriz olmayacaktır. Nitekim sosyolojik olarak cinsiyete göre biçilmiş rollerin olmamasının özgürleştirici olduğu, tarcihlerin sınırlarını genişlettiği ve daha büyük bir yara­tıcılığın oluşmasını sağladığı kabul edilmiştir.( J Pilcher, “Cinsiyet ve Cinsiyet Eşitsizlikleri Üzerine Açıklamalar”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s.122)

Burada bir şeye daha işaret etmek gerekirse tarihî süreçte kadın-erkek rollerinin köklerine inilirken bu rollerin ataerkil ya­pıdan kaynaklandığını kabul edip bu kavramla temellendirmek tutarlı değildir. Çünkü tepkisel bir kavram olarak “artaerkil’ erkeğin kadına hükmettiği, onu ezdiği, sömürdüğü toplumsal yapılar ve pratikler sistemini ifade eder.(J. Pilcher, s. 115-116.) Müslüman zihniyetinde bunu temellendirme imkânı yoktur.

Bu ifadelerin ardından hem modernliğin inşa ettiği düşünce biçiminin hem de yöneten-yönetilen ilişkisindeki az önceki tas­virin, kadın-erkek ilişkisini ya da kadınlık erkeklik normlarını Kur’ân ve Sünnetin kendi değerler bütünlüğü içinde, fıtrat ger­çekliğine bağlı ve tutarlı bir yöntemle ele alınmasını zorlaştıra­cak bir etki yaptığını tekrarlamak durumundayız.

Bugün, geleneksel duruşa tepki olarak gelişen modern pro­jede kadın, bir birey olarak kocasıyla eşit, aile bütçesine katkıda bulunan, aile içinde söz sahibi, her işi yapabilen ve kendi ayakla­rı üzerinde durabilen, kariyer sahibi, kocasına karşı daha güçlü, kendisini ezdirmeyen özgür birey olarak öne çıkarılmış ve top­lumun bütün katmanlarında bunun mücadelesi verilmiştir.

Günümüzde bu proje büyük ölçüde başarılmıştır. Kadın, evde ve toplumda söz sahibidir, erkeğe eşit olarak ağır vasıta şoförlü­ğünden savaş uçağı pilotluğuna, milletvekilliğinden başbakanlığa varıncaya kadar hemen hemen her türlü iş kolunda var olabileceği geniş bir alana ve zihin dünyasına kavuşmuştur. O zaman şu so­ruya cevap aramak gerekecektir: Kur’ân ve Sünnetin öngördüğü statüler ve bu doğrultuda oluşan geleneksel yapı, modern kültürün tanımladığı biçimiyle kocanın ezdiği-kadının ezildiği bir düzeni mi yansıtmaktadır? Buna tepki olarak gelişen ve yeni bir zihniyet inşası için geçmişi ve geleneksel değerleri kıyasıya eleştiren, değersizleştiren modern dünyanın kadına yüklediği rol, statü ya da toplumsal karşılık, bahsedilen sorunlar için çözüm olmuş mudur ya da mutlu bir kadın ve sağlam bir aile kurumu ortaya çıkmış mıdır?

Modernliğin kendisini daha çok kadın üzerinden tanımla­dığını dikkate alarak diyebiliriz ki özellikle ülkemizin entelek­tüel kesiminin geleneksel kadın algısında, Yahudilik ve Hristiyanlıktakı olumsuz kadın imajını İslam’la ilişkilendirme hatasıdır Müslüman toplumlarda geleneksel tutumun kadını ezen,aşağılayan bir özelliğe sahip olduğu tezini en azından temel metinler açısından Yani Kur’ân-ı Kerîm ve Sahih Sünnet açısın­dan doğrulayan bir veri yoktur.

Geleneği bir bütün hâlinde reddedenlere de modern algı­nın kadına mutluluk, aileye saadet getirmediğini hatırlatmamız gerekir. Bugün evlenmeden kaçan gençler, müstakbel eşine gü- venemediği için daha başlangıçta kendisini güvenceye almak isteyen kızlar; doğumdan ve annelik sorumluluğundan kaçan kadınlar, çabuk dağılan aileler; serbest cinsel hayat; sosyal ve ekonomik hayatta ezilen, bedeni sömürülen kadınlar; âdeta otel havasına bürünen ve sıcak yuva özelliğini kaybetmiş, soğuk, ya­bancı etkiye karşı korunaksız ankebût evler; bencilliğe bağlı ola­rak her bir aile bireyi için evlerde ayrılmış odalar; sabahın erken saatlerinde uykulu gözlerle kreşler ve anaokullarının yollarına düşmüş anne kucağından mahrum çocukların ortaya çıkardığı manzara, bir savrulma içinde bulunduğumuzu göstermeye ye­ter gelişmelerdir. O zaman sorunun geleneksel değerlerde değil, modern dünyanın inşa ettiği yeni kadın ve erkek normları ile yeni insan tipi ve bunların kurmaya çalıştıkları ailede olduğunu söylememiz daha isabetli olur. Bu sorunlara bakıldığında gele­nekten kaynaklanan sorunların daha kolay çözülmesi imkân dâhilinde iken modernliğin ortaya çıkardığı problemlerin daha güç ve karmaşık, çözümünün de daha zor olduğunu, bazı sorun­ların da kronikleştiğini belirtmemiz gerekir.

Burada şuna da işaret edilmelidir ki,bütün Müslüman toplumların tarihine bakıldığında elbette kadın-erkek ilişkileri açısından bütün örnekleriyle her şeyin mükemmel olduğunu ve hiçbir aksamanın bulunmadığını iddia edemeyiz. Coğrafî olarak örfe bağlı bazı olumsuzluklar, aksamalar, istenmeyen ör­nekler bulmak elbette mümkündür. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki Müslüman toplumlarda kadına bakış, Yahudilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi inanç değerlerinden doğan kurumsal bir karşıtlığa dönüşmemiştir. Çünkü dün olduğu gibi bugün de yapılan ya da yapılacak hatalara berrak bir ayna tutan Kur’ân ve sünnet asli şekliyle elimizdedir ve her an bu olumsuzlukları gidermeye imkân verecek güçtedir. Burada yapılması gereke tek şey modernliğin tozlandırması sonucu oluşan ve görüntüyü engelleyen kirliliği aynanın Üzerinden uygun şekilde (tutarlı bi yöntemle) silmek ve bakacak gözleri ona yönlendirmek, etkili aktörleri çoğaltmak olacaktır.

O zaman değişenleri görmek açısından geleneksel tutumu belirleyen kavramları Kur’ân ve Sünnet aynasına bakarak daha yakından inceleyebiliriz, öncelikle şuna işaret edelim ki ka­dın ve erkeğin ailedeki karı-koca olarak pozisyonları Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlar, ya­ratılış gerçekliğine (fıtrat kanunu) uygun, eşlerin birbirlerini tamamlayan roller ya da statülerdir. Bu husus sadece karı-koca açısından değil çocuk açısından da son derece önemlidir. Psiki­yatr Sefa Saygılı ve Pedagog Ali Çankırılının tespitine göre aile­de kadın-erkek rollerinin belirsizliği, çocuğun ideal bir anne-ba­ba modelinden mahrum yetişmesi sonucunu doğurmaktadır.(Sefa Saygılı-Ali Çankırılı, Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 12.)

Kadın-erkek rollerindeki karmaşanın çocukların ruhsal geli­şimini olumsuz yönde etkilediği yeni çalışmalarla ortaya konul­muştur. Erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi taklit ettiği ve 3-6 yaş arasında bunun daha da belirginleştiği dönemlerde kadın-erkek rollerindeki karmaşanın çocukta şahsiyet bozukluk­larının yanında cinsiyet bozukluklarının da oluşmasına sebebiyet verebilecek özellik taşıdığı bilimsel olarak saptanmıştır.(age,24-25)Hatta homoseksüelliğin gelişiminde ve artışında erkeksi annelerin bü­yük bir payının bulunduğuna dair bilimsel çalışmalarda tespitler yer almıştır.(age,31-32) Bu sebeple ailede roller, statüler oldukça önemlidir.

Tarihî süreçte, Müslüman toplumlarda ailede erkeğin kav- vâm, kadının itâatkâr; kocanın evin geçiminden, kadının tertip düzeninden sorumlu olduğu bir yapı gelişmiştir…

———————————————————————-

Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*