Keramet Hakkında Nakli ve Akli Deliller

Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Veli kulların kerametlerinin caiz olduğuna, Kur’ân, hadis, eser ve aklî deliller delâlet etmektedir. Kur’ân’a gelince, bu hususta bize göre delil olabilecek pekçok ayet bulunmaktadır:

Ayetlerden Deliller

Birinci Delil: Hz. Meryem kıssasıdır. Ki biz bunu, Al-i İmrân Sûresi’nde açıklamıştık. Binâenaleyh, tekrarlamıyoruz.

İkinci Delil: Ashab-ı Kehf Kıssası ve onların, 309 (üçyüzdokuz) yıl gibi bir süre içinde, her türlü kötülüklerden, afetlerden uzak bir biçimde diri kalmaları ve Allah Teâlâ’nın onları, güneşin ısısından koruyup muhafaza etmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Görürdün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yönelir, battığı vakit de onların sol yanım kesip giderdi. Kendileri ise, oranın geniş bir yerinde idiler. Sen onları uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar, uyuyorlardı”{Kehf, 17-18) buyurmuştur.

Bazı kimseler de bu mesele hususunda Cenâb-ı Hakk’ın “Nezdinde kitaptan bir ilim olan (zât), “Ben dedi, gözün sana dönmeden evvel onu sana getiririm” (Neml,40) ayetine tutunmuşlardır. Biz, katında kitap ilminin bulunduğu o kimsenin, Süleyman (a.s) olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu istidlal düşer.

Kadî buna şu şekilde cevap vermiştir: “Onların içinde veyahut da o zamanda, kendisinde bir ilim bulunan bir nebinin mutlaka bulunması gerekir. Çünkü bunda da, diğer mucizeler gibi, harikulade bir durum vardır.” Biz diyoruz ki: Bu hadisenin, herhangi bir peygamber için mucize olması imkânsızdır. Çünkü onların uykuya yönelmesi, harikulade bir iş değildir ki, bu bir mucize kabul edilsin! Zira halkın bu oiayda onları tasdik edebilmeleri için, bu uyku boyunca yaşayıp o vakit kalkanların 309 sene önce uyumuş olan o kimseler olduklarını bilmeleri gereklidir. Halbuki bu şartların hiçbiri tahakkuk etmemiştir.

Binâenaleyh bu hadiseyi, herhangi bir peygamber için mucize kabul etmek imkânsızdır. Geriye, bunun velî kullar için bir keramet ve onlar için bir ihsan kılınmış olması durum kalır.

Hadislerden Deliller

(Zahid Cüreyc) 1) Ebu Hureyre (r.a)’den gelen ve Sahîhayn’de yer alan bir hadise göre, Hz. Peygamber s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Şu üç kimse hariç, beşikte hiç kimse konuşmamıştır. Meryem oğlu îsâ, Abid Cüreyc zamanındaki bir çocuk ve başka bir çocuk. Hz. İsa’ya gelince, siz onu tanıyorsunuz. Cüreyc ise, Isrâiloğullan arasında abid bir kimse idi. Ve onun annesi vardı. O bir gün namaz kılıyordu. Derken annesi oğlunu arzuladı da, “Ey Cüreyc” dedi. Cüreycde, “Ey Rabbim, namazımı mıhlayım, yoksa annemi mi göreyim?” dedi. Sonra namazına devam etti. Derken, annesi onu ikinci kez çağırdı. Cüreyc, yine aynı şeyi üç defa tekrarladı. Cüreyc namaz kılıyordu, annesi ise onu çağırıyordu. Bu durum, annesinin zoruna gitti.

Bunun üzerine annesi, “Ey Allahım, ona zinakâr kadtnlan göstermeden onun canını alma” diye beddua etti. O yörede zinakâr bir kadın vardı. Bunun üzerine o kadın, İsrâiloğullarma, “Ben Cüreyc’i yoldan çıkarayım da, o zina etsin” dedi ve onun yanma vardı, ama muvaffak olamadı. Orada bir çoban vardı; geceleyin, onun manastırının duvarının dibinde barınırdı. O kadın, Cüreyc’den kâm alamayınca, bu sefer, o çobandan kâm almayı istedi ve yaptı. Derken onun bir çocuğu oldu; sonra da o kadın, “Bu çocuğum, Cüreyc’dendir” dedi. Bunun üzerine Isrâiloğulları o kadının yanma geldiler ve Cüreyc’in manastırını parçaladılar, ona sövüp saydılar. Derken o,namazı kılıp duâ ettikten sonra, -ki Ebu hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s), Cüreyc’in, “£y çocuk, baban kimdir?” deyip, eliyle ona vurduğunu naklederken, ben Hz. Peygamber (s.a.s)’i görür gibi oluyorum” demiştir.

İşte Cüreyc böyle sorunca, çocuk, “Çobandır” cevabını verir. Bunun üzerine tsrâiloğullan yaptıklarına bin pişman olur ve Cüreyc’den af dileyerek, “Biz senin manastırını altın ve gümüşten yapacağız” derler, o ise bunu kabul etmeyerek, manastırını ilk hali üzere yapar.”

Beşikte Konuşan Diğer Çocuk

“Diğer çocuğa gelince, bu da şöyledir: Bir kadının, emzikte bir çocuğu vardı. Derken kendisine, güzel görünümlü ve yakışıklı bir delikanlı uğrar. Bunun üzerine o kadıncağız, “Allahım, benim çocuğumu da böyle yap!” deyince, memedeki çocuk, “Allahım, sen beni böyle yapma” der. Sonra o kadına, halkın, hırsız ve zinakâr olduğunu, bundan dolayı da ceza görmüş olduğunu söyledikleri bir kadın uğrar. Bunun üzerine kadın da, “Allahım, sen benim oğlumu bu şekilde yapma” der, buna mukabil çocuk da, “Allahım, beni onun gibi yap” der. Bunun üzerine annesi ona, bu hususta niye böyle dedin? deyince, o çocuk “O gördüğün genç, zorbalardan bir zorba idi. Ben onun gibi olmayı istemedim. Bu kadın ise, zina etmediği halde onun zina ettiği, hırsızlık yapmadığı halde hırsızlık yaptığı söylenen, her seferinde de, “Allah bana yeter” diyen bir kadındır” der, ”

Mağarada Kalan Üç Kişi

2) Bu, mağarayla ilgili haber olup, bu da sahih hadis kitaplarında meşhur olan bir haberdir. Zührî’nin, Salim’den, Salim’in de İbn Ömer’den rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle demiştir: “Sizden önceki bir zamanda üç kişi yolculuğa çıkar. Derken, gece karanlığı çökünce, onlar bir mağaraya sığınırlar. Oraya girdiklerinde, dağdan büyük bir kaya parçası yuvarlanır ve mağaranın kapısını tıkar. Bunun üzerine onlar, “Allah’a yemin olsun ki, sizi bu kaya parçasından ancak, salih amellerinizi zikrederek, Allah’a dua etmeniz kurtarır” derler. Derken onlardan birisi şöyle der: “Benim, ihtiyar ana-babam vardı. Ben, onlardan önce akşam sütümü içmezdim. Derken onlar bir gün bir ağacın gölgesinde uyuyakalmışlardı. Ben ise, onların yanıbaşından ayrılmadım. Onların, içecekleri sütü akşamleyin sağarak onlara getirdim. Derken, onları yine uyur buldum. Ne onları uyandırmak ne de onlardan önce sütümü içmek istedim. Elimde süt bardağı olduğu halde, fecir doğuncaya kadar ayakta olarak onların uyanmasını bekledim.

Nihayet uyandılar ve sütlerini içtiler. Allahım, eğer ben bunu senin rızası için yaptımsa, kaya parçasından dolayı içine düştüğümüz bu sıkıntıdan bizi kurtar.”

Bunun üzerine, tam çıkmalarına imkân vermeyecek biçimde, kaya parçası biraz aralandı. Sonra diğer genç şöyle dedi: “Benim amcamın bir kızı vardı. Ben onu çok seviyordum. Derken ondan kâm almak istedim. Ama o, kaçındı benden. Bir yıl o. geçim sıkıntısına düştü. Bunun üzerine benim yanıma gelince ben ona, onunla başbaşa kalmam mukabilinde büyük bir mal verdim. Onu tam elde edeceğim zaman o, “Senin, bu mührü (bekâret mührü) haksız yere (nikâhsız olarak) bozman caiz olmaz” dedi. Bunun üzerine ben bu işten kaçındım ve onu verdiğim mal ile başbaşa bıraktım. Allahım, eğer ben bunu senin rızan için yaptıysam, içine düştüğümüz bu sıkıntıyı bizden gider.”

Bunun üzerine kaya biraz daha aralanır, ama onlar oradan yine de çıkamazlar.” Hz. Peygamber (s.a.s) sözüne devamla şöyle der: “Bunlardan üçüncü genç, “Allah’ım, ben ücret mukabilinde işçi çalıştırıyordum. Onlara ücretlerini de veriyordum. Ancak onlardan birisi ücretini almadan çekip gitti. Bunun üzerine ben onun parasını değerlendirdim, bu paradan pekçok mal, mülk meydana geldi. Derken, bir müddet sonra o adam çıkageldi ve “Ey Allah’ın kulu ücretimi ver” dedi. Bunun üzerine ben de ona, “Şu gördüğün koyun, deve ve köle, senin ücretinin bir mahsulüdür, ondan elde edilmiştir” dedim. Buna mukabil o, “Ey Allah’ın kulu, benimle alay mı ediyorsun?” dediğinde ben, “seninle alay etmiyorum” dedim.

Bu cevap üzerine o, bütün bu malları aldı. Allah’ım, ben bunu eğer senin nzan için yaptıysam içinde bulunduğumuz sıkıntıyı bizden gider” dedi. Derken kaya parçası mağaradan ayrıldı; onlar da oradan çıkıp yollarına devam ettiler.”(Buhari,icare 12) Bu, müttefekun aleyh, sahih hasen bir hadistir.

3) Hz. Peygamber (s.a.s)’in “Saçı-başı dağınık, üstü-başı toz içinde, vücudunun üst ve altını örtmek için sadece iki eski esvabı olan ve kendilerine önem verilmeyen nice kimseler vardır ki, eğer onlar Allah’a yemin etse, Allah onu yalancı çıkarmaz”(Tirmizi,Mevahib 55) (yani istediklerini verir) hadisidir. Hz. Peygamber, o kimsenin, kendisi için Allah’a yemin etmiş olduğu şeyteri muayyen olarak belirtmemiş, mutlak bırakmıştır.

4) Said İbnu’l-Müseyyeb, Ebu Hureyre (r.a)’den, Hz. Peygamber (s.a.s)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Bir gün, bir adam sırtına yük yüklemiş olduğu bir öküzü sürüyordu. Derken öküz ona dönerek, “Ben bunun için yaratılmadım. Ben ancak, ziraat ve tarla sürmek için yaratıldım” der. Bunun üzerine orada bulunanlar, “sübhânellah! konuşan bir öküz!?” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s), buna hem ben, hem Ebu Bekir, hem de Ömer (r.a) iman ettik”der.'(Müslim,Fezail 13)

5) Ebu Hureyre (r.a), Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Bir gün bir adam, buluttan şöyle bir ses veya gök gürültüsü duyar- “Falancanın bahçesini sula!” O adam şöyle anlatır: “Ben o bahçeye vardığımda, orada bulunan birisiyle karşılaştım ve ona “Adın ne?” dediğimde o, falan oğlu falan oğlu filânca” dedi. Ben ona, “Sen bu bahçeyi biçtiğinde onu ne yapıyorsun?” dedim. O, “Bunu niçin sordun?” dediğinde ben, “Ben buluttan “Falancanın bahçesini sula!” diyen bir ses duydum” dedim. Madem ki sen bunu sordun söyleyeyim, ben bunu üç kısma ayırıyorum. Üçte birini ben ve ailem için, üçte birini fakirler ve yolcular için, üçte birini de bu bahçeme harcıyorum” diye cevap verdi.”(Müslim,Zühd 45)

Asardan Deliller

Asardan olan delile gelince, biz İşe, hulefâ-i râşidînden zuhur ettiği söylenen kerametlerle işe başlayalım, daha sonra da diğer sahabilerden zuhur edenleri ele alalım:

 Hülâfâ-ı Râşidîn’in Kerametleri

1) Ebu Bekr (r.a)’e gelince, meselâ şu onun kerametlerindendir: “Hz. Ebu Bekrin cenazesi Hz. Peygamberin kabrinin kapısına kadar götürülüp ve, “Selâm olsun sana. öy Allah’ın Resulü, kapıdaki Ebu Bekr’dir” diye nida edildiğinde, birden kapı açılır ve kabirden ansızın gelen bir ses, “Seveni onu sevenin yanına koyun” der.

Hz. Ömer’e gelince, ondan pekçok keramet zuhur etmiştir. Bunlardan birisi, rivayet edilen şu husustur: O bir ordu yollamıştı. Ordunun başına da, adı Sâriye İbn ei-Husayn olan bir kimseyi emir tayin etmişti. Hz. Ömer cuma günü hutbe okurken, minberin üzerinde bulunduğu sırada, hutbesinde, “Ey Sariye, dağa dağa! (dağ tarafını tut!)” diye bağırır. Ali İbn Ebî Talib (k.v.) şöyle der: “Ben bu sözün hangi günde söylendiğini yazdım.” Derken, ordunun öncü kuvvetlerinin temsilcisi çıkagelir ve “Ey mü’minlerin emiri, biz cuma günü hutbe zamanında savaşıyorduk. Karşı taraf bizi hezimete uğratmıştı. Bir de ne görelim, “Ey Sariye, dağa dağa!” diye bağıran bir insan. Bunun üzerine biz sırtımızı dağa verdik.

Neticede Allah kâfirleri hezimete uğrattı ve biz, o sesin bereketi sebebiyle büyük bir ganimet elde ettik” der. Va’zu nasihat edenlerden birisi, bunun Hz. Peygamber’e ait bir mucize olduğunu; zira O’nun, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’e, “siz, benim kulağım ve gözüm gibisiniz” dediğini; binâenaleyh, Hz. Ömer, Hz. Muhammed (s.a.s)’in gözü gibi olunca, hiç şüphesiz, o kadar uzaktaki şeyleri görebilmiştir” demiştir.

2) Rivayet edildiğine göre Mısır’daki Nil Nehri, cahiliyye çağında, her yıl bir defa akmaz ve dururmuş. Derken ona, güzel bir kız kurban ederlermiş. İslâmiyet gelince, Amr İbnu’l-As, bu hadiseyi Hz. Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer de bir tuğla üzerine, Nil, eğer Allah’ın emri ile akacaksan, ak! Yok eğer, kendi buyruğunla akacaksan, bizim sana ihtiyacımız yok” diye yazar ve o tuğlayı Nil’e atar. O da bunun üzerine hiç durmaz ve akıverir.

3) Medine’de bir deprem olmuştu. Hz. Ömer kamçısını yere vurup, “Allah’ın zniyle dur!” dedi. O da durdu. Ve artık, bundan sonra Medine’de zelzele görülmedi.

4) Medine’nin kimi av ve bahçelerinde yangın meydana gelir. Bunun üzerine Hz. Ömer bir tuğla üzerine “Ey ateş, Allah’ın izniyle sön!” diye yazar ve onu, yanan yere atar. Derken orası, o anda söner.

5) Rivayet olunduğuna göre, Rum kralının elçisi Hz. Ömer’e gelir ve evini sorar ve o, onun evinin, kralların köşkleri gibi olduğunu tasavvur eder. Bunun üzerine onlar, “onun böyle bir şeyi yoktur. O, sahrada kerpiç döküyor” derler. O sahraya gelince, Ömer (r.a)’i, kamçısını başının altına koymuş ve uyur vaziyette bulur. Elçi buna şaşar ve: “Doğu ve batıdakiler, bu insandan çekinirler. Halbuki bunun durumu bu!” der, sonra da kendi kendine, “Ben bunu yapayalnız bulmuşken öldüreyim de insanları ondan kurtarayım” der, kılıcını kaldırınca, Allah Teâlâ da, oradan iki astan çıkarıverir ve o iki aslan o adama saldırır. Bunun üzerine o, elinden kılıcı atar. O esnada da Hz. Ömer uyanır ve hiçbir şey görmez. Bunun üzerine Hz. Ömer ona durumu sorunca, o ona bu hadiseyi anlatır. Derken müslüman olur.

Ben derim ki: Bu hadiseler, ahâd haberlerle rivayet edilen hadiselerdir. Ama burada, tevatür ile bilinen şöyle bir gerçek vardır: Hz. Ömer, dünya zinetinden uzak, her türlü aşırılık ve zorakiliklerden uzak olduğu halde, doğu ve batıya hakim olmuş, kralları ve devletleri altüst etmiştir. Şayet sen, tarih kitaplarına bakacak olursan, Hz. Adem zamanından o ana kadar Hz. Ömer’e müyesser olanın hiç kimseye nasip olmadığını görürsün. Binâenaleyh o tekellüflerden son derece uzak olmasına rağmen, o, o hakimiyetleri nasıl elde edebilmiştir? Bunun, en büyük kerametlerden olduğunda hiç şüphe yoktur.

Hz. Osman (r.a)’a gelince, Enes şunu rivayet etmiştir:

a) Yolda yürürken, gözümü kaldırıp bir kadına baktım. Sonra da, Hz. Osman’ın yanına vardım. Bunun üzerine o, “ne oluyor, ben sizi üzerinizde apaçık zina alametleri olduğu halde yanıma girerken görüyorum?” dedi. Ben hemen, “Allah’ın Resulünden sonra da, vahiy geliyor mu?” dediğimde o, “Hayır, bu gerçek ve doğru bir ferasettir” dedi.

b) Osman mızrakla yaralandığında, kanından akan ilk damla, Cenâb-ı Hakk’ın mushaftaki, “Allah onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir” (Bakara. 137) ifadesi üzerine düşmüştür.

c) Cehcâhâ el-Gıfârî, Hz. Osman’ın elinden âsâsını çekip alır ve onu, dizi üzerinde kırar. Bunun üzerine dizlerine o (öldürücü) kurtçuklar düşer.

Hz. Ali (k.v)’ye gelince, rivayet edildiğine göre onu sevenlerden birisi hırsızlık yapar. Bu, siyah bir köle idi. Derken o, Hz. Ali’ye getirilir. Bunun üzerine Hz. Ali ona: “Çaldın mı, hırsızlık mı ettin?” dediğinde o, “Evet!” cevabını verir. Derken Hz. Ali, onun elini keser ve o, Hz. Ali’nin yanından ayrılır. Selman el-Farisî ve İbnu’l-Kerâ ile karşılaşır. Bunun üzerine İbnu’l-Kerâ, “Elini kim kesti?” deyince, o, “Mü’minlerin emiri,müslümanlann lideri, Hz. Peygamberin damadı ve Hz. Fatıma’nın kocası” diye cevap verir. İbnu’l-Kerâ, “O senin elini kesmiş, sense halâ onu methediyorsun” deyince, “onu niye methetmeyecekmişim?

O, haklı olarak benim elimi kesti ve böylece beni cehennem ateşinden kurtardı” dedi. Selmân el-Farisî bunu duyup Hz. Ali’ye haber verince, Hz. Ali o köleyi çağırdı, elini bileğinin üzerine koydu ve onu bir mendif ile örttü ve dua etmeye başladı. Bunun üzerine biz, gökyüzünden şöyle bir ses duyduk: “Elinden örtüyü kaldır.” Örtüyü kaldırınca, bir de ne görelim, eli, Allah’ın izni ve o güzelim sanatıyla iyileşmiş.” [55]

 Diğer Sahabenin Kerametleri

Diğer sahabenin bu konudaki halteri de pek çoktur. Bu konuda, onlardan pek az bir şey bahsedeceğiz.

1) Muhammed İbnu’l-Münkedir, Hz. Muhammed (s.as)’in kölesinin gemisinde zuhur eden bir hali şöyle anlatır: “Köle şöyle der: “Gemiye binmiştim; derken, içinde bulunduğum gemi parçalandı. Geminin tahtalarından birisinin üzerine bindim. Bu tahta parçası beni bir aslan ini olan bir yere attı. Derken karşıma bana doğru gelmekte olan bir arştan çıktı. Bunun üzerine ben, “Ey Ebu’l-Hâris() ben Hz. Peygamber (s.a.s)’in kölesiyim” dedim. Bunun üzerine arslan önüme düştü ve bana yol gösterdi. Sonra arslan, hım hım edip kendince bir şeyler söyledi; anladtm ki beni uğurluyor. Sonra da geri döndü.”

2) Sabit, Enes (r.a)’den şunu rivayet etmiştir: “Useyd İbn Hudayr ile Ensârdan başka birisi Hz. Peygamber (s.a.s)’in huzurunda, ihtiyaç duydukları bir konuda konuşuyorlardı. Derken gece epey ilerlemişti. Bunun üzerine onlar Hz. Peygamberin evinden ayrıldılar. Gece alabildiğine karanlıktı. Herbirinin elinde bir değnek vardı. Bu esnada, onların değneklerinden birisi onlara ışık tuttu, yollarını aydınlattı ve onun ışığında yollarına devam ettiler. Yolları ayrılınca, berikinin âsâsı, kendisinin yolunu aydınlattı; o da onun ışığında yürüdü ve evine ulaştı.”

3) Alimlerin anlatmasına göre, Halid İbn el-Velîd’in askeri arasında içki içenler bulunuyordu. O, bir gece atına bindi ve askerini dolaştı. Derken, yanında bir küp içki bulunan, at üzerindeki bir adama rastladı. Ona, “bu nedir?” diye sorduğunda o, “sirke!” cevabını verdi. Bunun üzerine Halid: “Ey Allah’ım, onu sirke haline getir!” dedi. Adam, arkadaşlarının yanına vardı ve: “Size, Arapların ömründe içmedikleri bir içki getirdim” dedi. Onlar küpün ağzını açınca, onun sirke olduğunu gördüler ve: “Allah’a yemin olsun ki, sen bize sirke getirdin” dediler. Bunun üzerine o adam: “Bu, Allah’a yemin olsun ki, Halid İbn el-Velîd’in duasının sonucudur” dedi.

4) Meşhur bir hadise ki, bu şudur: Halid İbn el-Velîd, Allah’ın ismini anarak bir avuç zehir yedi. Ama zehir ona zarar vermedi.

5) Rivayet olunduğuna göre İbn Ömer, bir yolculuğunda, vahşî hayvanların korkusu sebebiyle yolda bekleyen bir cemaate rastgelir. Bunun üzerine o, onların yolundaki vahşî hayvanları kovar. Daha sonra da, “Allah, insanoğluna, korktuğunu musallat kılar. Şayet o insanoğlu, Allah’dan başkasından korkmasaydı, ona hiçbir şey musallat olmazdı” der.

6) Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Alâ İbnu’l-Hadrâmî’yi bir savaşa yollamıştı. Derken onlarla, varacağı o yer arasına bir deniz parçası (kadar büyük) bir su girer. Bunun üzerine o. İsm-i Azam duâsıyla duâ eder ve böylece suyun üzerinden yürüyerek geçerler. Bu konuda sufîlerin kitaplarında sayısız rivayetler bulunmaktadır. İsteyen, onları gözden geçirsin

Kerametin caiz olduğuna dair kesin aklî delillere gelince, bunlar pek çoktur.

Birinci Delil: Kul, Allah’ın dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Haberiniz olsun ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir” (Yunus. 62) buyurmuştur. Rab Teâlâ da, kulunun dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah iman edenlerin yardımcısıdır” (Bakara. 257), “O, bütün salihlere de velilik ediyor”(A’raf, 197), “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun peygamberidir” (Maide,288), Sen bizim Mevlâmızsın” (Bakara, 55), ve “Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah şüphesiz iman edenlerin velîsidir” (Muhammed,11) buyurmuştur.

Böylece Allah Teâlâ’nın, kulunun dostu; kulunun da, Allah Teâlâ’nın dostu olduğu sabit olmuş olur.Hem Allah kulunu sever, kul da Allah’ı sever. Nitekim Cenâb-ı Hak, “O onları sever. onlar da O’nu severler” (Maide,54), “İman edenler ise. Allah’ı daha çok severler” (Bakara 165), ve “Allah tevbe edenleri sever, iyice temizlenenleri sever” (Bakara. 222) buyurmuştur.

Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Kut, Allah’a itaatta, O’nun emrettiği ve kendisinde rızasının bulunduğu her şeyi yapacak; O’nun nehyettiği ve yasakladığı her şeyi de bırakacak bir dereceye ulaştığında, Hakîm ve Rahîm olan Allah’ın, kulunun bir kerecik istediği o şeyi yapması ve yerine getirmesi nasıl akıldan uzak görülebilir ki? Tam aksine, Cenâb-ı Hakk’ın, onun bu isteğini yerine getirmesi daha uygundur. Çünkü kul, cimriliği, acizliği ve tembelliğine rağmen Allah Teâlâ’nın kendisinden istediği ve kendisine emrettiği her şeyi yapınca, Rahîm olan Rabb Teâlâ’nın, kulunun istediğini bir kerecik yerine getirmesi haydi haydi gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, “Ahdime riayet edin ki, ben de size olan ahdimi tutayım” (Bakara, 40) buyurmuştur.

İkinci Delil: Keramet izhar etmek eğer imkânsız olsaydı, bu imkânsızlık, ya Allah Teâlâ’nın bunu yapmaya ehil olamamasından, veyahut da, o mü’min kulun, bu bağışın kendisine verilmesine ehil olamamasından kaynaklanır. Birincisi Allah’ın kudretini zedeler ki, bu küfürdür. İkincisi de batıldır, zira Allah’ın zâtını, sıfatlarını, fiillerini, hükümlerini ve isimlerini tanımak, Allah’ı sevmek, O’na itaat etmek, O’nu takdis, temcîd ve ululamaya devam etmek, çölde bir yufka ekmeği vermekten veya bir yılanı ya da bir aslanı kulunun emrine vermekten daha kıymetlidir.

Binâenaleyh O, kuluna, kulu herhangi bir istekte bulunmaksızın, kendisini tanımayı, sevmeyi zikir ve şükretmeyi nasib ettiğine göre ona, çölde bir yufka ekmeği haydi haydi verir. Bunda, akla sığmayan ne var ki?!

Üçüncü Delil: Hz. Peygamber (s.a.s)’in naklettiği bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Kul bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştığı kadar başka hiçbir amel ile yaklaşamaz. Farzların yanında nafile ibadetlerle de kulum bana yaklaşır, yaklaşır; nihayet ben onu severim. Ben onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, anlayan kalbi, eh ve yürüyen ayağı olurum. O, benimle duyar, benimle görür, benimle konuşur ve benimle yürür. “(Buhari,Rikak 38)

Bu hadis, bu gibi kimselerin kulağında, gözünde ve diğer uzuvlarında başkasına ait bir nasip ve payın kalmadığını gösterir. Çünkü eğer orada, başkasına ait bir hisse ve pay kalmış olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, “Ben onun kulağı, gözü olurum” demezdi. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Hiç şüphesiz ki bu makam, yılanı ve vahşî hayvanları o kulunu emrine vermekten ve ona bir yufka ekmek, bir salkım üzüm ve bir bardak su vermekten daha değerlidir.

Binâenaleyh, Allah Teâlâ, rahmetiyle o kulunun bu yüksek derecelere ulaştırdığına göre, ona çölde, bir parça ekmek bir bardak su vermesinde akla sığmayacak ne vardır?

Dördüncü Delil: Yine Hz. Peygamber (s.a.s)’in Cenâb-ı Hak’tan naklettiği bir hadis-i kudside, “Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş olur.”(İbn Mace,Fiten 16) buyurmuş, böylece dostuna eziyyet etmeyi kendisine eziyyet etme gibi addetmiş olur ki bu, Cenâb-ı Hakk’ın, “Muhakkak ki sana beyat edenler, ancak Allah’a beyat etmiş olurlar” (Feth, 10) ayetinin manasına yakın bir ifadedir.

Yine Cenâb-ı Hak, “Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman gerek mü’min olan bir erkek, gerek mü’min olan bir kadın için, işlerinde kendilerine bir muhayyerlik yoktur”(Ahzap, 36) ve “Muhakkak ki Allah’a ve Resulüne ezâ edenler (yok mu?) Allah onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuştur”(Ahzab.57) buyurmuş, Hz. Muhammed (s.a.s)’e yapılan beyatı, kendisine yapılmış olan bir beyat; onun rızasını, kendisinin rızası; ona eziyyeti kendisine eziyyet kabul etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s)’in derecesinin, bütün derecelerin üstünde olup zirveye çıktığında şüphe yoktur. İşte burada da böyledir.

O, “Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş olur” buyurunca, bu, Allah Teâlâ’nın, velisine eziyyet etmeyi, kendisine eziyyet etme addettiğini gösterir. Bu husus, şu meşhur hadis-i kudsî ile de desteklenir. “Cenâb-ı Hak Kıyamet gününde şöyle buyurur: Hastalandım beni ziyaret etmedin; su istedim su vermedin; yiyecek istedim yiyecek vermedin. “Bunun üzerine kul, “Ey Rabbim, sen âlemlerin Rabbüken ben bunu nasıl yapabilirim?” dediğinde Cenâb-ı Hak, “Falanca kulum hastalandı da, sen onu ziyaret etmedin, onu ziyaret etmen halinde, bunun karşılığını) benim yanımda bulacağını bilmedin mi?(Müslim,Birr 43) Su verme ve yiyecek vermedeki hüküm de aynıdır.

Binâenaleyh, bütün bu hadisler, Allah’ın velî kullarının bu derecelere ulaştıklarına delâlet eder. O halde, Allah’ın o kuluna bir parça ekmek ve bir bardak su vermesinde, veyahut da bir köpeği veya bir aslanı onun emrine amade kılmasında, akla sığmayan ne var ki?

Beşinci Delil: Biz örfen, hükümdarın kendi özel hizmetine tahsis ettiği ve insanların meclisine katılmasına müsaade ettiği kimseye, başkasının yapamayacağı şeyleri yapma salâhiyeti de verdiğini müşahede etmekteyiz Hatta âkl-ı selîm, böyle bir yakınlık meydana geldiğinde bu makamın bunu irileceğine de şehadet etmektedir. Binâenaleyh, yakınlık asıl, makam da fer-i (peşinden geken) kılınmış olur. Hükümdarların en büyüğü Rabbü’l-âlemîn’dir.

Binâenaleyh o, kulunun kendisine hizmet eşiklerine, ikram derecesine ulaştırmak ve onu, kendisini tanımanın sırlarına vakıf kılmak ve kendisiyle kulu arasındaki perdeleri kaldırır, onu kendisine yakınlık seccadesi üzerine oturtturmak suretiyle şereflendirdiğinde, bu alemdekilerin herbiri, ruhanî mutlulukların ve rabbanî bilgilerin bir zerresine nisbetle, mahza yokluk gibi olmasına rağmen, bu âlemde bazı kerametlerin zuhur etmesinde akla aykırı ne vardır ki?

Altıncı Delil: Fiilleri üstlenenin, beden değil, rûh olduğunda şüphe yoktur. Yine, beden için rûh neyse rûh için de Allah’ı tanımanın aynen o durumda olduğunda bir şüphe yoktur. Nitekim bunu Cenâb-ı Hakk’ın, (Nahl,2) ayetinin tefsirinde açıklamıştık. Yine Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: “Ben, Rabbimin yanında gecelerim. O, beni yedim ve içirir.(Benzeri;Buhari,Savm 20)

İşte bundan dolayı, gayb aleminin hallerini en fazla bilenin kalb kuvveti bakımından pek yüksek olup pek zaaf duymadığını görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki Ali İbn Ebi Talib (k.v), “Allah’a yemin olsun ki ben, Hayber’in kapısını, bedenî kuvvetimle değil, rabbanî kuvvetimle söküp attım” demiştir. Bu böyledir, zira Hz. Ali (k.v)’nin bakışları o vakitte maddî alemden uzaklaşmış; melekler, kibriyâ aleminin nurlarıyla onu aydınlatmıştı.

Böylece onun ruhu kuvvetlenmiş ve melekî ruhların cevherine benzemişti. Ve onda, kudsiyyet ve azamet aleminin ışıkları parlamıştı. İşte bu sebeple hiç şüphesiz ki o, başkasının yapamayacağı şeyi yapmıştı. İşte kul da böyledir, o Allah’a itaata devam ettiği sürece, Allah’ın, “Onun kulağı, gözü olurum” dediği makama ulaşır. Allah’ın celâlinin nuru, kendisinin kulağı olunca da, o kimse yakını-uzağı duyar. Onun gözü olunca da, o yakını-uzağı görür. O nur, onun eli olunca da o kimse, zor-kolay, uzak-yakın her şey hususunda tasarrufta bulunabilir.

Yedinci Delil: Bu delil, akli felsefî kanunlara dayalı bir delil olup, şudur: Biz, ruh cevherinin, bölünmeye ve parçalanmaya müsait, bozulan maddeler cinsinden olmadığını; tam aksine onun, melekler, gökler aleminin varlıklarının cevherinden ve arınmış-tertemiz şeyler türünden olduğunu beyan etmiştik. Ancak ne var ki rûh, bedenle afâka kurup kendini tamamiyle onun işlerini görmeye verdiğinde, bu kendini verme işinde, ilk vatanını ve ilk ikâmet ettiği âlemi unutacak dereceye varır ve tamamen bozulup çürüyen maddelere benzemiş olur.

Böylece de, gücü ve kuvveti zayıflar. Kudreti kalmaz; o fiillerden herhangi birisini de yapamaz. Ama, rûh, marifetullâh ve muhabbetullaha ünsiyet kazanır, bu bedenî işleriyle olan meşguliyeti azalır, üzerinde semavî ve Arşa ait mukaddes ruhların nuru parlar ve o nurlar bu ruha nüfuz ederse o, tıpkı feiekî ruhların bu işleri yapabilmesi gibi, bu âlemin maddelerine tasarrufta bulunmaya da güç bulur ki, işte keramet budur.

Bu husustaki diğer bir incelik de şudur: Bize göre beşerî ruhlar, mahiyetleri bakımından farklı farklıdır. Onların içinde kuvvetli olanlar zayıf olanlar; nuranî olanlar-bulanık olanlar; değerli olanlar- değersiz olanlar bulunmaktadır. Felekî ruhlar da böyledir; Cibril’e baksana; Cenâb-ı Hak onu vasfederken, “Şüphesiz, muhakkak ki o, çok şerefli bir elçinin kelâmıdır. O, çetin bir kudrete maliktir. Arşın sahibi yanında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emîrdir”(Tekvir, 19-21); diğer melekleri vasfederken de, “Göklerde nice melek vardır ki, onların şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz” (Necm, 26) buyurmuştur.

Burada da böyledir.Herhangi bir nefiste, tıpkı tabiatı yüce, cevheri aydın ve parfak, unsurî ve kudsî kuvvet nevinden olmak üzere, bir kuvvet görülür de, sonra da bu ruha, kevn-ü fesâd (yapılıp yıkılma) aleminin tozlarını onun yüzünden silecek olan çeşitli riyazâtlar uygulanırsa, o aydınlanır, ışır ve Samediyyetin huzurunda bulunmasının bilgisinin nurunun yardımı; celâl ve izzetin huzurunda bulunmanın da ışıklarının kuvveti ile, bu kevn-ü fesad âleminin heyulasında tasarrufta bulunabilir. Biz bu hususta, daha fazla açıklamada bulunmayalım, çünkü bunun ötesinde çok ince sırlar elde edemeyenlerin tasdik edemeyeceği derin haller bulunmaktadır. Biz, hayırları idrak etmek hususunda Allah’ın yardımını isteriz.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/115-125

Gelen arama terimleri:

  • aklı ve naklı delılıller

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*