Kıblenin Varlığındaki Hikmetler

Bu hükmün tafsilâtlı olarak açıklanmasıyla ilgilidir. Bilmek gerekir ki bu gibi konular, katî olamazlar. Tam aksine, olsa olsa ihtimali olan birtakım şeyler olurlar.

Namazda kıblenin tayini hususuna gelince, âlimler bu hususta bazı hikmetler zikretmişlerdir.

a) Allahu Teâlâ insanda mücerred ve aklî olan şeyleri idrak edecek bir aklî meleke ile bedenler âleminde etkin olan bir tahayyül kudreti yaratmıştır. Bu aklî kuvvet, hayalî kuvvet ile beraber olup, ondan pek nadir olarak ayrılır. İnsan, mücerred ve aklî her şeyi zihninde hazır tutmaya çalıştığında, onun bu aklî manalar için zannettiği birtakım hayalî şekiller meydana getirmesi gerekir.

Böylece bu hayalî şekiller, o aklî manaları kavramaya yardım etmiş olurlar. İşte bu sebepten dolayı mühendis bir proje yapmak istediği zaman, onun, his ve hayâlin bu küllî hükmü idrak etmeye yardımcı olabilmesi için, muayyen bir şekil ve belirli bir biçim meydana getirmesi gerekir. Zayıf bir kul, azametli bir hükümdarın meclisine girdiğinde, onun yüzünü mutlaka o melike dönmesi, ona arka dönmemesi, onu en güzel şekilde tavsif etmesi ve ona son derece hizmet ve itaatta bulunması gerekir…

Binaenaleyh amazda kıbleye teveccüh etmek, bu kimsenin hükümdara yönelip, ona sırt dönmemesi gibi olur. Namazda okunan dualar da, ona övgü ve medh yerine; rükû ve sücûd ise, melîke hizmet etmek yerine geçer..

b) Namaz kılmaktan maksat, kalbin huzuru, yani Allah’ın huzurunda olduğunu bitmesidir. Bu huzur ise, ancak sükûnet, başka şeylere iltifat etmemek ve kıpırdamamakla olur. Bu da ancak, kişinin bütün namazlarında muayyen bir istikâmete yönelmesiyle elde edilir. İnsanların vehminde bazı yönlerin diğerlerinden daha şerefli olduğu yerleşince, o cihete dönmek daha uygun olur.

c) Allahu Teâlâ mü’minlerin birbirleriyle ülfet ve uyum içinde olmalarını sever. Bu nimetini onlara, şu ayetinde hatırlatmaktadır: “Allah’ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani siz düşmanlar idiniz de, Allah kaiblerinizi birleştirdi; O’nun nimeti sayesinde siz de kardeş oldunuz.” (Ali imran, 103). Eğer onlardan herbiri namazında başka başka yöniere yönelmiş olsaydı, bu onlar arasında açık bir ihtilâf bulunduğu vehmini verirdi.

İşte böylece Cenâb-ı Hak, bu sebeple aralarında bir uyum meydana gelsin diye, onlara muayyen bir yön tesbit etmiş ve onların hepsinin o tarafa yönelmelerini ermetmiştir. Burada, Allahu Teâlâ’nın, hayırlı fiiller hususunda kulları arasında bir uyum olmasını sevdiğine bir işaret vardır.

d) Allahu Teâlâ Kâ’be’yi, “Evim” diyerek kendine nisbet etmiştir. Mü’minleri de, kulluk sıfatıyla yalnız kendisine nisbet etmiştir. Bu her iki izafet de, tahsis ve tekrim, şereflendirmek içindir. Buna göre Allahu Teâlâ sanki, “Ey mü’min, sen benim kulum; Kabe evim, namaz bana yapılan hizmetimdir. Binaenaleyh, bana hizmet hususunda, yüzünle benim evime; kalbinle de bana yönel!” demiş olmaktadır.

e) Alimlerden bazıları, “Yahudiler kıbleye yöneldiler.. Çünkü Allah’ın Musa’ya olan nidası o cihetten gelmişti.. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın, “Sen batı yakasında değildin…” (Kasas, 44) ayetinde zikredilen durumdur. Hristiyanlar da, doğuya yönelmişlerdi. Çünkü Hz. Cebrail, “Kitab’da Meryem’i an! Hani O, ailesinden ayrılarak doğudaki bir yere çekilmişti!” (Meryem, 16) ayetinin de gösterdiği gibi, doğu tarafından Hz. Meryem’in yanına gelmişti. Mü’minler ise Kabe’ye yönelmişlerdir; çünkü bu Kabe, Allah’ın dostunun, Hz. İbrahim’in kıblesi; Allah’ın sevgili habibi Hz. Muhammed (s.a.s)’in doğduğu yer, bir de burası, Allah’ın saygın kıldığı bir yerdir.” demişlerdir.

Bazılarıysa şöyle demiştir: “Hristiyanlar, nurların doğduğu yere yönelmişlerdir. Biz müslümanlarsa nurların efendisi olan Hz. Muhammed (s.a.s)’in doğduğu yere yöneldik.. Değil mi ki bütün nurlar O’nun nurundan yaratılmıştır.”

f) Alimler şöyle demişlerdir: “Kabe yerin göbeği ve ortasıdır. İşte bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ bütün kullarına namazlarında yerin ortasına yönelmelerini emretmiştir. Bu da, her şeyde adaletin gerekli olduğuna işarettir, fşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak yerin ortasını maklukâtının kıblesi kılmıştır.”

g) Allah’u Teâlâ Kabe’ye yönelmeyi emrederek, Hz. Muhammed (s.a.s)’i sevdiğini ortaya koymuştur. Bu böyledir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), yahu-dilere muhalefet etmek için, uzun bir müddet bunu arzulamıştı. Bundan ötürü de Cenâb-ı Hak: Biz, yüzünü çokça semaya doğru çevirdiğini görüyoruz.. Andolsun ki biz seni, hoşnud olacağın bir kıbleye döndüreceğiz.. Şimdi sen, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara, 144) ayetini indirmiştir.

Halk deyişinde, bir kimse bir başkasını sevmekle nitelendirildiği zaman temsilî olarak şöyle denilir: “Falanca falancaya sevgisinden dolayı kıblesini değiştirdi..” Allahu Teâlâ da sevdiği Hz. Peygamber (s.a.s) için kıbleyi hakîkî manada değiştirdi ve, “Seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz” buyurdu da; “Benim razı (memnun) olacağım bir kıbleye seni döndüreceğim” demedi.

Burada, Hak Teâlâ’nın sanki şöyle dediğine bir işaret vardır: “Ya Mu-hammed, herkes benim rızamı talebederken, ben her iki dünyada da seni hoşnud etmeyi istiyorum. Dünyada seni hoşnud etmenin delili, şu zikrettiğimiz kıblenin değiştirilmesi meselesidir. Ahirette seni hoşnud etmeyi istemem ise, “Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın” (Duha, 5) ayetinde beyân edilen haldir.”

Burada fakirlerin şerefli olduğuna da bir işaret vardır. O da şudur; Allah Teâlâ fakirleri kovma ile kıbleden yüz çevirmeyi bir tutarak fakirleri kovma hususunda Cenâb-ı Hak: “Sen o (fakirleri) yanından kovarsan zalimlerden olursun.” (Enam.52) buyurmuştur; Kıbleden yüz çevirme hususunda “Sana itim geldikten sonra, eğer onların neva ve heveslerine uyarsan, şüphesiz zalimlerden olursun” (Bakara. 145) buyurmuştur. Sanki Hak Teâlâ, “Kabe senin yüzünün (rızanın) kıblesi, fakirler ise benim rahmetimin kıblesidir.

Binaenaleyh senin yüzünün kıblesinden yüz çevirmen zalim sayılmanı gerektiriyor, O halde benim rahmetimin kıblesinden yüz çevirmek ya nasıl olur?” buyurmuştur.

h) Arş, Arşı yüklenen meleklerin; Kürsî Berere (Mukarreb) meleklerin; Beyt-i Ma’mûr, kâtib meleklerin; Kâ’be mü’minlerin; Hak da mütehayyir mü’minle-rin kıblesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Nereye dönerseniz, oradadır Allah’ın yüzü (rızası, razı olduğu kıblesi)”‘(Bakara. 115) buyurmuştur. Arş’ın nûr (ışık) dan; Kürsî’nin inciden ; Beyt-i Ma’mûr’un yakuttan; Kabe’nin ise beş dağdan yaratılmış olduğu sabit olmuştur. Bu beş dağ Sîna, Zeytâ, Cûdî, Lübnan ve Hira dağlarıdır.

Buradaki incelik şöyledir: Cenâb-ı Allah sanki şöyle buyurmuştur: “Eğer üzerinde bu dağlar kadar günahın olsa ve hac niyetiyle Kâ’be’ye gelsen veya Ka’be’ye müteveccih olarak namaz kılsan, sen günahlarını affettirmiş ve bağışlatmış olursun.” Bu konuda söylenen görüşlerin hepsi bunlardan ibarettir. Kuvvetli olan görüş birincisidir.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/528-530.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*