Kitap ve Sünnet’e Bağlılığın Gereği

müslüman kimliği

 

 

Mükemmel ve son din olarak gönderilmiş bulunan İslâmın iki kaynağı, Kitap ve Hz. Peygamber’in yaşayışı ve yorumları demek olan Sünnettir. Bu iki asl’a ya doğrudan veya dolayı­sıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiçbir görüş ve uygulama “İslâmî bir nitelik ve kimlik” taşımaz. Bu sebep­le alimler, sürekli olarak bütün güçleriyle ve İlmî metodlarla bu iki temel kaynağı değerlendirmeye, yaşadıkları devir ve bölge şartlarına göre en uygun uygulama şeklini tespite çalışmışlardır.

Görüş ve uygulamaların böylece “İslâmî bir nitelik” kazanması­nı sağlama gayreti içinde olmuşlardır. Ayrıca İslâma yabancı ne kadar gelişme ve akım varsa, onlara Kitap ve Sünnet ölçüleriyle karşı çıkarak mücadele etmiş ve toplumların İslâmî kimlikleri­ni korumalarına yardımcı olmuşlardır. Buna, bugün çok rahat bir şekilde kültürler arası mücadelede İslâm kültürünün ya da İslâm ülkelerinin kültür politikalarının korunması, geçerli veya üstün kılınması da diyebiliriz. Yani Kitap ve Sünnete bağlanmak (i’tisam), Müslüman bireylerin dinî şahsiyelerinin, Müslüman ül­kelerin kültür politikalarının hem adı hem de vaz geçilmez şartı­dır. Zaten, ileride muhteva anlatılırken de görüleceği gibi, diğer din mensuplarına karşı takınılacak tavır ve onların Müslümanlara olan etkileri de i’tisam bölümü içinde İncelenmektedir. Ayrıca İslâm Kültürü’ne, yani Kitap ve Sünnet verilerine yabancı her duygunun heva, her uygulamanın da bid’at sayıldığına ve “Ki­tap ve Sünnete bağlanma”nm tabiî sonucunun heva ve bid’atlardan uzak kalmak olduğuna dikkat çekilmektedir.

Konunun hem İlmî hem dînî ve hem de sosyal boyutuna çok açık şekilde ışık tutan bir hadîs-i şerifinde Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Size, sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün Sünneti”(1)
Müslümanlar için kimlik kaybına uğramama ve sosyal bas­kılara yenik düşmemenin yolu, “Kitap ve Sünnete Bağlılık ’tır. Kabul etmek gerekir ki, daima başıbozuk ve serbest bir hayatı arzulayan his ve heveslerin, Hz. Peygamber’in tebliğ et­tiği İslâm esaslarına tabi kılınması, günümüzün çok karmaşık ve bunalımlı gidişi içinde, geçmiştekinden daha da önemli ve ciddî bir nitelik kazanmış bulunmaktadır. Bugün Müslümanların önemli bir kesiminin, duygularının, egemen güçlerin ve İslâm dışı unsurların propagandalarının şekillendirip yozlaştırdığı bir anlayış ve yaşayışa gönül verdikleri inkar kabul etmez acı bir gerçektir. Her durumda Kitap ve Sünnete bağlı kalması gere­ken Müslümanları heva ve heveslerinin uydusu görmek, İslâm kimliği ve kişiliği noktasından, toplumda büyük ve ciddî bir gö­nül hastalığının varlığına işarettir. Hemen hemen herkes, kendi his ve heveslerine göre Müslüman olmaya özeniyor. Konuları fertler “bana göre’, topluluklar “bize göre” diye yorumluyor, “İslama göre Müslüman olma görevi”ni ihmal ettiklerinin far­kına bile varmıyorlar. Bu tavırlarına bir de “çağdaşlık” kılıfını geçirdiler mi, tehlikenin boyutları iyice büyüyüveriyor. Oysa heva ve heveslere göre Müslüman olmak değil, Kitap ve Sünne­te göre Müslüman olmakla görevli bulunuyoruz.” Heveslerine uyanlardan daha sapık kim vardır?”(Kasas,50) “Kim Rabbinin azametinden korkup nefsini, heveslerinin sevkettiği kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer hiç şüphesiz cen­nettir.”(Naziat,40-41)

Burada tarihi bir olgu ve gerçeğe dikkat çekmek yerinde olacaktır. Kur’an-ı Kerîm’de peygamberlerin verdiği mücade­leye baktığımız zaman, kirlenme ister sosyal, ister ekonomik, ister ahlakî görünümde olsun, tedavî daima inanç noktasından başlatılmıştır.(2) Bu gerçek, her çeşit kirlenmenin doğrudan inanç ile ilgili olduğunu göstermektedir. Dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Kafa ve gönüllerdeki kirlenme dışa vurmuş sosyal kirlenme haline dönüşmüştür.

Hadisçi gözüyle olaya bakıldığı zaman sosyal kirlenme, bid’at ve hurafeyi paylaşma, yaşama, onu toplum hayatında yay­gınlaştırma olayıdır. Yani Sünnet çerçevesinin ihmal ve terk edil­mesi sonucudur. Ayrıca şuna da işaret edilmelidir ki, günümüzün sosyal kirlenmesi, sistem orijinli ve vahyin kurallarına ters düşen seküler bir yapıyı benimsemiş olmanın ürünüdür.

Kirlenme -günümüzde olduğu gibi- kirlendiğini fark ede­meme noktasına ulaşmışsa iş çok daha ciddî ve tehlikeli bir hal almış demektir. Toplumu etkileyen fert, kurum ve kuruluşlardaki kirlenmenin değişik şekillerde ortaya dökülmesi, toplumda de­rin bir karamsarlık doğurmakta, düzelme ve düzeltme ümitleri yok olup gitmektedir.
Gerçek ve Sünnetten yana olanlar en az batıl ve bid’atı sa­vunanlar kadar gayret göstermezlerse, sosyal temizlik bir hayal olarak kalır. Bunun için mevcut duruma yönelik kölelik ve tes­limiyet duygularını yüreklerden söküp atmak, bilgi ve hikmetle donatılmış bir temizlik çalışmasını tüm toplumu kucaklayacak tarzda ve kurumlaşarak başlatmak gerekmektedir.

Şuna da işaret edelim ki, son birkaç yıldır ülkede resmi söylem olarak dikkat çeken irtica yaygaraları arasında sinsi ve sessizce ya­yılan bir irtidat olayı yaşanmaktadır. Bu durum Hristiyan misyo­nerlerin ve satanistlerin ekmeğine yağ süren bir sosyal ortam anla­mına gelmektedir. Toplum her türlü savunma mekanizmalarından yoksun bırakılmış olmanın çaresizliğini yaşamaktadır.
Gerçeği söylemek gerçeğin hakkıdır. Geçmişteki sosyal kir­lenmeler, inanç yenilemesi, yeniden tevhid inancını hakim kılıcı bir anlayışı paylaşma çağrısı ile tedavi edildiği gibi günümüzde de bilenlerin öncülüğünde iman yenilemesi, Müslüman kimliği­ne sahip çıkılması yoluyla söz konusu kirlenmeden kurtulmak mümkündür.
Ancak bunun için “Kitap ve Sünnete Bağlılık” ve Hz. Peygamber’in getirdiklerine gönülden tabi olmak gerekir. Bu da öncelikle bu temellerin tanınmasına ve bilinmesine bağlıdır. İşin İlmî boyutu burada kendisini göstermektedir. Kitap ve Sünne­tin öğrenilmesi, onların mesele edinilmesiyle ilgilidir. Bu da âyet ve hadîsler üzerinde durup düşünmek ve geçmişteki alimlerin konuya ilişkin yorumları ve anlayışlarını öğrenip gü­nün şartları çerçevesinde değerlendirmekle mümkündür.(3)

Son yıllarda İslâm dünyasının gündemine gelen “bilginin İslâmîleştirilmesi Kitap ve Sünnet ölçüleri açısından bilginin ve bilgi kaynaklarının yeniden gözden geçirilmesi ve araştırılması şeklinde yorumlanmalıdır.

İslâm kimlik ve kişiliğine sahip nesiller yetiştirme görev ve sorumluluğunda olan eğitim kurum ve kuruluşları, Kitap ve Sünnet temellerine son derece dikkat etmekle yükümlüdürler. İslâmî kendi anlayışları içine hapsedici davranış, program ve telkinlerden kesinlikle uzak kalmak zorundadırlar. Çünkü ne te­mellerinden saptırılmış bir İslâm anlayışı ne de İslama temelden zıt dotkrinler ve anlayışlar Müslümanlar için kimlik unsuru olarak düşünülemez. Bu sebeple de özellik­le son yıllarda -İslâma dost olmayan mihrakların telkin ve teş­viki ile- yoğunlaşmış bulunan Sünnete karşı tutumlar, Sünnetin güvenilirliğini rastgele sorgulayan anlayış ve beyanlar, Islâm kimliği ve kişiliğine hatta kültür politikalarına muhalefet anlamı taşımakta ve Müslümanlara zarar vermektedir. Kültürler arası mücadelede kendi öz değerlerine sahip çıkabilmenin temel şar­tı, o kültürün kaynaklarına sıkı sarılmaktır. Bu bakımdan ‘‘Kitap ve Sünnete Bağlılık” konusu İlmî, dînî ve sosyal açılardan sürekli ve güncel öneme sahip bulunmaktadır.(4)

Burada, “Kitap’a bağlanmakla Sünnetten müstağni kalına­ maz mı?” diye bir soru akla takılabilir. Sünnetin Islâm sistemi ve Müslümanın pratik hayatı açısından önem ve etkinliğini öğreten bizzat Kitap’tır. Yani Sünnete sarılmayı emreden Kitap’tır. Öte yandan Sünnet, Kitabın (veya dinin) sosyal açılımı sayılır. Bu sebeple de konu hemen bütün musannif muhaddislerce “Ki­tap ve Sünnete Bağlılık” olarak değerlendirilmiş, Sünnete bağlanmadan Kitap’a bağlılığın söz konusu olamayacağına dik­kat çekilmiştir.

B. MÜSLÜMAN KİMLİĞİ
Son yıllarda çokça duyulan ve kullanılan terim ya da keli­melerden biri kimliktir. Kimliğin hemen yanında kişilik, benlik, öz benlik, ego, şahsiyet gibi kelimeler de sık sık kullanılmaktadır.

İnce bir tetkike tabi tutmadan bu kelimelerin biribirinin yerine kullanıldıkları da olur.Biz burada özellikle kimlik terimi üzerinde duracak, sonra Müslüman kimliği denilince neyin akla gelmesi gerektiğini, daha sonra da İmam Buhârî’ye göre Müslüman kimliğini koruyabilmek için neler yapılması, nelere dikkat edilmesi la­zım geldiğini, -İ’tisam bölümü çerçevesinde— ortaya koymaya gayret edeceğiz.

KİMLİK KAVRAMI VE TANIMLARI

Kimlik, kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “kim­siniz, kimlerdensiniz” sorusuna verdikleri “ben falanım, fa­lanlardanım” cevabının ortaya koyduğu tanımdır.(5) Yani kimlik, aidiyet esasına dayalı bir kavramdır.

Kişisel kimlik, insanın değer yargılarıyla davranışlarının ahengine, uyumuna dayanır. Kollektif kimlik, grupların di­ğer guruplardan farklarını ortaya koymasıyla anlaşılır. Dil, kül­tür, din, tarih, yaşam alanı, maddi imkan ve koşullar, toplum hafızası gibi olgular kollektif kimliğin unsurlarını oluşturur.

Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise, insa­nın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir.(6) Aynı şekilde imaj, varlığın dışarıdan algılanması, kimlik ise, varlığın kendi kendisini ta­nımlamasıdır.

İnsanın üç varlığı/kimliği vardır:
a. Uzvî varlık / Biyolojik kimlik,
b. Ruhî varlık / Psikolojik kimlik,
c. İçtimaî varlık / Sosyolojik kimlik.
Buna göre kimlik, fiziksel nitelikler (uzvi yapı/biyolo­jik kimlik), karakter özellikleri (ruhi yapı/psikolojik kimlik), gayr-i şahsî davranışlar (İçtimaî varlık/sosyolojik kimlik) top­lamından ibarettir diye tarif edilebilir.
Uzvî varlık helal gıdalarla; ruhi varlık, manevi değer­lerle; İçtimaî varlık da toplumsal değerler, örf-adet ve geleneklerle beslenip şekillenir ve kendilerine özgü özellik­ler istikametinde yaşatılabilir. İnsan için en büyük tehlike odağı toplumsal kimliğidir.(7) Öte yandan toplumsal/sosyal kim­liği aynı değerlere sahip topluluklar içinde korumak, geliştirmek daha kolay olur.

Kimlik -konuya dair eserlerde ortaklaşa vurgulandığı gibi— neticede ve kesin olarak bir kültür meselesidir. Teknolojik gelişmeler sürdükçe, toplumlar, kültürler değiştikçe insan kimlik sorunuyla uğraşacaktır. Her devirde olduğu gibi çağın insanı da kimliğini aramakla meşgüldür. “Ben şuyum ya da değilim» demek özgürlüğüne kavuşmak istemektedir. Çünkü kimlik özgürlük ister.

Kimlikte karşıtlık: Yukarıda değindiğimiz üzere kimlik bir aidiyet meselesidir. Buradan hareketle insan, kimlerden oldu­ğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belki de kim olduğunun bilin­cine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve yardımıyla ulaşır.(9) Kimlik konusunun gizli boyutu bu karşıtlıkta yatar. Tekrar belirtelim ki kişinin kimliği biraz da kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir. Bu nokta o kadar işlevseldir ki, ötekiler olmasaydı, kişi onları bir şekilde var eder, kendi kimliğini bulmak, tanımlamak, ko­rumak için onların karşısında yerini alırdı. Hz. Peygamber in, “Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım” beyanları bu konu­ya örnek kabul edilebilir.

Toplumumuzdaki değişmelerin meydana getirdiği kültür boşluğu, yani kimlik arayışı inkar edilemez bir gerçektir. Bu boşluk ülke Müslümanları için daha bir derinleşmiş ve kimlik arayışı da buna parelel olarak iyice yaygınlaşmış ve belirgenleşmiştir. İslâm ülkelerinde de bu boşluk ve arayış giderek ken­dini hissettirmektedir. Öte yandan bloklaşan dünya ger­çeği, alt kimlik gruplarını, daha kapsamlı ortak üst kimlikleri kabule zorlamaktadır.

Dinî kimlik, bu bloklaşma gerçeği ve gelişmesi karşısında tabiîliğini ispat etme şansına kavuşmuş bulunmaktadır. Dün, dinî gerekçe ve gerçeklere dayandığı için hoş görülmeyen ümmet kavramı ve yapılanması, bugünkü siyasî ve ekonomik kaygı­ların doğurduğu bloklaşmalarla bir anlamda aslında var olan meşrûiyetine yeniden kavuşmuştur. Dinî kimliğin, üst kimlik olduğu, ümmet kimliğinde iyice ortaya çıkmıştır. Çünkü İslâmî kimliğin besmelesi demek olan kelime-i şehadeti söylemek, insanı bir taraftan, tek yaratıcının varlığıyla bütünleştirirken, diğer yandan mü’minler toplununum üyesi yapmakta ve ona, sosyal kimliklerin en kapsamlı­sını sunmaktadır. O halde Müslüman, imanın sınırlarıyla çevri­li ve İslâm kimliğiyle üst düzey bir yapıya ve sosyal varlığa/kimliğe sahip kişi demektir. Esasen şahsiyet de insanın değerleriyle olan ilişkilerinde gösterdiği tutum ve davranışlarına göre belirlenir. Ni­tekim bir insanın kendine özgü dinî özelliklerinin tümüne dînî şahsiyet denir. Müslüman kimliği bu anlamda Müslüman şahsi­yetinden ibarettir.

MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN KAZANILMASI
Kimlikte üç adım: bulmak (iman), tanımlamak (İslâm), korumak (itisam) olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi Müslü­man kimliğinde bu üç adımı takip ve tetkik edelim.

Bilindiği gibi Müslüman kimliği ya doğuştan ya da ihtida yo­luyla sonradan elde edilir. Bunun için kelime-i şehadeti veya kelime-i tevhidi inanarak söylemek gerekmektedir. Bir insan, “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın el­çisidir.” diye şehadette bulununca Müslüman sayılır. Şehadetin sadece sözde kalmaması için mü’min onu, dinî hareketlerle yani İslâmın şartı olan namaz, zekat, oruç, hac gibi ibadetler ve sosyal hayattaki hat ve hareketleriyle, helal-haram sınırlarına riayetle somutlaştırmak yani tanımlamak ve ispat etmek duru­mundadır.

Şehadet iki taraflı bir ikrardır: Şehadet ederken bir taraf­tan Allah’ın varlığı, diğer taraftan da şehadette buluna­nın kendi varlığı tasdik edilmiş olur. Mutlak ile sonlunun, manevî olanla maddî olanın, metafizik ile fizik varlığın arasında sürekli biribirini tanıma ve tasdik etme, şehadetle gerçekleşir. Bir başka ifadeyle psikolojik olarak şehadet; başkası ile ilişkiyi teşkil etmekte ve sosyolojik olarak da, mü’min, başkalarının dinsizliğine zıt olarak, müminlerin imanının barındı­ğı “biz”e yani Müslüman topluma (ümmete) katılmış olmaktadır.

Bu durumun açılımını eski ilmihal kitaplarının hemen giri­şinde yer alan ve her Müslümanm ilk planda öğrendiği, daha doğrusu sıbyan mekteplerinde öğretilen Müslüman kimliğinin en özlü ve anlamlı anlatımı olan şu ifadelerde bulmaktayız:

“…Hz. Adem aleyhisselam zürriyetindenim ve Hz. İbra­him aleyhisselam milletindenim, ve ahir zaman peygambe­ri Muhammed aleyhisselam dinindenim ve ümmetindenim. Elhamdülillah, itikatta mezhebim Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat demenin manası, Resulullah’ın as­habı ve camaatı her ne itikat üzere oldular ise ben dahi ol itikat üzere oldum demektir. Amelde mezhebim Imam-ı A’zam Ebû Hanife; ben İmam-ı A’zam’ı imam edindim ve onun Kitabullah’tan ve hadîs-i şeriften anlayıp çıkardığı meseleleri ka­bul ettim ve onun sözüyle ameli ihtiyar ettim.”(10)

Şehadetin içeriği: Allah’ı rab, İslâmî din, Muhammed’i peygamber ve mü’minleri kardeş ‘ ‘ olarak ka­bul edip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif arama­mak demektir.

İlk işlemler: İslama yeni giren kişiye (mühtedi) uygula­nan işlemler, bir anlamda da Müslüman kimliğinin ilk adımları olarak önem taşır. İhtida olaylarında, muhtelif din ve hatta o dinlerin mezheplerine göre az-çok farklı törenler yapılır.(11) Çün­kü ihtida dinî anlamda kimlik değiştirmektir. İslâmdaki durumu şöylece özetlemek mümkündür:
İslâmda “ihtidanın tek şartı, kelime-i şehadet getirmek, Al­lah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul et­mektir. Bunun herhangi bir törenle veya dinî bir kurumda gerçekleştirilmesi gerekmez. Fakat en az iki kişinin yanında şehadet getirmek gelenek olmuştur.

Mühtediden ilk iş olarak güsul abdesti alması, daha sonra da dinin temel esaslarını öğrenmesi beklenir;

Islama aykırı bir çağrışım yapmadıkça ismini değiştirmesi şart değildir.

Erkek mühtedînin Sünnet olması tavsiye edilir.

İhtida ettiği için önceki günahları Allah tarafından bağışla­nan kişi, manevî açıdan yeniden doğmuş gibidir.(12) Nitekim Hz.Peygamber, “Müslüman olmak, önce­sinde olup bitenleri temizler'(13) buyurmuştur. İşte bu yeni bir kimliktir.

İsim değişikliği: İhtidada -abdü’l-uzza, abdü’ş-şems gibi— tevhid inancına ters düşmedikçe, çirkin ve olumsuz anlamlar taşımadıkça isim değişikliğine gidilmesi şart olmamakla birlikte, kimlikte ve özellikle kimlik değişikliğinde ismin öneminin büyük ve ciddi olduğu da açıktır.(14)

Kimlik-kıyafet İlişkisi: Burada açıkça görüldüğü gibi ihti­dada kıyafet değişikliği bahis mevzuu değildir. Ancak kimlik ile kıyafet arasında herhalde küçük görülemiyecek bir ilişkiden söz etmek de mümkündür.

Bilinen bir gerçektir ki kılık-kıyafet şekil, kimlik ise kültürel bir benlik ve aidiyet meselesidir. Böyle olmakla birlikte ruh ile beden, psikoloji ile fizyoloji ilişkisi gibi kıyafetle-kimlik arasında da en azından bir temsil ilişkisinin mevcudiyeti inkar edilemez.

Şimdilerde beden dili” diye bir olgudan söz edildiği gibi pek tabiî olarak bir de “kılık-kıyafet dili” bahis mevzuudur. Biz buna temsil işlevi dedik. Bu işlev çeşitli kültür çevrelerinde farklılık arzedebilir. Fakat tamamen yok olmaz. Nitekim günü­müzde, dünyanın her yerinde kimlik kartlarında ve pasaportlar­da yani ulusal ve uluslararası kimlik kartlarında bireylerin kimlik bilgileri yanında bir de kılığı kıyafetini yansıtan resim bulunmak­tadır. İşte bu yaygın durum, kimlik ve kılık-kıyafet, giyim- kuşam ilişkisinin belgesi ve göstergesidir.

Özgür ve kimliğine sahip bireylerin kültürel aidiyetlerini yansıtan kılık-kıyafete sahip olmaları haklarıdır. Hatta belki de ihtiyaçlarıdır. Kendi inanç ve dünya görüşleriyle uyumlu bir kılık-kıyafette olmaları, insanlığın sosyolojik zenginliğinin ser­gilenmesi anlamı taşır. Bu durumun, hem hukûkî hem de ah­lakî ve kültürel boyutunu görmezden gelmek makul olmasa gerektir.

Kılık-kıyafetin şekilden ibaret olduğu, bu yüzden de fazla bir önem taşımadığı fikrine sahip egemen çevrelerin, konuya kanun gücüyle belli sınırlamalar, yasaklar ve yaptırımlar getirmeleri, belli yönlendirmelerde bulunmaları, bir yandan konunun öne­mini fiilen itiraf anlamına gelirken, diğer yandan ilginç bir çifte standardı ve derin bir paradoksal olguyu yansıtmaktadır.

Yabancı kültür muhitlerinde İslâmî seçen mühtedilerin, ül­kelerinin örf ve adetlerine hatta kılık-kıyafeti temelden etkileyen iklim şartlarına bile aldırış etmeden “İslâmî” kabul ettikleri kılık- kıyafeti -zorlayan hiçbir güç odağı olmamasına rağmen- (Yusuf İslâm örneğinde olduğu gibi) bilhassa tercih etmeleri ve sürekli ona sahip olmaları herhalde yeni kimliklerinde bütünlüğü yakalama psikolojisinin sonucu olsa gerektir

Anlaşılıyor ki bireyler kendilerini özgürce tanımlarlarken kılık- kıyafetlerini de bu tanımlarının görünür delili olarak özgürce seç­mek ihtiyacı içindedirler.

Müslüman kimliği hicap veya tesettür prensibine uygun İslâmî bir kılık-kıyafet içinde özgürlüğünün ve özbenliğinin bi­linci ve huzurunu duyar. Aksi bir durum ise, daima şu veya bu ölçüde ama mutlaka tepki çeker, diye düşünmek, psiko-sosyal gerçeklere daha uygun ve yatkın bir yaklaşım olsa gerektir.

3. MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN YAŞANMASI VE SÜNNET
Yukarıda işaret edildiği gibi Kelime-i şehadet ve tevhid ile kazanılan iman veya Müslüman kimliği pek tabidir ki —her kimlik gibi— sosyalleşmek suretiyle kendisini is­patlamak ister. Bu onun yaşanması anlamına gelir. Islâmda imanın sosyalleşme rehberi ise, Sünnettir. Zira inanılan ilkelerin yani dinin emirler, yasaklar ve şüpheliler olarak inananlarca nasıl uygulanacağı, İslâm’ın nasıl yaşanacağı Sün­netin önderliği, Hz. Peygamber’in hayatı/yorumu olmadan bili­nemez ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Sünnetin önüne geçen bir din yorumu ve yaşantısı olmaz/olamaz. Bilindiği gibi herhangi bir uygulamanın, amelin amel ve ibadet olarak kabul görmesi için iki temel şart vardır. Biri sağlam/iyi bir niyet. Bu, işin görünmeyen yönüdür. “Ameller niyetlere göre değer­lendirilir” hadisi(Buhari,Bed’u’l Vahy,1..) bu şartı ortaya koymaktadır.

İkincisi, şekil/ uygulama biçimi olarak, Sünnete uygunluk. Bu da görü­nen yönüdür. “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın(İbn Hibban,Sahih,IV,541,V,503..) hadisi ibadetlerin Sünnete uygun olma zorunluğunu; “Kim bizim dini­mizde olmayan birşey (amel/inanç) uydurursa o reddedilmiştir” hadisi(Buhari,İtisam,20..), genel anlamda, yani prensip olarak Sünnetin bu tayin ediciliğini belirlemektedir. Binaenaleyh sosyolojik anlamda dinin kimliğini ve tabiî Müslüman kimliğini de tayin, tespit eden ve tanımlayan Sünnettir. Bir başka deyişle Sünnet, dinî kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür. Bu durum Hz. Peygambere, bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan İnsanlara ne indirildiğini açıklama”(Nahl,44) yetkisinin doğal sonu­cudur. Nitekim ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin görüşü de Sünnetin sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir.

“Söz ancak amel ile, amel ve söz ancak niyyet ile, niyetli söz ve amel de ancak Sünnete uygun olmakla bir değer ifade eder ve fayda verir. ”(Humeydi,Müsned,2,546..)

Öte yandan, Müslümanın kollektif kimliğinin sosyal ve günlük hayattaki tezahürleri, şeâir-i Islâm diye bili­nen değerlerdir: Ezan, Kur’an, ramazan, oruç, minare, kubbe, hac ve menasiki (meşair-mealim), Ka’be, kurbanlıklar, mescid, cemaatle namaz, Sünnet, bu tezahürlerin başında gelir. Bilindiği gibi Şeâir-i İslâm, İslâmın tanıtıcı özel ve vazgeçilmez simge­leri, Allah’ın, kendisine taat vesilesi ve alameti kıldığı her şey demektir Dinî yoğunluğu olan günlerde, yıllardır belli çevreler­ce özellikle şeaire yöneltilen medyatik tartışmalar ve saldırılar, Müslüman kimliğine yönelik fevkalade anlamlı, planlı ve bilinçli girişimlerdir.

“Farklı kimliklerin bir arada, barış içinde yaşayabilmesi için, daha üst düzeydeki bir varlık çatısı altında uzlaşmaları gerekir.” Osmanlı bu olguya örnek verilebilir.(15)

Osmanlıdan önce İslâmın ve Sünnetteki uygulamanın, bir üst kimlik olarak, Müslüman olmak veya cizye vermeyi kabul ederek kendi dininde kalmak seçeneklerini insanların önüne koyduğunu ve hiçbir kavmi, insan topluluğunu sırf kavmî özel­liğinden dolayı diğerlerinden üstün veya aşağı tutmadığını ha­tırlatmak gerekir.

Sünnette kimlik inkarı yoktur. Yeni ve üst kimlik inşası vardır. Onun adı Islâm kimliğidir. Medine sözleşmesinde, söz­leşmeye taraf olan kabilelerin her biri tek tek sayılmıştır. Yahudi ve Hristiyanların kimlikleri ve dinlerinin emirleri istikametinde hayatlarını sürdürmeleri imkanı getirilmiştir. Zaten Hz. Peygam­ber, kendisinden önceki dinleri ve mensuplarını ikrar ediyor, ancak bazı sapmalara ve saptırmalara dikkat çekiyor ve onları düzeltiyordu. .
Barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı, hiçbir grubun kimliğini inkar etmemektir. Hz. Peygamber kendisine gelen el­çilere, men-il-kavm “Gelenler kim? Hangi kabile elçileri? diye açıkça kimliklerini belirtmelerini isteyen sorular yöneltiyor­du. Kendisi de gerektikçe, “Ben Peygamberim, yalan yok. Ben Abülmuttalib’in torunuyum” diye kimliğini açıklıyordu. Yine o, kişinin, milletini sevmesini değil haksızlığına rağmen mil­letine yan çıkmasını, destek vermesini ‘ ‘ kavmiyetçilik (asabiyye) olarak tanımlıyor,(bk.Ebu Davud,Edeb,112)” kavmiyetçiliğe duygusal ve psikolojik değil, hukukî ve sosyolojik bir yorum getiriyordu.(16)

Çocukluğumda tanıdığım, anne tarafından akrabamız Çerkez kökenli ve daha o zaman 80 yaşlarında olan Feride ninenin, “Evladım, size birisi kimsin diye sorarsa, ben şuyum, buyum demeyin, Osmanlıyım deyin Osmanlı…” tenbihi, şimdi anlıyorum ki Osmanlı irfanının olduğu kadar üst kimlik bilincinin de ifadesiymiş.

En yakın örneğini Osmanlı kimliğinde görme imkanı buldu­ğumuz İslâm kimliğinin, bir üst kimlik olarak, alt kimliklerden hiçbirini aşağılaması, küçük görmesi düşünülemez. “İslâmiyet Türk kimliğini aşağıladı” (Özkazanç ve Kozaklı 1993) yargısı kesinlikle doğru değildir. Zira İslâmiyet’in üstünlük ölçüsü tek­tir: O da Allah saygısı (takva)dır. Hucurat Sûresinin (49), 13 âyeti bunun açık delilidir: “Şüphesiz Allah katında en üs­tün olanınız, Allah saygısı en derin olanınızdır.”
MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN ANLAMI

Söz buraya gelmişken önemli gördüğüm bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Kitap ve Sünnetin inşa ettiği/dokuduğu Müslüman kimliği, son tahlilde Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olmak demektir. Klasik ve tarihi ifadesiyle ehl-i Sünnet ve’l-cemaat Müslümanlığıdır.
“Benim ve ashabımın yaşadığı Müslümanlık” beyanının orta­ya koyduğu çerçeve de budur. Bu beyan aynı zamanda, ehl-i Sünnet Müslümanı olmanın sahabe gidişatını takip etmekle yerine getirileceğini göstermektedir.

Şunu kabul etmek gerekir ki Hz. Peygamber’in ilk işi; İslâm’ın şahıslarında canlandığı bireyler yetiştirmek olmuştur. Sahabîler de bu kıvamı temsil eden ilk Müslüman nesildir. “Sizin en hayır­lılarınız, görüldükleri zaman Aziz ve Çelil olan Allah’ın hatırlan­dığı kimselerdir”(İbn Mace,Zühd 4..) hadisi, hem bu ideali hem de sahabi neslinin genel niteliğini tespit ve tescil etmektedir. Unutulmamalıdır ki:

Sahabîler, Kitap ve Sünnet ehlidir.

Sahabîlerin yolunu izlemek, Kitap ve Sünnete uymak anla­mına gelir.

Sahabîler, Resulullah’m Sünnetine tabi idiler. Sünnete ittiba eden Kur’an’a tabi olmuş demektir. Sahabîler bu konuda en önde gelen kimselerdir.

Hz. Peygamber sahâbîlere Kur’anın lafzını getirip bildirdiği gibi, manasını da açıklamıştır. “İnsanlara ne indirildiğini açıkla­masın diye… ” âyetinin(Nahl,44) öncelikle sahâbîleri kapsadığı açıktır.

Kur an-ı Kerîm de “Sebîlu’l-mü’minîn(bk.Nisa,115) (Mü’minlerin yolu/ hayat tarzı) diye belirlenen yol, öncelikle sahâbîlerin üzerinde olduğu yol ve yaşayışlarıdır. Yani onların, Kitap ve Sünnete uygun düşen yapıp ettikleridir.
“Allah tarafından vazedilmiş olan dinî hükümlerin doğru an­laşılması Allah’ın muradını tespit etmekle mümkündür. Allah, kullarına iletilmesini dilediği şeyleri vahiy yoluyla peygamberine bildirmiş, vahyi açıklayıp uygulama görevini de ona vermiştir. Son peygamberin tebligat ve uygulamalarının ilk mu­hatapları sahabe topluluğu olduğundan Islâm’ın temel konularında anlayış, uygulama ve rivayetleri Allah’ın muradına emirlerine ve Peygamber’in Sünnetine uygun düşen bir yol olarak kabul edilmelidir. Bu sebeple Müs­lüman çoğunluk daima bu yolu takip etmeye çalışmıştır.

Ehl-i Sünnet alimlerine göre naslardan isabetli hüküm­ler çıkarmak ve ihtilaflı konuların çözümüne ulaşabil­mek için anlamı açık olan muhkem ayelerden hareket etmek, sahih hadislerin beyanlarını dikkate almak, nas- ları bütünlük içinde anlamaya çalışmak, nakli ve aklî bir zaruret bulunmadıkça naslarm zahirine bağlı kalıp aklı nakle tabi kılmak gerekir. Nas bulunmayan konularda ise aklın temel ilkelerine başvurularak Kur’an’m genel muhtevasına ve özüne uygun bir şekilde içtihad etmek lazımdır. Ancak nassm bulunduğu konularda ve dinin temel esaslarını belirlemede akla bağımsız yetki verilemez”(17)

“Hicri I. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan ve IV. yüzyılda teşekkülünü tamamlayan Ehl-i Sünnet, Kur’an ve
Sünnete uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tab kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Zira dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın nakle hakim ol­ması veya naklin akla tabi kılınması hailinde bazı düşünürlerin de söylediği gibi vahye ihtiyaç kalmaz ve ilahı emirler bir anlam ta­şımaz. insan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan akıl, vahyin (rehberliğine ve) desteğine muhtaçtır. Ehl-i Sünnet aklı vahye tabi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kur­mak, ayrıca kitap, Sünnet, icma, kıyas gibi bütün şer’î usûllere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtima­lini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Dünya Müslümanlarının % 90’dan fazlasını oluşturan Ehl-i Sün­netin İslâm ilimlerinin kuruluş ve gelişmesine yaptığı katkılar da önemlidir.”(18)
MÜSLÜMAN KİMLİĞİNDE BAŞKALAŞIM (İFTİRAK VE İHTİLAF)
İftirak; itikadı bölünme, fırkalaşma; ihtilaf, hukukî gö­rüş ayrılığı demektir. Bu ikisi, bir aşamadan sonra ötekini do­ğurabilir. Prensip olarak yasaklanan ihtilaf değil, iftiraktır.

İftirak ve ihtilaftan kurtulmanın yolunu;
a. Hz. Peygamberin “Benim ve ashabımın gidişatını izleyenler” hadisi;
b. Irbaz b. Sariye rivayetindeki, “Size, benim Sünnetim ve raşid halifelerimin Sünneti gerek” beyanı ile,
c. Aynı rivayetteki “Uydurulmuş (din dışı, Sünnette ol­mayan) işlerden sakının” tavsiyesi göstermektedir.

Netice, iftirak ve ihtilaftan ancak Sünnete bağlılık ile kurtul­mak mümkündür. Onun için “Sünnete bağlılık kurtuluştur”(Darimî, Mukaddime 16) denilmiştir. Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olmak, bu açıdan Hem gerekli hem de vazgeçil­mezdir.

BUHÂRÎ’YE GÖRE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ

Muhaddislerin emîri olarak Buhârî’nin öngördüğü, ko­runması için önerilerde bulunduğu kimlik bize göre yuka- nda işaret ettiğimiz “Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman” kimliğidir. Çünkü Sahih’in cami niteliği, tertibi ve Buhârî’nin konu başlıklarında ifadesini bulan çıkarımları/istidlalleri yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel gerçeklerine karşı takındığı tavrın göstergeleri olarak bu sonucu ortaya koymaktadır. Mu’tezile’- nin -tabir caizse- entel takılan kesime yönelik; ehl-i Sünnet ve’l-cemaat’ın ise, genel halka yönelik anlayış ve görüşleri ön- celediği ve temsil ettiği tarihî bir gerçektir. Din yani Islâm ise, genel insanlığa gönderilmiştir. Belli, marijinal bir kesime gelmiş değildir. O halde İslâmm, bu temel nitelik ve kimliğine ya­raşır bir yoruma tabi tutulması ve bu çerçevede takdim edilip yaşanmasına imkan aranması gerekmektedir. Bu da ehl-i Sünnet ve’l-cemaat görüşü ile yerine getirilebilir. Ehl-i Sün­netin görüşlerinin bir özeti, Buhârî’nin hocası el-Humeydî nin Müsned’i sonunda ‘ ‘ adıyla yer almaktadır. Söz ko­nusu risale, Buhârî’nin görüşlerini değerlendirmede harici bir delil niteliğindedir.

Yukarıda işaret edildiği gibi Buhârî’ye göre, Kitap ve Sün­nete bağlılık Müslüman kimliğini ispat ve koruma prensibidir. İ’tisam, bilim, bilinç, inanç, yöntem, görüş, beşeri ilişki, kültü­rel bağımsızlık, emanetlere, meşâhide, şeaire saygı, sorumluluk bilinci, engellere dikkat ve istişare gibi çok yönlü dinamik bir kavramdır. Ehl-i Sünnet Müslümanı olmak, bir başka ifade ile Kitap ve Sünnet Bağlısı Müslüman olmak ancak Sün­nete ittiba ve i’tisam ile kıvamını bulur ve varlığını sürdürebilir. Bu sebeple Kitap ve Sünnet bağlılığı (i’tisam), değişme­mek, gelişmemek çağrış, olarak değil, çözülmemek,dökülmemek, kimlik kaybına uğramamak tedbiri olarak anlaşılıp değerlendirilebilir

Buhâri, Müslüman kimliğini koruma yollarını Sahih’in i’tisam bölümünde detaylı bir şekilde işlemiştir Bu bölümde onun orta­ya koyduğu görüşleri Buharı’ye göre kitap ve Sünnet bağlısı bir Müslüman olmanın gereği -kuralları ve engelleri diye iki kısımda incelemek mümkündür.(19) Buhârî’nin görüşü, bu çalışmanın bundan sonraki bölümünde -özgün tertibi için­de- detaylı olarak işlenecektir

Buraya kadar söylemeye çalıştıklarımızı birkaç cümle ile özetleyerek bu bölümü noktalamak istiyoruz.
Müslüman kimliği Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olma idealinin tabiî sonucu olarak Kitap ve Sünnete bağlılık (i’tisam) ilkesine riayetle korunur.

Bu açıdan Sünnet, Müslüman kimliğinin hem yapıcısı hem de koruyucusudur.

Müslüman kimliği sorununun çözümü, İslâm kültü­rü demek olan Sünnetin Müslüman bireylerin sosyo­kültürel hayatlarını tanzim edebilir konuma gelmesiyle mümkün olur.

Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat Müslümanlığı, Müslüman kimliğinin gereği ve anlamıdır. Bu çerçevedeki “Müslü­man Kimliği ”ni şöylece ifadelendirmek mümkündür:

Müslüman kimliği, Kitap ve Sünnet bağlısı, vahiy öncelikli düşünce sahibi, nas bulunmayan konularda içtihad yanlısı, Müslümanları kucaklayan, insanlığa derin şefkat duyan ve tüm insanlığın Islâm ile tanışmasını arzulayan ve bunun için çalışan, düşünce yöntemini, değer yargılarını, hayat modelini Sünnetten alan, kon­jonktürü değil,(20) evrensel gerçekleri kollayan, hakka ta­raf, mu’tedil, muvahhid, müstakim, müstekarr, muhsin, muhlis, kısaca Hz. Peygamber ve ashabının gidişatına uygun yaşamayı amaç edinmiş bir kimliktir.
Bunun dışındaki anlayışları, kabulleri ve uygulamaları dışla­mak, kimlikte karşıtlık ilkesi uyarınca, Müslüman kimliğinin ge­reğidir.

Kaynak:İsmail Lütfü Çakan – Müslüman Kimliği

Dipnotlar:

(1)-Muvatta, Kader 3. Hakim, Müstedrek, I, 93. İ’tisam konusuna müstakil bir bölüm ayıran Buhârî’nin, hadisü’s-sekaleyn diye anılıp şöhret bulan bu hadisin hiçbir rivayetine bu bölümde ve dolayısıyla Sahih’inde yer vermemiş olması dikkat çekicidir. Bu demektir ki hadisü’s-sakeleynin hiçbir rivayeti Buhârî’nin sıhhat şartlarına sahip değildir. İmam Malik’in “beleğam’ diye Kitap ve Sünnete i’tisamı öngören rivayetini Buhârî’nin görmemiş olması düşünülemez. İmam Müslim’in, “Kitap ve itretî (ehl-i beytim)” rivayetine yer vermiş olduğu da düşünülünce, Buhârî’nin, her iki rivayete de iltifat etmemiş olması, bu rivayetlerin kendi şartlarına sa­hip olmamasıyla açıklanabilir. Bundan daha ilginci, sadece Kitap’ı tav­siye eden rivayete de (Ebû Davud, Menasik 56; İbn Mace, Menasik 84) Buhârî’nin yer vermemiş olmasıdır. İ’tisam bölümü için en üst derece­den uygun düşen bu üç ayrı rivayetten hiçbirisine yer vermemiş olması Buhârî’nin, kendi şartlarına sadakatinin delili olduğu kadar, i’tisam ko­nusunu ortaya koymak için daha başka sahih birçok hadisin mevcuduyetini dikkatlere sunmak istemesinin bir sonucu da olabilir. (Hadisü’s- sakaleyn’in tüm rivayetleri ve ravilerinin değerlendirmesi için bk. Metin Ziyrek, Sakaleyn Hadisi (Tahlil ve Tenkidi), İstanbul, 1998, M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.)

(2)-bk.Solmaz Çakan – Kuran-ı Kerime Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi 1-3, Ensar Vakfı Yay.

(3)-“Âyet ve hadîsler üzerinde değerlendirme yapmak sizin ne haddinize?” diye Müslümanların ve özellikle İlahiyat öğrencilerinin karşısına çıkma­nın hiç bir mantığı ve delili yoktur. Anlamak için Müslümanın âyet ve hadisler üzerinde kafa yorması, zaman ayırması, bunun için ihtiyaç du­yacağı bilgileri edinmesi kadar güzel, tabiî ve isabetli ne olabilir?

(4)-“Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık” adıyla, ilk İslâm neslinin Sünnete bağlılığını irdeleyen bir doktora tezi A. Uraler tarafından hazır­lanmış ve yayımlanmıştır. (İstanbul, 2001)

(5)-Bilgi için bk. Güvenç, Türk Kimliği, s. 3. Hz. Peygamber’in ‘men gavmi’ so­rusu, gelen elçiler grubunun kimler olduğunu, kendilerini nasıl tanıt­tıklarını öğrenmek istemesinin göstergesidir. Yine bizzat kendisinin “Ben Peygamberim, yalan yok, ben Abdülmuttalib’in torunuyum” buyurması (bk. Buhârî, Cihad 52) ve bunu Huneyn Savaşı’nın en kritik anında yapması, dinî ve kişisel kimliğini ortaya koymasıdır. Bunların birbirine aykırı düşmediğinin de isbatıdır. O bir başka sözünde de kendisini şöyle tanıtmıştır: “Ben peygamberlerin komutanıyım. Bunu övünmek için söy­lemiyorum. Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Bunu övünmek için söylemiyorum. İlk kez şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olan da benim. Bunu övünmek için söylemiyorum (Darimî, Mukaddime (8).” Hz. Peygamber’in konumunu, kimliğini ve üstün vasıflarını (hasais) an­latan beyanlar, hepsi birer tahdîs-i nimet kabilinden, asla övünme amacı taşımayan peygamberlik kimliğini belirleyici beyanlardır (Konuya dair diğer rivayet ve değerlendirmeleri için bk. A. Aydınlı, “Kendi Dilinden Hz. Peygamber”, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, s. 67-87, İstanbul, ts. İsav Yayınları)

(7)-Bk.Güvenç, Türk Kimliği, s. 8

(8)-bizi müttakilere imam yap, derler.[Furkan Suresi,24)ayeti çevrenin insan üzerindeki etkisine dikkat çekmekte olsa gerektir.

(9)-Bk. Güvenç, Türk Kimliği, s. 3

(10)-Bk. Mızraklı İlmihal, (hzl. İsmail Kara), s. 9-10, İstanbul, 2001

(11)-Osmanlı Devletinde konu, “Kanun-ı nev Müslim” diye özel kanun mev­zuu yapılmıştır, bk. Osmanlı Kanunnameleri, Milli Tetebbûlar Mecmuası, c. I, İstanbul, 1331)

(12)-Ali Köse, “İhtida”, DİA, XXI, 555

(13)-Ahmed b. Hanbel, IV, 199, 204, 205

(14)-Nitekim Arap olmayan (mevali) ravilerin hadis ilmindeki yeri ve rolü üze­rinde M. Öztürk tarafından hazırlanmış olan doktora tezinde, kişilerin kökenini tespıtte isimlerin ne denli önemli bir problem oluşturduğu bütün yönleriyle ortaya çıkmıştır.Çalışma yayınlandığında konuya ait sıkıntı açık-seçik görülcektir.

(15)-Güvenç, Türk Kimliği, s. 13. Osmanlı Devleti, yerini aldığı Roma gibi, çeşitli din (millet), dil, kültürden oluşan dünya imparatorluğu olarak ku­rulmuştu, öyle de kaldı. Osmanlı düşüncesinde, Türk-Türk olmayan ayı­rımı yerine, yöneten devlet (asker) – yönetilen (halk ‘tebaa/reaya) ayırımı vardı… Osmanlı, yönettiği, yöneteceği ülkelere barış vaat eden İslâm Devletiydi… Sünni dünya görüşüyle Osman Turan’ın (1978) “Cihan Hakimiyeti ıMefkuresi”ne sahip çıkan devlet, kısa süre sonra hilafeti de üstlenerek Selçuklu’dan miras kalan İslâm Devleti (Daru’l-İslâm) kimliği­ni sürdürecekti. (Güvenç, s. 169)

(16)-Toynbee, İslâm medeniyetinin en özel güçlü iki yönünü; kavmiyet­çiliği ve içkiyi yasaklaması olarak tespit, takdir ve teşhir eder. Bu iki ko­nudaki Islâm ülkelerine yönelik propagandanın ve uygulamaların amacı da böylece anlaşılmış olmaktadır.

(17)-Yavuz, “Ehl-i Sünnet”, DİA, X, 528

(18)-Yavuz, “Ehl-i Sünnet”, DİA, X, 529

(19)-Bu bölümleri şöyle özetlemek mümkündür:
KURALLAR/YÖNTEMLER
1. Fert olarak (“Vebali en ağır Müslüman”, kötü çığır açanın sorumluluğu hadisi)
2. Toplum olarak (Gruplaşmanın, hilafın, itirazî soruların vebali, teorik ve felsefi tartışmalara dalmanın, aklını beğenmenin delil olmadığı ile ilgili hadisler.)
3. Yönetim olarak (Öncekilere ittiba eden önderler hadisi, Ümeyye b. Hısn hadisi, miras hadisi, şûra hadisi, bid’atçıyı koruma ve halifelerin ulema ile istişare etmesi ile ilgili hadis.)
4. Yöntem olarak (Kıyas ve mücerred aklı, teorik tartışmaları önceleyen yaklaşım­ların yanlışlığı, Allah’ın öğrettikleriyle eğitim, Allah’ın Kitabıyla hüküm, hikmetle hüküm ve eğitim, içtihad eden hakimin ecri, hükmü belli olayları bilinen durum­lara benzeterek hüküm vermek ile ilgili hadisler.)
B. KİTAP ve SÜNNET BAĞLISI OLMANIN ENGELLERİ
a. Heva (aşırılık, ğuluvv)
b. Bid’at (6. bab)
c. Zorlama kıyas
d. Kötü çığır açmak (15 bab)
e. Tefrika (hilaf, şiya’, niza’…)
f. Ehl-i kitap (“Sizden öncekilere uyacaksınız”, “Ehl-i kitabı ne tasdik ne tekzib edin” hadisleri.)

(20)-Çünkü “Kur’an ve Sünneti bazı siyasî ve ideolojik görüşler doğrultusunda yorumlamaya çahşmak ehl-i bid’atin doğuş sebeplerindendir” (bk Yavuz, Ehl-i Bıd at”, DİA, X, 502).

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*